Allah Müslüman Türk’ün Düşmanı mı?

Japonya’ya hiç gitmedim ama orada olanları gazetelerden televizyonlardan öğreniyorum. Japonya’da 7 şiddetinde bir deprem olduğu zaman, yedi kişinin burnu ya kanıyor, ya kanamıyor. Ama aynı şiddetteki bir deprem, Türkiye’de binlerce kişiyi toprak altına çekiyor. Peki ama niçin? Düşünüyorum ve bu sorunun cevabını buluyorum: Allah elbette Müslüman Türk’ün düşmanı değildir. Bizim, en büyük düşmanımız cehaletimizdir.

Mehmet Akif Ersoy, cehaleti en hakiki, en büyük düşmanımız olarak görüyor, gösteriyor. Cehaletten: “Hakiki hasmımız” diye bahsediyor.

“Ey hasm-ı hakiki! seni öldürmeli evvel

Sensin bize düşmanlarımızı, üstün çıkaran el!...” diyor.

Gerçekten de “düşmanlarımızı bize üstün çıkaran el” bizim cehaletimizdir.

Mesela, resmi rakamlara göre, bütün Avrupa ülkelerinde, bir yılda toplam olarak, beş bin kişi trafik kazalarında vefat ediyor. Türkiye’de ise bir yılda trafik kazalarında kaybettiğimiz insan sayısı, beş binden fazladır. Niçin? Neden? Cehaletimiz yüzünden. Direksiyon başına cahil kafalarla, sarhoş beyinlerle oturan kişiler, trafik kaidelerine uymadıkları, hız sınırlarını aştıkları için büyük facialara yol açıyorlar. Sadece trafik kazalarında değil, deprem sarsıntılarında da cehaletimizin kurbanı oluyoruz.  İşte size dehşet veren bir örnek:

1999 yılında, bundan 20 yıl önce, deprem yüzünden resmi rakamlara göre; 18 bin 973 insanımızı, toprak altına çekti.

O tarihte Sakarya valimiz, Cahit Kıraç idi. Depremden birkaç gün sonra çıkıp Sakarya’ya gittim. Değerli Valimizi daha önceden tanıyordum. Beni makam arabasına alarak felaket bölgesinde dolaştırdı.

Anlattıklarını, bin yıl bile yaşasam unutamam. Onu dinlerken inandım ki aziz devletimiz, Cumhuriyet’in ilanından beri, Sakarya’ya bir tek vali tayin etmiş: Cahit Kıraç! Ondan önceki bütün valiler Sakarya’ya bir misafir gibi gelmişler, bir süre Valilik evinde oturmuşlar sonra bavullarını alarak başka bir vilayete gitmişler. Sakarya’nın ezeli derdiyle meşgul olan tek vali, Cahit Kıraç olmuş. Anlattıkları aynen şöyle:

“Sakarya’ya geldikten çok kısa bir zaman sonra, deprem faciasıyla karşılaştım. Gördüğünüz gibi, valilik makamının bulunduğu bina da yıkıldı. Artık ben de bir çadırda çalışıyorum. Buraya geldikten sonra öğrendim ki Sakarya’da her 20 sene veya 25 yılda bir deprem olmuş.

Bana o deprem yıllarının eski gazetelerini getirdiler. Gördüm ki her deprem faciasından sonra şehir, adeta yere yapışmış. Sonra o harabeler üzerinde yeniden evler, iş yerleri yapılmış.  25 yıl sonra yeniden bir deprem olmuş, evler iş yerleri yeniden yıkılmış ve o harabeler üzerine yeniden bir şehir kurulmuş. Durumu halktan dinleyince, gazetelerden okuyunca, bunun mutlaka bir sebebi olmalı diye düşündüm: Japonya’dan, İngiltere’den, Almanya’dan, deprem mühendisleri getirttim. Adamlar, Sakarya’yı incelediler ve bana tek sayfalık bir rapor verdiler. Okuyunca yüzüme bir yumruk yemiş gibi oldum.

-Aman Vali Bey dedim. O raporu ben de görmek istiyorum. Çünkü niyetim bu Sakarya faciasını bir televizyon programıyla halkımıza anlatmak.

Cahit Kıraç, o raporu o gün bana da uzattı. Okuyunca ben de katır tekmesi yemiş gibi oldum. Deprem Mühendisleri kısa raporlarında diyorlardı ki:

  1. “Yaptığımız araştırmalar sonucunda gördük ki Sakarya alüvyonlu bir saha üzerine kurulmuştur. Yani Sakarya suların alıp getirdiği üst üste yığdığı bir zemin üzerine oturtulmuştur.
  2. Böyle bir zemin üzerinde şehirleşme olmaz. Çünkü zemin sağlam değildir. Yerleşme mecburiyeti varsa, evler tek katlı, en çok bir buçuk katlı olmalıdır. Fazla katlı binalar zelzele esnasında toprağa gömüleceklerdir.
  3. Gördük ki bu esasa uyulmamış çok katlı binalar yapılmıştır. Bugünkü Sakarya’nın 10 km ötesinde zemini sağlam bir yer tespit edilmiştir. Yeni Sakarya o zemin üzerinde kurulmalı, evler depreme dayanıklı bir şekilde yapılmalıdır.
  4. 20 veya 25 yıl sonra yeniden bir deprem olacaktır. Fakat hem yeni Sakarya’nın kurulduğu zemin sağlam olduğu hem de binalar depreme uygun yükseklikte yapılacağı için bugünkü facianın bir benzeri yaşanmayacaktır.”

Vali Cahit Kıraç, makam arabasıyla beni yeni yapılan Sakarya bölgesine götürdü. Gördüm ki 10 km Yeni Sakarya yolu ve yeni evler bir veya bir buçuk katlı olarak inşa halindeler.

Edindiğim bilgilerle, Ankara Televizyonunda yeni bir deprem programı hazırlayarak sundum. Ders alındı mı diye sorarsanız “evet” diyemem.

Depremlerden ders almak aklımızı kullanmakla olur. Hiç kimse deprem ve trafik konularında aklımızı kullandığımızı söyleyemez. Gafletin ve cehaletin elleri yakamızdadır. Gereken tedbirleri almadan işlerimizi Allah’a havale etmek yeni felaketlerin doğmasına zemin hazırlamaktır.

Allah, elbette bizim düşmanımız değildir. Bizim düşmanımız cehaletimizdir. Yani aptallığımızdır! Şeddeli eşekliğimizdir.

İstanbul 26 Eylül 2019 tarihinde 5,8 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Yetkililerin açıklamalarına dayanarak yazıyorum: Dünkü idareciler İstanbul’da bir deprem felaketinden sonra, halkın toplanacağı 471 alan tespit etmişler. Ama o 471 toplanma alanından 400 tanesi çok katlı binaların, iş yerlerinin, ticaret merkezlerinin yapılmasına verilmiş. Bugün 16 milyon nüfuslu koca İstanbul’da sadece 71 toplanma alanı var. Yani yeni bir yer sarsıntısında, evinden sokağa fırlama imkânı bulan insanlar, yeni bir felaketle karşı karşıya kalacaklardır: Caddelerimiz, sokaklarımız, 10 katlı, 16 katlı binalar zinciriyle uzayıp gidiyorlar.

Bu demektir biliyor musunuz?

Hayatını kurtarmak için sokağa, caddeye fırlayan insanların sokaklarda, caddelerde yüksek katlı binalar altında ezilip yok olmaları demektir. Yani evlerimizin dışı, evlerimizin içinden daha tehlikeli hale gelmiştir.

Kim veya kimler İstanbul’da toplanma alanlarının yüksek katlı binalarla dolmasına yol açtılarsa, göz yumdularsa, o kişi veya kişiler şimdi o binaların önüne dikilmelidirler.

Mutlaka onları görmeli ve İstanbul halkı olarak mutlaka yüzlerine tükürmeliyiz! Tükürmeliyiz! Tükürmeliyiz! Tükürmeliyiz!

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3437/allah-musluman-turkun-dusmani-mi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar