Yeni Partiler ve Yeni Siyaset

Ak Parti yıllardır büyük bir toplum kesiminin adalet ve kalkınma hayallerinin adresi olarak siyaset yapıyordu. Hatta on yıldan fazla bir süre bu hayalleri gerçekleştirme noktasında Cumhuriyet dönemi iktidarlarının yüz akı olmayı başardı. Sosyal Devlet anlayışının gereğini yerine getirdi. Yaşlılardan dullara, engellilerden şiddet gören kadınlara kadar mahrum kitlelerin hamisi oldu. Sınırlarımız dışındaki mustazafların bile tek sığınağı konumuna geldi. Tarih, “Savunan Adam”dan sonra bir de “Savaşan Adam”a şahit oluyordu. Ne olduysa 2010’lardan sonra oldu. Önce Gezi Kalkışması, akabinde 17-25 Aralık kumpası Ak Parti’nin adeta kimyasını bozdu. Hayaller yarım kaldı. Meşum 15 Temmuz 2016 Darbe girişimi sonrası bu hayallerin mevcut siyaset anlayışıyla ve bu kadrolarla gerçekleşmeyeceği yönünde bir kanaat oluşmaya başladı. Sonra Cumhurbaşkanlığı Devlet Sistemi’ne geçildi. Yeni sistem, milletvekillerini etkisizleştirdi. Kabinenin Parlamento dışından kurulması, yani halka karşı değil ve fakat Cumhurbaşkanına karşı sorumluluk taşıyacak kişilerden oluşması parti olarak Ak Parti’yi de silikleştirdi. Bakanlıkların ise bazen Kadem gibi bir derneğin, bazen Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi gibi bir düşünce kuruluşunun(!), ya da Doğu Perinçek veya Devlet Bahçeli gibi bir siyasinin etkisinde kalarak iş yapar hale geldi. Tüm bunlara 2018 Ağustosu’ndan beri devam eden ekonomik kriz de eklenince siyaset tekrar hareketlendi.
Derde derman bir muhalefet partisinden yoksun olan toplum kendi göbeğini kendi kesmeye karar vermiş durumda. Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin genetik kodlarının yıllardır siyasette Kemalizm ve laiklikten öte bir politika üretimine imkan vermediği bilinen bir durum olması ve yine milliyetçi siyasetin dar politik alan dışına çıkamayışı gibi etkenler yeni arayışları zorunlu kıldı.
İradeli sızdırılan bilgilerden başka dışarıya hiçbir bilgi vermeyen ve yorum yapmayan Ali Babacan hareketinin birkaç eğilimi birleştirme gayreti içinde olduğu duyulmakta. Ali Babacan’ın Ak Parti iktidarlarındaki parlak ekonomi karnesi toplum tarafından bilinmekte. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Beşir Atalay’ın bu harekette dominant figürler olduğu belli. Beşir Atalay’ın, Davutoğlu-Babacan birlikteliğine karşı çıktığı söyleniyor. Fakat bu esnada dillendirilen gerekçe olan “Davutoğlu’nun İslamcı oluşu” iddiası sadece masum bir gerekçe değil yıpratmaya dönük bir atak olduğu da seziliyor. Zira “Çözüm Süreci”nin baş aktörü olan Beşir Atalay, Davutoğlu’nun Ağustos 2014’te kurduğu hükümette görev al(a)mamıştı. Bu durumun siyasette ileriye dönük sonuçlarının olacağı bilinen bir realitedir.
Ahmet Davutoğlu ise uzun bir süre parti içinde yanlış gördüğü hususları dillendirdi. Nisan 2019’da kamuoyu ile paylaştığı ve adına “manifesto” denilen metin hem teorik hem de reel siyaset açısından oldukça dikkat çekici vurgulara sahip. Manifesto öncesi 5 kez randevu alıp Cumhurbaşkanı ile bu sorunları yüz yüze görüştüğünü 3 kez de mektup vererek işin buraya gelmemesi için çaba sarf ettiğini de yine kendisi ifade etmektedir. Her ne kadar görsel ve yazılı basın bunu görmezden gelse de sosyal medya aracılığı ile büyük bir toplum kesimine ulaşan manifesto siyaset arenasında yeni hareketlenmelere işaret etmekteydi. Aynı zamanda manifesto yeni bir siyasi hareket için referans bir metin konumundaydı.
Ekonomik tablo, mevcut cumhurbaşkanlığı sistemindeki problemler, kullanılan ötekileştirici dil, kısıtlanan özgürlükler, partiye paralel yapılar, ittifak siyaseti, hukuk devleti vurgusu, şeffaflık … gibi pek çok konunun ele alındığı metin adeta yeni partinin ilke ve değerlerinin erken ilanı gibiydi. Aslında Cumhurbaşkanı’na yazılmış olan bu metnin dikkate alınmadığı taktirde ciddi siyasi sonuçlarının olacağı belliydi. Çünkü Ahmet Davutoğlu sadece dünyanın önde gelen aydın ve akademisyenlerinden birisi değil aynı zamanda Ak Parti’nin ikinci genel başkanı ve gerek Dışişleri Bakanlığı gerekse Başbakanlığı dönemlerinde toplumun gönlünü de kazanmış bir siyasi aktördü. Sanki “Savunan Adam ve Savaşan Adam”lara üçüncü halka olarak eklenen “Bilge Adam” olmuştu o. Proaktif dış politika ilk kez onun döneminde ciddi sonuçlar verdi. Her ne kadar başarısızlıkların tamamı ona fatura edilse de vicdan sahibi hiç kimse buna inanmamaktadır.
Ahmet Davutoğlu’nu, bir zamanlar Bahçeli’nin selamını aldığı ve onu alkışladığı için ihanetle suçlayanların şimdi geldiği nokta siyasetin mahiyeti açısından oldukça öğreticidir. Yine Başbakanlığı döneminde, şehit cenazesindeyken, makyavelist kadroların Ankara’da Başbakan’ın yetkilerini kısıtlayıcı metinler hazırlayıp, taziye dönüşü imza için önüne koymaları olayı da aynı mahiyettedir. Davutoğlu, siyasette ahlaka ve ortak akla büyük önem verdiğini ifade etmektedir. Ahlak ile ilgili “Duruş” kitabının da müellifi olan Davutoğlu Hoca, “güç sahibi olup onun sınavını vermeden ahlaklı olduğumuzu iddia edemeyiz” diyerek adeta manifestoya bir de aforizma ekliyor. Karizmanın tek başına sorun çözmediğini, ilkelerini, değerlerini ve kurumlarını yani sistemini oturtamamış doğulu toplumların vazgeçilemez bir siyasi tarz olarak karizmayı sürdürdüklerini belirtmektedir. Hoca, siyaseti de “milletin vicdanından kopmadan gücü yönetebilme sanatı” olarak tanımlıyor.
Tüm bunların akabinde, 2020’ye girmeden iki partimiz daha olacak. Siyaset arenası hareketlenecek. Bu partilerin aşağıdaki sorular üzerinde kafa yorduğunu tahmin etmek zor değil. Kamuoyu araştırmalarında %10’lar civarında gösterilen her iki hareket açısından aşağıdaki soruların cevaplanması gerekmekte.
*Yeni partiler, mevcut muhafazakâr, İslamcı, milliyetçi, liberal ve sosyal demokrat nitelikli partilere göre kendilerini siyaset yelpazesinin neresinde konumlandıracak?
*Bunların dışında bir siyaset felsefesi olmadığına göre yeni partiler mevcutlardan hangi özellikleriyle kendilerini ayıracak?
*Birkaç eğilimi birleştireceklerse şayet bunu topluma nasıl anlatacaklar?
*Yoksa toplum, siyaset felsefelerinden çok kadroların güvenilir ve inandırıcı oluşuyla daha fazla mı alâkadar?
*Son yıllarda siyasetin toplum nezdindeki güven kaybını yeni partiler nasıl aşmayı düşünüyor?
*Toplumdaki depolitizasyona rağmen kadrolaşmayı ve teşkilatlanmayı nasıl başaracaklar?
*Seçim barajı ve mevcut sistemin dayattığı iki kutuplu siyaset zorunluluğunu aşabilecekler mi?
*Siyasi gelenek oluşturmuş partiler bile nitelikli kadro konusunda zorlanırken yeni partilerin bu sorunu aşması mümkün olabilecek mi?
*Siyasetin ve toplumun bir numaralı konusu olan ekonomi ile ilgili çözümleri neler?

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3446/yeni-partiler-ve-yeni-siyaset.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar