Müslümanların Bilgi ve Siyaset Sorunu -2-

Bundan önceki yazımızda Müslümanların dindarlık sorunundan çok ahlak, bilgi ve siyaset sorunu var demiştik. Ve devamında da bilgi problemine girmiştik. Oradaki değerlendirme epistemoloji (bilgi felsefesi) ile ilgili değil daha çok teknoloji üreten bilgi noktasındaki geri kalmışlık durumuyla ilgiliydi. Bu yazıda da diğer bir problemli alan olan siyaset konusuna girelim.
Siyaseti Ömer Çaha’nın tasnifiyle ele alarak giriş yapalım. O, “Dört Akım Dört Siyaset” kitabında siyasi sistemleri dört kategoride ele alıyor. Bunlar, sosyalist siyaset, muhafazakâr siyaset, liberal siyaset ve İslamcı siyaset. Fakat bu yazıda bu dört akıma geçmeden Eski Yunan’dan İslam dönemine, oradan da Orta Çağ Avrupası’na siyasetin kısa bir serencamını çıkarmaya çalışalım.
Eski Yunan’dan beri “yönetim sanatı” anlamında üzerinde özellikle ilk filozofların durduğu bir konudur siyaset. Antik Yunan’daki kentler bugünkü ülkeler tarzında kendi kendini yönetme biçiminde kurgulamışlardı siyaset pratiklerini. Orada görülen ilginç bir sosyolojiye işaret ederek devam edelim: Mesela Atina, sahil toplumlarının oluşturduğu, daha eğitimli ve demokratik yönetimi özümsemiş bir kent iken Sparta, kırsala yaslanmış bir sosyolojiyi ve buna bağlı olarak da despotik, tek adam yönetimine dayanan aristokrasiyi ifade ediyordu. İşin ilginci, Atina ile Sparta arasında 30 yıl kadar süren Peliponezya Savaşı’nı Spartalılar kazanınca ünlü filozof Plato (Eflatun), aristokrasinin demokrasiden daha üst bir yönetim olduğunu söyleyecektir. Hoş, ilk dönem filozoflarının tamamı hatta bizim Farabi, İbni Sina ve İbn Rüşd de dahil demokrasinin geri, kötü ve yozlaşmış bir yönetim tarzı olduğu konusunda hemfikirdirler. Hatta Plato, demokrasinin liyakati esas almayan eşit oy hakkı noktasından hareketle şiddetli bir muhaliftir. Aristo da “monarşi iyidir ama tiranlığa dönüşebilir, aristokrasi iyidir ama oligarşiye dönüşebilir, polity iyidir ama demokrasiye dönüşebilir” diyerek demokrasiyi iyi olmayan rejimler içinde sayar. Fakat burada dikkate almamız gereken husus demokrasinin, bugünkü anlamda bir demokrasi algısından daha farklı bir algıyı ifade ediyor oluşudur. Yani demokrasinin değişen temel nitelikleriyle ve değerleriyle ilgilidir. Eski Yunan döneminde ve hatta İslam dönemlerinde toplumun yönetim işine ortak edilmesi o günkü sosyoloji açısından bir zaafı ifade ediyordu. Hatta 19 ve 20. yüzyıllarda demokrasinin temel değeri olarak “milli irade” en büyük önemi ifade ederken 21. yüzyılda “insan hak ve hürriyetleri” daha büyük bir öneme sahip olmuştur. Dolayısıyla zamanın moda algısı ve olgusu demokrasinin evrimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Demokrasinin evrimi ona, uzun yıllar en ideal yönetim tarzı olma şansını sunacaktır.
İslam siyaset düşüncesine ait ise ana kaynak olan Kuran’da “adalet” (Nisa 58) ve “istişare” (Şura 38) konunun ana eksenini oluşturur. Hz. Muhammed’in ve Dört Halife’nin hayatı incelendiğinde siyasi bir modelden çok adalet, istişare, liyakat, emanet gibi ilkelerin daha belirleyici olduğu görülür. Yönetime geliş biçimi de değişkenlik arzetmiştir. Dört Halife’nin her biri farklı bir yöntemle görevi üstlenmesine rağmen Muaviye ile birlikte yani Emeviler Dönemi’nde artık hilafet yerini saltanata bırakmıştır. Fakat ümmetin gücünü arkasına alma gayesiyle “Hilafet/ Halife” kavramı Emevi, Abbasi ve Osman sultanları tarafından da kullanılmıştır.
Burada birkaç satır da Müslüman filozoflara ayırmalıyız. Kindi ile başlayan İslam siyaset düşüncesi büyük ölçüde Antik Yunan filozoflarının İslam’la sentezlenmiş halidir. Önemli olan ise Antik Yunan siyaset felsefesinin Müslüman filozofların yorumuyla Batıya geçmesi ve Reform ile Rönesans’ın alt yapısını kurmasıdır. İnsanlığın “İkinci Muallimi” lakaplı Farabi siyaset biliminin temel amacının insanı mutlu etmek olduğunu söyler. “Yönetme, sanatların en üstünüdür” der bu sebeple. Farabi konuya ne kadar önem verdiğini, “Medinetül Fazıla, Siyasetül Medeniye ve Füsulül Medeniye” isminde üç eser yazarak ortaya koymuştur. Filozof kral tarafından yönetilen devletin erdemli olduğunu, demokrasi gibi yöntemlerin ise yozlaşmış siyaset biçimleri olduğunu ifade eder. İbni Sina ve İbni Rüşd’ün de siyaset felsefeleri Farabi ile örtüşür.
Batıda ise Reform ve Rönesans’la birlikte derebeyliğine dayanan imparatorluklar, özellikle Fransız İhtilali’nden sonra geleneksel şeklini kaybetmiştir. İhtilal öncesi yani feodal dönem Avrupası’nda bir çok kent bağımsız ve özerk bir yönetime sahiptir. Mustafa Özel’in dediği gibi; mealen söyleyelim, Fransız İhtilali öncesi Avrupa’da 1600 küçük eyalet ve özerk şehir devleti (Derebeylik) vardı. Bunlar uluslaşarak 30 civarı devlet kurdu. Osmanlı tek milletti (ümmet), uluslaşarak 30 ayrı ulus devlet oldu. Yani uluslaşma Avrupa’da birleştirici bizde ise ayrıştırıcı bir rol oynadı.
Fransız İhtilali öncesi Avrupa’sı orta çağı yaşamaktaydı. Özellikle Avrupa’daki iç savaşlar, kargaşa, güç ve otorite mücadeleleri insanları adeta canından bezdirdi. “Zorluklar çözümleri de içinde barındırır” mottosu yine kendisini ispatlayacaktı. Machiavelli ile başlayan zihinsel üretim Thomas Hobbes ile İngiltere’de devam etti. 30 yıldır devam eden iç savaş insanları kurtarıcı bir sese sanki kulak kabartmaya zorluyordu. Hobbes, insanın doğuştan kendisini koruma içgüdüsüne sahip olduğunu savunuyordu. Tüm insanlar aynı güdüyle hareket ettiğinde çatışma ve güvensizlik durumu oluşur, der Hobbes. Bundan hareketle “insan insanın kurdudur” çıkarımını ileri sürer. Bu doğal vahşet ve barbarlık halinden insanı sadece güçlü ve baskıcı bir siyaset/ devlet kurtarabilir diyerek otoriter siyaset düşüncesini temellendirir. Hobbes’in üzerinde durduğu daha önemli konu ise “toplumsal sözleşme ilkesi”dir. bu onun temel tezini oluşturur. Toplumsal sözleşmeye vurgu yapan bir diğer önemli teorisyen ise J.J Rousseau’dur. Sivil toplum, devlet, özgürlük konuları bağlamında siyaset felsefecilerinden birisi de Hegel’dir. Hegel, aileden sivil topluma, ondan da ideal devlete geçişi diyalektik yöntemle ele alır.
Tüm bunlar “otoriter siyaset tarzı”nın Batı’daki ilk tezahürleridir. Bu siyaset anlayışı 15 ve 16. yüzyıllarda Machiavelli, Hobbes, Rousseau ve Hegel ile en üst teorik düzeye ulaşmıştır.
Bundan sonraki yazılarda da liberal, muhafazakar ve İslamcı siyaset düşüncelerini ele almaya devam edelim. Bakalım, politik arenada kartların baştan karıldığı ülkemizdeki siyaset anlayışı hangi nitelikleri, zaafları, avantajları barındırıyor ve ileri dönük nasıl bir geleceği öngörüyor?
(Daha ileri okumalar için: Siyasi Düşüncelere Giriş / Dört Akım Dört Siyaset, Ömer Çaha; Roman Diliyle Siyaset, Mustafa Özel; Devlet Millet Siyaset, Ahmet Özcan; Stratejik Derinlik, Ahmet Davutoğlu; Vicdan Zorbalığa Karşı, Stefan Zweig, Siyasetin Aynasında Kültür ve Medeniyet, Mehmet Aydın …)

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3378/muslumanlarin-bilgi-ve-siyaset-sorunu--2-.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar