Terörize Edilebilirlik Açısından Dinler

     Zor bir konunun satırbaşındayız. İster Latince kökenli olan “terör” kavramını, ister Yunanca olan “anarşi” kavramını, isterse Arapça olan “tedhiş” kelimesini kullanın, kastettiğiniz şeyin ayırt edici özellikleri değişmiyor: Korkutma, sindirme, ümitsizliğe düşürme, otoriteyi zayıflatma, mal ve cana zarar vererek dehşet algısı oluşturup, siyasi, dini, ekonomik hedeflere ulaşmayı ifade ediyor. Bunu ister bir gurup yapsın isterse bir devlet yapsın fark etmiyor. Yani devlet olmak yapılan eyleme meşruiyet kazandırmıyor. Fakat kadim veya modern hiçbir devlet felsefesi de bunu bu şekliyle kabul etmiyor.

       Şüphesiz terörün pek çok nedeni vardır. Bu incelemede biz, politik, ekonomik ve sosyolojik nedenler üzerinde durmadan sadece dini nedenleri irdelemeye çalışacağız. Yalnız burada; “terör bir sonuçtur, bunu üreten bünyenin genetik kodları da bu sonuçtan sorumludur” yaklaşımını esas alan İslamofobici batılı algının argümanlarına dikkat ederek ve batıl bir teşbihe dayanan bu tuzağa düşmeden yol aldığımıza okurun dikkat etmesi gerekmektedir.

       Dini neden nedir? Dini neden, bizzat o dinin ana kaynağı olabilir. Veya o kaynağın uygulama biçimi olan sünnet de olabilir. Ya da o kaynak veya sünnetin tarih içindeki yorumu/yorumları da olabilir; nihilist bir felsefeye dayanan kelami bir sapmanın sonucu gibi. Fakat burada şunu apriorik olarak kabul edebiliriz ki İlahi kökenli hiçbir din özünde anarşik bir karakter taşımaz. “Terörün ırkı ve dini olmaz” retoriği buna dayanmaktadır.

      Peki öyleyse batılı algıda, İslam ile terör nasıl özdeşleşti veya özdeşleştirildi? İslamofobinin kaynakları nelerdir? Bu, sadece, 1990’larda SSCB’nin dağılmasının ardından, NATO ve pek çok batılı liderin yeni düşman olarak İslam’ı işaret etmesi ve batı sömürgeciliğinin yeni bir strateji geliştirmesiyle izah edilebilecek bir durum mudur? Müslüman coğrafyada neşvünema bulan onlarca terör örgütünü, bu bölgeleri işgal eden batılıların uyguladıkları zulüm politikalarıyla izah etmek ne kadar gerçekçi olur? Tarihte ürettiğimiz dini müktesebatın buna ortam hazırlayan tarafları hiç mi yok?

      Bu soruları sormamızın sebebi; egemen dünyanın bu konuda hiçbir suçu yoktur algısına altyapı kurmak değildir. Sadece iğneyi kendimize batırmayı önermektir. Daha soğukkanlı olmak gerekirse, kutsal metinlerden başlayarak tüm tarihi mirası masaya yatırarak sonuçları görmeye çalışarak işe başlanabilir. Ama takdir edersiniz ki bu, doktora konusu olabilecek genişlikte bir mevzudur. Biz sadece satırbaşı mahiyetinde, bazı olgu, olay ve nedenlere işaret etmekle yetinelim.

      Tora 210, İnciller 120, Kuran ise 600 sayfalı bir kitaptır. Bunların indiriliş süreçlerine baktığımızda farklı tarihi konjonktürlerle karşılaşırız. Tora Hz Musa’ya indirilen vahiylerin bazı değişikliklere uğrayarak bugüne gelebilmiş halidir ki indiriliş süreci olarak diğer iki kitaptan daha uzun bir zamana sahiptir. İnciller ise sadece üç yıl tebliğ görevi yapabilmiş Hz. İsa Peygamber’den sonraki 40 ile 100 yılları aralığında oluşturulmuş dini metinlerdir. Kuran ise 23 yıllık Muhammedi davetin değiştirilmeksizin bugüne gelebilmiş yegane kaynağıdır. Bu kitapların toplumu inşa etmede kullandığı dil, kavramlar, uyulmasını vazettiği kurallar, cezalar, hükümler ve bunların tarih içindeki algılanışı ve üretilen yorumlar bize konuyu anlama noktasında yeterli bilgiyi verebilir. Örneğin; bugün biz Müslümanları “cihatçı” olmakla suçlayan İslamofobici batının en önemli dayanaklarından birinin Kuran’da diğer kitaplardakinden çok fazla yer alan cihat ayetleri (türevleriyle 35 ayet) ile din hürriyeti, kadın hakları vb. konulardaki ifadeler ve bunların sonraki zamanlarda üretilmiş yorumlarıdır. Batı tasavvurundaki din ile doğu tasavvurundaki dinin birbirine çok uzak fenomenler olduğu gerçeğini de göz önüne alarak burada söylenebilecek şeylerden ilki, vahyin dilinin konjonktürel fakat hüküm ve ruhunun evrensel olduğudur. Bu, böyle olmak zorundadır da. Müslüman mütefekkir ve ulemanın mağlubiyet zamanlarında öne çıkardıkları anakaynakçı veya savunmacı yaklaşımlar artık sorun çözemez durumdadır. Tarihte yapılmış yorumların, şimdiye bakarak yanlışlığını iddia etmek anakronizm olurken bu yorumları kutsamak da bizi zamandışılığa itmektedir. Aslında çözüm teorik olarak basit ve fakat pratik olarak oldukça zordur: İctihat müessesesini çalıştırmak.

      Burada şunu da görmemiz gerekir: Dini metinlerle o metinlerin müminlerinin davranış biçimleri arasındaki kırılmalar ve açı farkları değişiklik arz edebilir. Kendisine Tevrat’ı referans alan İsrail’in veya İncil üzerine yemin eden devlet adamlarının yönettiği ABD’nin ya da Kuran’ı anayasa gibi gören İran’ın ürettiği global terör sarmalı bu handikapın ispatı mahiyetindedir. Aslında “öldürmeyeceksin” diyen Tevrat da, “bir yüzüne vurulunca diğer yüzünü çevir” diyen İncil de, kendisini barış ifadesi olan  “silm” kökenine dayayan İslam da kendi zamanına göre aynı hakikati haykırıyordu. “Dinin insan için olduğu” mottosu ters yüz edilene kadar bu böyleydi.

            Terörün tarih sahnesine çıkışının insanlıkla aynı olduğunu söyleyebiliriz. Kabil ile başlayan şiddet, bazen fert ve gruplar eliyle gerçekleştirilmiş olsa da pek çok zaman devletlerin kullandığı bir yöntem olarak bugünlere gelmiştir. Makedon Krallığı’ndan Roma’ya, Asya Hun ve Çin İmparatorluklarından Osmanlı’ya kadar bu böyledir. Bazen de devlet terörüne karşı koyan oluşumlar terör olarak isimlendirilmiştir. İslam’ın bidayetindeki Haricilik örneğini üreten sosyoloji, aynı ortamı bulduğu her yer ve zamanda aynı sonucu meydana getirmiştir. Yakın Çağ’daki Fransız İhtilali sonucu uygulanan devlet terörünü, modern zamanlardaki ulus devletler, birbirine karşı, üstü örtülü olarak kullanmaktan geri durmamaktadırlar.

       Orta Afrika’daki Boko Haram’dan Afganistan’daki El-Kaide’ye; İran’daki Halkın Mücahitleri’nden Mısır’daki sayısı belirsiz radikal dini örgüte ve canlı yayınlarda insanları kurbanlık bir koç gibi boğazlayarak popülerlik kazanan IŞİD’e kadar tüm terör unsurları, İslam dünyasının, Haçlı saldırıları ve Moğol istilasının ardından, üçüncü yenilgisini yaşadığı Modern Batı Uygarlığı karşısındaki çaresizliğinin bir sonucudur. Tefekkür damarları kurutulmuş, medeniyet tasavvuru kendini yenileyememiş, sosyal vahdetini muhafaza edememiş, modern batıya karşı alternatifsiz kalmış, şefkat ve merhametin yerini koyu bir cehalet ve bedevilik almış, belki de daha kötüsü, düşünmenin, farklı kanaatler üretmenin, mevcut yapıları sorgulamanın aforoz edilmeye neden olduğu bir vasat haline getirilmiş İslam Dünyası. Ne yazık ki, sosyal çalkantıların kurtuluş reçetelerini kendi içlerinde taşıması gibi bir toplumsal yasaya kalmış durumda işimiz. Akıl gibi bir nimete bile savaş açan bir ümmetin bu girdaptan çıkması kolay olmayacaktır. Toplumsal savruluşlar, kitlesel ölümler, iç savaşlar ve dünyanın vebalı gibi muamele edip ötekileştirdiği insan yığınları haline getirilen Müslümanlar büyük acılar yaşayacak.

       İslam dünyası, tarihi süreç içinde üretebildiği sufizm, selefilik ve modernizm üçgeni arasına sıkışıp kalmış, ne yazık ki dini anlama yöntemleri olarak bu ekoller tek başlarına modern çağın sorunlarına yetmez hale gelmiştir. Sadra şifa teşhisler ve bunların ürettiği usuller ile meydana getirilen müktesebatın, özgün bir geleneği veya gelenekleri inşa edemediği sürece bu anafor hiç dinmeyecektir. Sufizmin dünyaya ilgisizliği, selefiliğin akıldan yoksun, nascı teslimiyeti ve modernizmin katı akılcı ve dinin aşkın tarafına mesafeli duruşu bu ekollerin sonunu getirmiştir. Artık yeni şeyler söyleme zamanı gelmiştir. Yeni şeyleri ise aklı ve vicdanı hür mütefekkirler söyleyebilir.

 

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3344/terorize-edilebilirlik-acisindan-dinler.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar