12 Eylül ve Acı Gerçekler

12 Eylül sabahı gençlerin aileleri yapılan darbeyi alkışlıyorlardı. Sokaklardaki olaylar durmuştu. Kan gölüne dönen ülke bu olaylardan kurtulmuştu!... Oysa annelerin evladım kurtuldu diyen sevinçleri çok kısa zamanda kursaklarında kalacaktı. Kurtulduğunu zannettikleri evlatları tutuklanmaya başlayacaktı. Kimi tarifi olmayan işkencelere uğrayacak, kimi idam edilecek, yıllarca zindanlarda gençlikleri çürüyecekti.

Gerçekten bu darbeciler akan kanı durdurmak mı istemişlerdi. Yoksa emperyalist ABD’nin “Bizim çocuklar başardı” dediği bu kukla generallerin arzusu Askerin alıştığı on yılda bir darbe yapıp saltanatlarını pekiştirmek mi idi?

Yıl 1978. Henüz öğretim yılı bitmemiş. Ülkü Ocakları Genel merkezi olarak şehit ailelerini Ankara’da toplamış ve Genelkurmay Başkanlığının önüne gitmiştik. Ülkü Ocakları Genel Sekreteri olarak görevli bendim. Kapıdaki görevlilere Genel Kurmay Başkanı ile görüşmek istediğimizi söyledik. Kalabalık az değildi. Uzun bir süre bekletildikten sonra sadece üç şehit ailesinin içeri girebileceğini söylediler. Aramızdaki en şuurlu üç aileyi seçip içeri gönderdik. Çok kısa süren görüşmeden döndüklerinde aldıkları cevap bizi hüsran içinde bırakmıştı. Şehit aileleri Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’e “Bu akan kanı durdurun” demişlerdi. Kenan paşa gülerek, hatta alay ederek “Ne yani darbe mi yapalım?” demiş onları geri göndermişti. Kenan Evren hatıralarında kendilerinin haklılığını ispatlamak istercesine bu olayı da aktarmış. Senin haklı olabilmen için sana gelen bu acılı annelerin feryadını işitip gereğini yapmaktı. Madem ki bir düdükle ülkedeki tüm silahları susturabilecek gücünüz vardı da o tarihte bunu niçin yapmadınız. O tarihte şehitler albümünü başlatmıştım. Yanlış hatırlamıyorsam o tarihteki şehit sayımız iki yüz elli civarında idi. Ama darbe yapıldığında şehit sayımız binleri geçmişti.

Birinci gerçek; eğer bu generaller eğer gerçekten ülkede akan kanı durdurmak isteselerdi. Darbeyi o tarihte yaparlardı. 2. Ordu komutanı Bedreddin Demirel “Darbe olgunlaşsın diye iki sene bekledik” sözünü etmezdi. Kendilerinin haklı olmak ve halk tarafından alkışlanarak yeni makamlarına oturabilmek için binlerce gencin hayatlarını kaybetmesi mi gerekiyordu? Elbette anlattığım bu olay onların nasıl haince kendi makam hevesleri için gençleri harcadığının belgesidir.

İkinci gerçek; Ülkücüler 12 Eylülde vatana ihanetten, kan dökmekten yargılandılar. Eğer Ülkücüler kan dökme heveslisi olsalardı Ülkücü Gençliğin bila istisna tek otorite olarak kabul ettikleri Ülkü Ocakları Genel Kurmay Başkanına giderek akan bu kanı durdurun diye yürüyüş yaparlar mıydı? Şahidi benim. Hataları yok muydu? Bunca hengamenin ve kalabalıkların arasında elbette olmuştur. Ben genel karakterden söz ediyorum.

Üçüncü gerçek şu ki; 12 Eylül öncesindeki Ülkücüleri eli silahlı sokak çetesi olarak gösteren solcular güya kendileri okuyan, barıştan yana olan kültürlü kesimdi. Ülkücüler ise kitap okumaz tiplerdi. Hatta bu algıya inananların sayısı bugün bile az değil ne acı ki. Yıl 1976. Ali Batman Ülkü Ocakları Genel Başkanı iken Ankara ve tüm Türkiye’de sokaklardaki duvarlara, elektrik direklerine bir afiş asılmıştı. “ELLER SİLAH DEĞİL KALEM TUTMALI”. Kim sokak serserisiydi. Ülkücüler mi yoksa bu afişlere silahla karşılık veren solcular mı serseri idi? Bugünkü solcuların durumu konumuz değil. Mesele o günlerdeki tavırları ve ihanetleridir. Ülkücüler öldürmekten yana değildiler. Tek dertleri vardı vatanı ve milletin bağımsızlığını korumak. Bağımsız Türkiye sloganları atanların elinde komünist SSCB, yani Rus bayrakları varken Amerikancı faşist dedikleri Ülkücülerin elinde ise ABD değil Türk bayrakları vardı.

Dördüncü gerçek ise; Analar evlatlarımız ölmedi diye hapse girmelerine razı olurken, evlatları hapishanelerde ölmekten beter ediliyorlardı. Solcu sağcı, Komünist ülkücü zalimler için fark etmiyordu. Önemli olan saltanatlarını halkın %99 beğenisini alarak sefalarını sürmeleriydi. Sokaklara, üniversitelere tuzaklar kuran bu hain şebeke ülkenin kan gölüne dönmesinin ana sebebiydi. Sabahleyin bir solcunun ölümüne sebep olan silah, öğleden sonra bir ülkücünün şehadetine sebep oluyordu. Oyun büyüktü. Bu alçak generaller halkın sevgisini kazanmak niyetiyle açıktan beyanatlar veriyorlardı. Netekim Paşa “Eşitlik olsun diye bir sağdan, bir soldan astık” diyordu utanmadan. Alçak, sanki çamaşır asıyor. Solcular ve ülkücüler aynı zindanlarda, aynı koğuşlarda ve aynı hücrelerde bu vahşi zulmün muhatabı idiler. Hem de ne zulüm.

Beşinci gerçek.. Solcular muhalif tavırlarıyla kendilerine yapılan zulümden dolayı şaşırmış değildiler. Ama devletini kutsal bilen Ülkücüler ise şaşkındılar. Kendi devletleri bu zulmü nasıl yapardı? Her gördüklerinde saygıdan selama durdukları “Peygamber Ocağı” diye inandıkları ordu bunu nasıl yapardı. Bu şaşkınlık kendilerine yapılan işkencelerden daha beter acı veriyordu.

Altıncı ve acı gerçek; zindanlarda gençliğini kaybeden Ülkücüler dışarı çıktıklarında sudan çıkmış balığa dönmüşlerdi. Hayat gerçeğinin karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. İş yok, aş yok. Sığınabilecekleri partiden başka bir teşkilatta kalmamıştı. Gençliklerini sadece Ocaklarda geçiren Ülkücüler particiliğe hiç alışmamışlardı. İstisnalar hariç çoğu bunu beceremedi zaten. Kimse kimseye sahip çıkmıyordu. Hayatın acı gerçekleriyle yüz yüze kalan Ülkücüler aile kuracaklardı. Kurdukları ailelerinin iaşelerini temin edeceklerdi. Ama birileri sadece partiden misin, değil misin sorularını soruyorlardı. Feda ettikleri gençliklerinin ve çektikleri acıların kimsenin yanında bir kıymeti harbiyesi yoktu. Selam vermeye kalktıkları kader arkadaşları bile benden para isteyecek diye neredeyse selamlarını bile almaya çekiniyorlardı. Bu acı zindanlardaki acıdan belki daha acıydı. Tabii ki istisnalar vardı. Elinden geleni yapmaya çalışanlar yok değildi ama, bu kadar kalabalık bir mağdur kitleye şahsi desteklerin ne kadar faydası olabilirdi ki. Solcuların halini bilmem ama muhakkak onların hali de bizden farklı değildir zannımca. Hapishanelerde birkaç zeytinle oruç tutan Ülkücülerin hali dışarıda hiç de iç açıcı değildi. Telefon açtığım onca kader paylaştığım arkadaşlarım kimi telefonuma çıkmıyor, kimi yüzüme kapatıyor. Kimi de laf olsun diye hal hatırdan sonra bir kere olsun beni aramıyor. Sayıları beşi bulmayan istisna olan arkadaşlarım hariç tabii ki.

Son sözler. 12 Eylül’ün acılarını anmak için bile kimse kılını kıpırdatmıyor. Sanki bu acılar yaşanmamış. Yapılan bazı toplantılar da siyaset yapmaktan öte geçmiyor. Siyaset yapanlar ise bu acıları konuşmak bile istemiyorlar. Bir şeyler yapmak isteyenler ise kendilerinin mağduriyetinden adım bile atamıyorlar. Bir zamanlar omuz omuza vatan için savaşanlar şimdilerde dedikoduların girdabında boğulmaktalar. 12 Eylül öncesinde birbirleri uğruna ölüme koşanlar, arkadaşım değil ben öleyim diyenlerin bu acıklı hali zindanlardaki acıdan daha beter değil mi?

Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3392/12-eylul-ve-aci-gercekler.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar