Denge Âlem

Eklenme Tarihi: 02.10.2019 07:55:00 - Güncellenme Tarihi: 18.01.2020 07:06:20

     Kâinatta müthiş bir denge sistemi söz konusudur. Şimdi bu kâinattaki dengeye bakıp kendi denge sistemimizi göremezsek abesle iştigal olur elbet. Ancak görmek den de daha mühim olan iç dünyamızın dışımızla, dış dünyamızın içimizle uyumlu hale gelip gelmemsi çok mühimdir. Yani, içimiz dışımız birbiriyle uyumlu olması gerekir ki denge âlem bozulmasın. Hele bir insanın denge ayarı bozulmaya yüz tutsun hem madden hem manen çöküş yaşar da. Çöküş ve hayal kırıklığı yaşamamak için İsmail Çetin Hoca?nın ?Müminin istikameti (dengesi) velinin en büyük kerameti? dediği istikamet gerçeğini idrak etmemiz gerekir.

         Şu bir gerçek her şey denge âlem ayarı üzerine kurulu, Ne var ki denge ayarının ne anlama geldiği noktasında kafa yormayışımız,  kendimize çekin düzen vermemize engel teşkil edebiliyor. Hele kafamızı gömdüğümüz kumdan başımızı kaldırıp şöyle kâinat kitabının sayfalarını çevirdiğimizde yaratılan her şeyin zıddı ile kaim olduğunun farkına varacağımız muhakkak. Zaten farkına vardığımız da her şeyin bu çift kutupluluk sayesinde dengelendiğini idrak etmiş olacağız. İşte buradan hareketle kutbun bir tarafına ağırlık verip diğer kutbu ihmal ettiğimizde denge ayarımızın şaşacağının muhasebesini yapmak biz kullara düşer elbet. Bikere denge âlemimiz normal seyrinde akması için zıt kutupları ne aşırı derecede birbirine yakınlaştırmalı ne de aşırı derecede birbirinden uzaklaştırmalı. Mutlaka orta bir yol takip edip dengelememiz gerekir ki istikamet üzere yol alabilelim. Nitekim Fen Bilgisi derslerinde de anlatıldığı üzere aynı yüklü iyonlar birbirini iterken zıt iyonlar ise birbirini çekebiliyor. İşte bu en temel kanunda bize gösteriyor ki,  ne toplum hayatından uzaklaşıp kendi kabımıza (uzlete) çekilmeli, ne de kendimizi ihmal edip dünyaya tamah etmeli.  Esas olan hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete yönelik bir hayat dengesi ve hayat nizamı ortaya koyabilmektir. İşte denge âlem,  işte istikamet üzere olmak budur. Bunun dışında hepsi lafügüzaftın öte bir anlam ifade etmeyeceği aşikâr.     

            Evet, Yüce Allah?ın dışında her şey zıddı ile bilinmektedir.  Nasıl mı?  Mesela iyilik ve kötülük iki zıt kutup arasında muhasebe yapıp kendimize rota tayin ettiğimizde ister istemez bu iki zıt kutbun bilgisini de vakıf olmuş oluruz. Öyle ya, edindiğimiz bilgiler doğrultusunda rotamızı iyi yönde belirlediğimizde istikamet üzere bir yol takip edeceğiz anlamı çıkar Yok, eğer rotamızı kötü yönde tayin ettiğimizde bir anda dengemizin alt üst olacağı besbelli. Neyse ki Yüce Allah yarattığı kuluna cüz-i irade vermişte, bu sayede iyi ile kötüyü birdirbirinden ayırd ederekten zıtlıkları ahenkli hale getirebiliyoruz. Ancak ahenkli hale getirirken şurası unutulmamalıdır ki, Allah?ın istediği tek şey kullarına bahşettiği cüz-i iradeyi istikamet üzere yol takip etmeleri yönünde irade sergilemeleridir. Nitekim yaratılış gayemiz bizi denge âlem şuuru perspektifi içerisinde kendimize mutlaka bir istikamet belirlemek gerektiğini mecbur kılıyor da. O halde istikametten şaşmamak icab eder, aksi halde kendi kendimizin mahvına davetiye çıkarmış oluruz. Hele bir insanın dengesi şaşmaya görsün taş toprak incindiği gibi gök kubbede titrer. Öyle ya, dağ taş gök kubbe incindiğine göre kimi âlimlerimizin eşrefi mahlûkat insan için küçük âlem manasına ?zübde-i âlem? derken kimi âlimlerimizin de ?büyük âlem? demesi son derece gayet tabiidir. Küçük ya da büyük hiç fark etmez sonuçta öyle anlaşılıyor ki, insan için tüm âlemlerin özü dersek yeridir. O halde yaşadığımız hayat süreci içerisinde mümkün mertebe fıtri özümüzü korumakta fayda vardır. Aksi halde hem içerden hem dışarıdan müdahaleye açık bir konumda olursak vay halimize, ortada ne denge kalır ne de insanlığımız.  

             Madem insan için âlemin özü dedik,  bilhassa insanın iç âlemine baktığımızda bir yandan insan ruhuna iyiliği emdiren melek-i kuvvetler varken, diğer yandan da insan ruhunu perdelemek için şeytani ve nefsi kuvvetler vardır.  Burada bize düşen dikkatimizi melek-i kuvvetler üzerinde odaklayıp dengemizi sağlamak olmalı. Hiç kuşkusuz, şayet cüz-i irademizi iyiliği ilham eden melekler yönünde kullanırsak istikamet üzere bir yol takip edeceğiz demektir. Yok, eğer tercihimizi nefsin ve şeytanın telkinleri yönünde kullanırsak mazaallah dengemizi kaybedip tepetaklak yuvarlanacağız demektir. Hadi yuvarlanmak neyse de bu arada kendi kendimize zulmetmiş oluruz da. Ki, iç denge âlemimizi zindana çevirmeye hiçbir surette asla hakkımız yoktur, Madem böyle bir lüksümüz yok, o halde neydik edip hayatımızı fikir, zikir ve şükür ekseninde tanzim etmemiz gerekir ki, hem iç hem de dış dengemiz sıhhat bulabilsin.

          Her doğan çocuğun fıtri donanım ve kabiliyetlerle dünyaya gelmesi Allah?ın kullar üzerinde bir lütfü ve nimeti olduğu malum. Dolayısıyla doğuştan bize ihsan edilen bu nimetleri tefekkür edip şükretmemiz icab eder. Hatta şükretmek de yetmez, verilen nimetleri yaradılış gayemiz doğrultusunda ibadetle taçlandırmamızda gerekir. Ki, bunu yaptığımızda maddi ve manevi yönden dengelenmiş oluruz. Düşünsenize genetik kodlarımızda doğuştan var olan kabiliyetlerimizi bilgi donanımıyla birlikte içine ruh kattığımızı, hiç kuşkusuz çiftkanatlı iç ve dış dengemiz bir bütün halde sıhhat bulacağı muhakkak. Nasıl sıhhat bulmasın ki,  bikere yine bize bahşedilen cüz-i ihtiyar nimetini yaradılış kodlarımızdaki ilahi programa tabii tutmakla her girişeceğimiz fiili durum fikir zikir ve şükür olarak karşılık bulacaktır.

        Evet,  doğuştan var olan fıtri kabiliyetlerimizi müspet yönde işleyip geliştirmek iç ve dış dengemizin sıhhati açısından çok önem arz etmektedir. Yeter ki yeteneklerimizin farkına varalım gerisi gelir elbet. Öyle insan vardır ki yeteneklerinin farkında olmanın yanı sıra gereğini yaptığı için hayat dengesini ve hayat enerjisini sağlamış durumda, öyle insanda var ki yeteneklerin farkında ama gereğini yapmıyor, bu durumda mevcut potansiyelini kullanmadığı içindir hayat enerjisinden yoksun dengesiz bir hayat sürmesi kaçınılmazdır. Öyle de insan vardır ki, doğuştan var olan fıtri yeteneklerinin büsbütün farkında olmayıp bihaber halde, elbette ki bu durum çok daha vahim, dolayısıyla böyle bir insanın hayatta varlığı ile yokluğu hiçbir anlam ifade etmeyecektir.  Hatta bir insanın anlam kaybına uğramaması için sadece kendi fıtri donanımın farkında olması yetmez, kendini bilmesi de gerekir.  Nitekim Yunus bu gerçeği şöyle dile getirir de:

                          ?İlim ilim bilmektir,

                            İlim kendin bilmektir,

                            Sen kendini bilmezsen,

                            Bu nice okumaktır.?

         Hele bir insan Yunus?un kendini bilmek dediği ilme yöneliversin kendi biyolojik yapısının rastgele gelişigüzel işlemediğinin farkına varır bile. Nitekim et ve kemik yığını sandığımız vücudumuzda öyle muazzam işleyen otomasyon sistemler var ki, hayretler içerisinde kalmamak mümkün değil. Örnek mi? İşte vücut hormonlarımızdan dopamin ve serotoninin karşılıklı olarak birbirlerini dengelemeleri bunun en çarpıcı örneği diyebiliriz. Değim yerindeyse Serotonin hormonu gülmemizi ve rahatlamamızı sağlamaya yönelik işlev görürken, Dopamin hormonu ise tam aksine agresif işlev görür. Bu nedenle birincisine mutluluk, diğerine de stres hormonu denmektedir. Adına ne denilirse densin sonuçta seratonin hormonunun salgısı karşısında kendimizi ne aşırı rehavete kaptırıp tüketim çılgınlığına meydan vermeli,  ne de dopamin hormonunun salgısı karşısında aşırı karamsarlığa kendimizi kaptırıp ümitsizliğe meydan vermeli. Mutlaka bu iki arasında orta bir yol bulup homeostasis   (denge)  haletiruhiye dengesini yakalamak gerekir. Aksi halde homeostasis denge hali hak getire,  bir bakmışsın kendimiz, kendimiz olmaktan çıkıp Allah korusun saldırgan bir hüviyete bürünmüşüz. Her ne kadar canlılık mükemmeliyetten bozulmaya doğru yüz tutsa da, yani biyolojik homeostasis  (biyolojik denge) aleyhine sinyaller verse de,  Allah?a çok şükürler olsun ki vücudumuzda var olan bir başka ?mesaj alma-karar verme ve uygulama? niteliğinde uyarıcı sistemler sayesinde sil baştan sıhhi dengemize kavuşabilmek mümkün hale gelebiliyor. Nasıl mı? Koruyucu sağlık diyebileceğimiz tedbirlerle elbet. Hatta bu da kafi gelmeyebilir,  moral ve motivasyon gibi manevi tedbirlere de ihtiyaç vardır. Nasıl mı? Şöyle ki gerek hastalık öncesi gerekse hastalık sonrası Allah?ın ?El-Şafî? isminin yüzü suyu hürmetine canı gönülden yapacağımız dualarla da pekala kendimizi korumaya alabiliriz.

             Tabii yukarıda bahsettiğimiz ?biyolojik denge âlem? sadece hormonlardan ibaret değil,  tüm hücreler ve uzuvlarımızda buna dâhildir.  Nitekim bir insan kanında normal olarak bulunması gereken üre miktarına baktığımızda % 10?40 mg seviyelerde dengelenmeye çalışıldığını görüyoruz. Hakeza bir insanda normal olarak bulunması gereken tansiyona (kan basıncına)  baktığımızda 11?13 cm cıva basınç değerinde, vücut ısısının 36,5 santigrat derecede, göz retinası gelen ışıların ise optimal miktarlarda dengelenmeye çalışıldığını gözlemlemekteyiz. Mesela vücudunuzu istediğiniz kadar hamamda sauna içerisinde yüksek buhar basıncına tabi tutun sonuçta hiçbir şey değişmeyip yine vücut ısısının 36,5 santigrat derecede sabit kalacağını görürsünüz.  İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki, denge âlem bir hayal değil gerçeğin ta kendisi bir âlemdir. Ancak teşbihte hata olmasın denge âlemimizin fabrika ayarlarında oynama olduğunda vücut içerisindeki bir takım mekanizmalar hemen tepkisini ortaya koyup alarma geçebiliyor.  Öyle ki, bu alarmdan vücudun en küçük temel taşı olan hücreler bile haberdar olabiliyor. Böylece vücuttaki muhteşem iletişim ağı sayesinde nerede bir aksaklık varsa giderilmeye çalışılmış olur. Tüm bunlar ne için seferber ediliyor derseniz, iç işleyiş öyle gerektiriyor da onun için elbet.  Kaldı ki denge âlem sadece vücut sarayımıza has bir özellik değil,  kâinatta canlı cansız akla gelen her ne varsa hemen her şey için geçerli bir akçe kaidedir.  

          İyi ki de insanoğlunun eline malzeme olacak veya denge âlem?den esinlenecek pek çok doneler var da, icabında bu sayede buzdolabın hararetini sabit tutacak denge ayarından tutunda buhar makinesinin çalışma kapasiteni belirleyecek türlü türlü sistemler icat etmeyi akl edebiliyor. Hele insanoğlu her geçen gün kendini daha da bilgi donanımı bakımdan yeniledikçe bir bakıyorsun karmaşık sandığımız pek çok sistemleri online çalışır hale getirebildiği gibi kendi kendini yenileyen komplike sistemler de pekala geliştirebiliyor. Keza herhangi bir tasarım mühendisin el becerisi ve üstün zekâ yeteneği süzgecinden geçtiğinde bir bakıyorsun o tasarım kendi kendine çalışan insansız hava araçları olarak bile karşımıza çıkabiliyor. Tabii böylesi insansız hava araçlarının kendi kendini kontrol ettiğini gördüğümüzde ister istemez kendi vücudumuzda da buna benzer kendi kendini kontrol eden homeostasis sistemlerin varlığı aklımıza düşmekte. Nasıl ki mühendislik zekâsı ve marifetiyle ortaya çıkan teknolojik ürünlerde en ufak bir sapma olduğunda,  derhal o ürünün işletim şebekesine monte edilen detektörlerce (alıcı sistem) durum tespiti yapılabiliyorsa, aynen insan vücudunda da feed-back benzeri biyolojik negatif geri tepme sistemlerle durum tespiti yapılıp, icabında vücut kendini yenileyebiliyor da. Tıpkı günlük hayatta kullandığımız bazı cihazlarda olduğu gibi vücutta da aynen kendi kendine otomatik sinyal veren sistemler söz konusudur.  Ha, bu demek değildir ki tüm bu anlattıklarımızdan maksadımızın tüm otomasyon sistemlerine olağanüstü bir anlam yükleyip maddeye yaratıcılık atfetmek.  Zaten böyle bir maksad aklımızın ucundan bile geçmez, çünkü sonuçta ortaya konan her harikülade nitelikteki gözde ürün mühendislik zekâsı ve marifetiyle ortaya çıkmakta. Dolayısıyla herhangi bir şeye doğa harikası yakıştırması veya yaratıcı4lık atfetmek asla bizim tarzımız olmaz, olamaz da. Kaldı ki ortaya konan her ürün ve teknolojik keşif Yüce Allah?ın  ?ol? emriyle halk edilmiş ilahi kanunlardan başkası değildir. Kim ne keşfetmişmişse mühendis ya da bilim adamı hiç fark etmez, bulduğu şey sadece kâinatta mevcut olan kanunları açığa çıkarmaktan ibarettir, dolayısıyla bunun ötesinde bir anlam yüklemek yaratılışa başkaldırmak olur. Allah aşkına akıl var izan var, kendi kendini kontrol eden bir sisteme canlı varlıkmış gibi hangi akıl muamele yapıp ona doğa harikası etiketi yapıştırılabilir ki? Bunu ancak yapsa yapsa ateist materyalistler yapar. Dolayısıyla bize sadece maddenin sırlarına vakıf olmaya çalışıp Allah?a iman etmek düşer.   

          Peki, mühendislik zekâ ve marifetinin arka planında ne vardır? Hiç kuşkusuz mühendislik zekânın arka planında da Yüce Allah?ın kulları üzerinde görmeyi murad ettiği sonsuz ilminin tecellisi vardır. Madem yüce makamlardan böyle murad edilmiş, hiç kimse kusura bakmasın durduk yere kendi kendine eşyaya özel anlam yükleyip doğa harikası yaftası yapıştırmaya kalkışmasın. Ki, bu düpedüz had hududu aşmak olur. Kâinatta olan bitene şöyle bir göz atalım, bak o zaman kâinatta hemen her şeyin Yüce Yaratıcının çizdiği hudutlar dâhilinde değişik türden negatif geri tepme bağlantıları eşliğinde (bir denge ayarı içerisinde) deveran olduklarını görürüz. Nasıl ki tüm gezegen ve galaksilerin milim sapmadan kendi yörüngelerinde deveran olmalarına hayretler içerisinde kalıp yine de doğa harikası denilemeyeceğine göre, aynen öylede insan zekâsı ürünü robotlara ve otomatik cihazlara da doğa harikası denilemez elbet. Doğa harikası takıntılı bir takım aklı evveller kâinattaki müthiş nizama doğa harikası diye dursunlar, burada önemli olan bizim kendi bakışımızın nasıl olduğudur. Bikere maddeye derinlemesine inceleyip baktığımızda her yaratılan varlığın statik olmadığını, bilakis kendi bünyesi içerisinde dinamik yapı arz ettiğini gözlemleyebiliyoruz. Canlı âlemde ise dinamizm daha belirgindir. Nitekim canlılar kendi üreme sistemiyle nesilden nesile çoğalmaları bunun bir teyidi sayılır. Böylece her dem canlar yeniden tazelenmesiyle birlikte yeni doğuşlara şahit oluruz da. Sadece şahitliğimiz canlı âlem için mi,  hiç kuşkusuz bu şahitliğimize tüm kâinatta dâhildir. Baksanıza kâinattaki tüm galaksi, gezegenler, yıldızlar vs.ler her biri adeta bir orkestra şefi etrafında seyreyleyip (deveran olup) Mevlana?nın raksını hatırlatıyor bize. Elbette ki, böylesi şahitliğe can kurban dersek yeridir. Kaldı ki aynı döngü zikri idare eden şeyh etrafında pervane olmuş derviş halkasında da müşahede ediyoruz..

     Peki, zikir halkasını anladıkta, ya içinde bulunduğumuz dünyamızın döngüsü acaba nasıl?  Malumunuz dünyamızda aynı anda üç ayrı hareketi yapacak şekilde döngüsünü yürütmekte. Birincisi kendi ekseni etrafında dönebilmesi, ikincisi güneşin etrafında dönebilmesi, üçüncüsü ise Vega burcuna doğru yol alaraktan döngüsünü tamamlamasıdır. İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki her şeyin bir döngü âlemi olduğu gibi denge âlemi de söz konusudur. Her ne söz konusu olursa olsun, şu da bir gerçek tüm bu döngülerden daha da mühim olanı zikir halkasında yer alan dervişlerin Allah adıyla seyri âlem eylemesidir.  Öyle anlaşılıyor ki devri âlem-döngü âlem ve denge âlem sadece kâinata has bir özellik değil, meğer insana da has bir keyfiyetmiş. Madem kâinat devri âlemle kendini yenileyip dengi âlem eyliyor, o halde biz neden bu seyri âlemden kendimizi mahrum edelim ki?  Seyr-i âlem eylemeye mecburuz da, çünkü tüm kâinat, tüm bitki nebatat,  tüm hayvanat ve tüm cemadat kendi hal lisanınca Allah?ı zikretmekte,  bizim haydi haydi zikredip kâinatta cereyan eden tüm zikir senfonilerinden kendi payımıza düşen rahmet hisseye talip olmamız  gerekir.

          Bilindiği üzere insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli gösterge programlanmış vücut donanımının bilincinde olmasıdır. Diğer varlıklarsa malum,  belirli program dâhilinde kodlanmışlar zaten, isteseler de o programın dışına çıkamazlar. Nitekim belirli bir program dışına çıkamadıkları için üzerlerine sorumluluk almamışlardır. İşte bu nedenle ne inisiyatif alma dertleri var,  ne tercih kullanma dertleri var, ne de hesap verme dertleri vardır. Ama insan öyle değildir. İnsanın farkı hiç şuur melekesine ve külli irade kontrolünde cüz-i irade ehliyetine haiz olmasıdır. O halde farkımızı daha da net bir şeklide fark ettirmek için tez elden iç ve dış donanımızı yaratılış gayemiz doğrultusunda nizama sokmamız gerekir. Aksi halde yaratılmışların en üstünü olmaya hak kazanamayız. Öyle ya,  madem tüm cemadat, tüm hayvanat, tüm nebatat belirli bir program dâhilinde hareket edip kendi hal lisanlarıyla Allah?ı zikretmekteler,  o halde biz ne güne duruyoruz,  bu zikir senfonisine bizim daha çok eşlik etmemiz icab eder.

            Bakınız Peygamberimiz (s.a.v); ?İnsanda bir et parçası var, o iyi olursa bütün vücut iyi olur? beyan buyurmakta. Hiç kuşkusuz hadis-i şerifte geçen et parçasından maksat kalptir. Hele bir insan kalbinde zikir kıvılcımını yakmaya görsün hemen iç dünyasında bir takım melekelerin nuraniyet kesb ettiği görülecektir.  Nasıl mı?  Bikere bu yola koyulan salik ilk başta kalbinde lafza-i Celal (Allah adını) zikrini çekerekten kalben huzura erip sonrasın da kalbi zikir göğsündeki nurani letaiflere sirayet edecektir. Böylece bu zikir sayesinde göğsün belli noktalarında ve alnın iki kaş ortasında konuşlanmış âlemi emirle bağlantılı nurani letaifler asıllarına kavuşur da.  Şüphesiz insan ruhunda ki ?denge âlem? altı nurani sütun üzerine kuruludur. Bu altı nurani sütun kalp, ruh, sır, hafa, ahfa ve nefs-i natıka olarak bilinip tüm bu sütunların aktif hale gelmesiyle birlikte tüm vücut zikirleşirde. Nasıl ki okyanusun engin deryaları dalga dalga dalgalanır ya, aynen öylede insan ruhu da zikrettikçe iç dalgalanmalar yaşayıp enginlere sığmam misali taşarda. Ki, bu taşma hadisesi tasavvufta cezbe hali olarak addedilir. 

           Peki, zikir hayatından uzak kalanların durumu ne âlemde? Maalesef zikir hayatı yaşamayanlar ne Peygamberimiz (s.a.v)?in ?İnsanda bir et parçası var, o iyi olursa bütün vücut iyi olur? hadis-i şerifin sırrına vakıf olur, ne de   ?Kalpler ancak ve ancak Allah'ın zikri ile huzura erer? ilahi buyruğuna mazhar olur.  İşte bu tür incelikleri sadece yaşayan bilir, yaşamayan ise sadece bir kelam olarak algılayıp hemen geçiştiriverir.  

         Anlaşılan o ki; iç denge âlemimiz ancak zikirle ihya olabiliyor. Bilhassa hayatta yaşarken ihya olmazsak, öldüğümüzde naçiz bedenimiz çabucak çürümeye yüz tutabiliyor. Zikrin önemi şundan besbelli ki,  pek çok ehlisünnet âlimleri başta Allah yolunda fisebilillah olan şehitler olmak üzere Lafza-i Celal zikri ile vücudu zikirleşmiş mü?minlerin mevta olduklarında bedenlerinin çürümeyeceğinde hem fikirdirler. Malumunuz demir, demir olduğu için pas tutmakta, altın ise altın olduğu için pas tutmaz. Aynen öyle de, zikirleşmiş bedende altın misali pas tutmayıp çürümemesi gayet tabiidir. Kaldı ki çürümeye yüz tutsa da bu kez toprak buna razı olmayıp zikirleşmiş bedeni çürütmekten hayâ duyacaktır. Madem toprak bile hayâ ediyor, o halde Allah adını çokça anmalı ki; iri ve diri olabilelim. Bilmem şimdiye kadar hiç düşündük mü, Sahabe-i Kiram hayatının her safhasında nasıl iri ve diri oldular diye.  Gayet her şey açık ortada, çünkü onlar kendilerini her daim takva üzerine kurulu bir zikri hayatı tercih etmişlerdir. Öyle ki, kendi aralarında yarıştıklarında dünya hırsı için değil,  ahiret hırsı için yarışmışlardır. Zaten takva hayatı da bunun gerektirdiği içindir Peygamber kavlince de bu ümmetin yol göstericileri manasına gökteki yıldızlar olarak taltif edilmişlerdir. Böylece bizde ümmet olarak bu sayede ?Yıldızlardan hangisine uyarsanız kurtulursunuz? nimetine nail olmuş olduk.

      Velhasıl-ı kelam; insanoğlu şayet yaratılış gayesi gereği döngü ve denge âlemini Allah ve Resulünün hakikatleri ışığında seyreylediğinde biliniz ki dünya ve ahret hayatı aydınlık olacaktır.

         Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3435/denge-alem

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM