Irkçılık Batının Malıdır

Irk kavramını, Sadi Maksudî Arsal şöyle izah eder: “Etnolojik manada, “ırk, bir birbirine yakın dilleri konuşan ve müşterek ruhî temayüllere sahip olan milletlerin bütünüdür” diyebiliriz. Tarih ve sosyolojiye ait eserlerde ve bilhassa edebî yazılarda ırk tabiri bu manada kullanılmıştır.” Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları adlı kitabında yaptığı bu açıklamadan sonra şunu eklemeden de kendini alamaz: “Bugün milletleri tasnif ve milliyeti tespit sahasında antropolojik manada ırk esası kıstas olmaktan çıkmıştır.” Yani bu iş biyolojik boyutundan, kültür boyuta evrilmiştir. İnsanoğlu, damarlarında akan kanın onun asaletini belirlediği vehmi itibarını yitirmeye başlamıştır.
Öteden beri Batı insanı, kendisini kalıtım yönünden diğer bütün insanlardan üstün olduğuna inanmış ve başkalarını öldürme hakkını meşrulaştırmak adına, hayat hakkının daima üstünlere ait olduğunu savunmuştur. Freud’un tabiattaki güçlü olanların hayatını idame ettirdiği, zayıfların yok olup gittiğini öne süren evrim teorisi, aslında bu zemini besleyen ilmi gayretlerdi.
İbrahim Kalın, Barbar, Modern, Medenî adlı eserinde (s. 82,83), Batının, ırkçılığı getirdiği boyutlarla ilgili bize şu ilginç bilgileri aktarmaktadır: “Kelimenin her manasıyla medenî ve üstün olduğuna inanan beyaz adam, ırklar skalasının alt basamaklarında olduğuna inandığı insanları birer sergi malzemesi olarak da kullanmıştır. Bunun en trajik ve utanç verici tezahürlerinden biri 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkan “insanat bahçeleri”dir. Bu dönemde yapılan büyük sergilerde sadece kültürel ve doğal ürünler değil, aynı zamanda “gelişmemiş” ırklara ait insanlar da sergileniyorlardı. Afrika’dan, Filipinlerden, kutuplardan ve başka yerlerden getirilen ve kendilerine “yarı-insan, yarı-hayvan” muamelesi yapılan insanlar, modern Batılı temaşa ehlinin hizmetine sunulmaktaydılar… İnsanların etnolojik bir sergi unsuru olarak teşhir edildiği bu bahçelere, 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa başkentlerinde sıkça rastlanmaktaydı. “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” sloganıyla yola çıkan Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılını kutlayan 1889 tarihli Paris Evrensel Sergisi’nde 400 Afrikalının sergilendiği bir “Zenci Köyü” vardı. Hamburg, Londra, Brüksel, Şikago, Cenevre ve Barselona’daki sergilerde Senegalliler, Nubianlar, Dahomenler, Mısırlılar, Laplanderlar, Amerindianlar, Koreliler ve diğer milletlere mensup insanlar “egzotik halklar” olarak “kendi doğal ortamlarında” teşhir edilmekteydiler. 1870 ila 1940 yılları arasında bir milyardan fazla ziyaretçinin bu bahçeleri ziyaret ettiği tahmin ediliyor. Romalıların arenasındaki gladyatörleri izlemesi gibi, modern Avrupalılar da egzotik halkları bir çitin arkasından izleyerek kendilerine ait bir ben-tasavvuru inşa ediyorlardı: Geri kalmış ırklara şefkat gösteren ileri, medeni, şehirli ve âlicenap modernler. Brüksel’de 1897 tarihli sergide bir levha, ziyaretçileri uyarıyordu: “Kongoluları beslemeyin. Yemekleri verildi.”
Bu bilgiler, Batı’nın kendinden olmayanları hayvan derekesinde gördüğünü güzel resmeder. Bu yüzden 1949 yıllarına gelindiğinde, Avrupalılarla Avrupalı olmayanlar arasında karma evlilikler yapılması yasaklanmıştı, bu yasak Hintlileri de kapsıyordu. Bu dönemde özellikle iskânla ilgili ayrımcılık daha da arttırıldı ve ırk sınıflaması daha sert bir hale getirildi. Öyle ki, siyah-beyaz ve Hintli-beyaz melezlerinin, melezlenme derecelerine göre hangi sınıfa dahil edilecekleri belirleniyordu: Özel komisyonlar tarafından kurumlaştırılan aşağılayıcı ölçütlerden biri, biraz fazla kıvırcık olmaları halinde saça takılıp kalan tarak testiydi. Tarak, saçlara takıldığı takdirde kişi, artık normal insan olma vasfını kaybetmiş demekti. Amerika Başkanı Keneddy döneminde Dışişleri Bakanı olan ve başkan Johnson döneminde de aynı görevi yürüten Dean Rusk, devamlı istifasını sunuyordu. Bunun sebebi, kızının düşük profilli ırktan olan biriyle evlenmiş olmasıydı. Nihayet 1967 yazında Dışişleri Bakanı Dean Rusk, Başkan Johnson’a kızının bir zenciyle evlendiğini söyleyerek görevi bırakmıştı.
Batı insanını diğer bütün insanlardan üstün gören “kalıtımsal ırkçılık”, meyvesinin tiksinti uyandıran Nazizm gibi korkunç bir hareketle sonuçlandığı görüldüğünde, bu görüş terk edilmiş ve artık yerini “kültürel ırkçılık” almıştır. Kültürel ırkçılık, Batı kültürünün diğer bütün kültürlerden üstün olduğunu savunan eski anlayışın yeni tezahürüdür.
Batı’nın Fransız İhtilali ile sistem haline getirdiği bu ırka dayalı anlayışı piyasaya sürmesinden sonra, bu virüs birkaç imparatorluğun sonunu getirmeyi başarmıştı. Tabi bunların başında, Batılıların yer üstü ve yeraltı zenginlik kaynaklarını paylaşmak için başucunda iştahla bekledikleri Osmanlı İmparatorluğu vardı.
Çağın başında Ziya Gökalp, kanın insanın kişiliğini ve davranışlarını belirlemede etkisi olmadığını gür sesiyle haykırıyordu. Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı kitabında (Türk Kültür Yay., s. 22) şunları yazıyordu: “Filhakika atlarda secere aramak lazımdır, çünkü meziyetleri sevki tabiiye müstenid ve irsî olan hayvanlarda ırkın büyük ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın içtimaî hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir.” Yani içgüdüleri ile hareket eden hayvanlarda ırk aramak esastır, insanlar düşünceleriyle hareket ettiklerinden, onlarda kan bağı aramak abestir, saçmadır.
Arnold Toynbee, Medeniyet Yargılanıyor adlı eserinde, geçmişte bu zehirli anlayışın karşısında başarılı olmuş İslam’ı, bu çağda da imdada çağırıyordu: “Kabul edildiği takdirde İslamî ruh, bu hastalıkları (günümüz hastalıkları) yüce ahlâk ve toplumsal değerle yok edecek kadar kuvvetlidir. Müslümanlar arasında ırkçılığın kaldırılışı İslam’ın kalıcı ahlâkî başarılarından biridir. Günümüzde bu İslami özelliği yaygınlaştırmak zorundayız.”
Evet, çare İslam’ın gerçek ruhunda aranmalıdır. Ne yazık ki günümüz Müslümanlarının bir çoğunun şuuraltına bu ırkçılık zehiri zerk edilmiştir. Hakikat Peygamberi (s.a.v.): “Irkçılık davası güden bizden değildir” (Ebu Davud, Edeb, 123) buyurur. Müslümanlar, öncelikle bu konuda zihniyetlerini yenilemeli ve değiştirmelidir. Bu mevzu çok su götürür. Ama nihai sözü Hz. Ali’ye (k.v.) bırakıyoruz, bu hikmet sahibi zat şöyle buyurur: “Yakın bildiğimiz kimse, nesebi (soyu) uzak bile olsa iyiliklerinin bize yakın kıldığı kimsedir. Uzak bildiğimiz kimse ise, nesebi yakın bile olsa düşmanlığının bize uzak kıldığı kimsedir. İnsan bedenine elden daha yakın bir şey yoktur, o da fesada uğradığında kesilip atılır.”
O halde ırkçılık belasının zehirlediği kimseler, soy olarak bize en yakın olsalar bile, onları kendimizden uzaklaştırmalıyız. Bunu bugün yapmazsak, çok geç kalmış olacağız.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3447/irkcilik-batinin-malidir.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar