Ak Parti Nasıl Kurtulur?

1.
Usta şoför, arabasının gücüne göre, otobanda son hızla giden şofor değildir.
Çünkü bunu her sürücü yapar.
Hatta yeni yetme sürücüler bile yapar.
Usta şoför, arabasının gücüne göre, otobanda son hızla giderken, öndeki araba birden önüne kırdığında, arabasını ona çarptırmadan kurtarıp yoluna devam eden şofördür.
Şimdi AK Parti Genel başkanı olarak Cumhurbaşkanımız bu şoför durumundadır.
Ya 31 Mart Yerel Seçimlerinde ve özellikle 23 Haziranda tekrarlanan İstanbul Seçimlerinde, Millet İttifakı olarak önüne birden direksiyon kıran arabaya çarpacak ve erime sürecine girip, 2023 Seçimlerinde ANAP gibi siyaset sahnesinden çekilecek...
Ya da Millet İttifakının direksiyonunu önüne kırdığı arabaya çarpmadan yoluna devam edecek, ülkenin geleceğine yine hükmedecek ve Cihan Devleti Yürüyüşünde pay sahibi olmayı sürdürecektir.
Ve Türkiye Cumhuriyeti Cihan Devletinin yollarına taş döşeyen bir lider, bir devlet başkanı olarak tarihe altın harflerle geçecektir.
Bu sayın Cumhurbaşkanının elindedir.
Ve böyle bir mazhariyeti, ahiret hesabı ve endişesi olan Cumhurbaşkanımızın elinin tersiyle iteceğini sanmıyorum.
İterse yazık eder.
Önce kendisine...
Sonra kendisine kayıtsız şartsız destek veren bu aziz millete...
Ve elbet iki milyara yaklaşan İslam ümmetine...
*
2.
Cumhurbaşkanı, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türk Siyasetinin en deneyimli siyasetçilerinden biridir.
Siyasetin, amiyane tabirle S’sinden başlamış, daha 18 yaşında MSP Gençlik Kollarında görev almış...
Ve Gençlik Kollarında görev aldığı Siyasi Çizginin önce il başkanı...
Sonra milletvekili adayı...
Daha sonra İstanbul gibi dünya başşehri olan bir ilin belediye başkan adayı...
Ve Allah’ın çok açık, adeta göstere göstere lütfuyla, atletizm yarışlarında olduğu gibi, incecik bir göğüs farkıyla ipi göğüslemiş ve belediye başkanı seçilmiştir.
Nitekim 1994 Yerel Seçimlerinde İstanbul sonuçlarına baktığımızda Allah’ın bu çok açık lütfunu, gönül gözüne gerek kalmadan, çıplak gözle bile görebiliriz:
Recep Tayyip Erdoğan Refah Partisi %25,19
İlhan Kesici Anavatan Partisi %22,14
Zülfü Livaneli Sosyaldemokrat Halkçı Parti %20, 30
Bedrettin Dalan Doğru Yol Partisi %15,46
Böylesine ince ayar bir dağılım olur mu?
Evet...
Rabbim isterse olur.
Bunun başka bir izahı yok!
Ve İstanbul’da seçimi kazanıp, belediye başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, dıştan bakınca, şansı devam ediyordu...
Ya da, daha doğrusu, Rabbim, Recep Tayyip Erdoğan’a, Anadolu insanının o muhteşem ifadesiyle ‘yürü ya kulum’ demişti bir kere ve Tayyip bey de bu buyruk çerçevesinde yürüyordu...
Nasıl mı?
İşte şöyle:
Kendisinden önce, 1989 seçimlerinde büyük vaatlerle belediye başkanı adayı olan, %35,95 oranında oyla seçilen ve kendisinden sonraki Anavatan Partisi adayı Bedrettin Dalan’a %9,83 oranında fark atan (Dalan’ın oyu %26,12) Sosyal demokrat Halkçı Parti adayı Nurettin Sözen öylesine kötü, öylesine berbat, öylesine başarısız bir belediye başkanlığı yapmıştı ki, Nurettin Sözen’den sonra kim belediye başkanı olsaydı başarılı sayılırdı...
Belki de Cumhuriyet Tarihinde böylesine başarısız bir belediye başkanı gelmemişti...
İşte bu başarısızlığı Recep Tayyip Erdoğan gerçekten çok iyi değerlendirdi.
_Aylardır akmayan ve yosun bağlayan muslukları kısa zamanda suya kavuşturdu.
_Sokakları işgal eden, insanlarımızın yürümesini engelleyen ve sağlığını bozan çöp yığınlarından sokakları ve insanlarımızı kurtardı.
_Belli gruplara verilen ve sıradan insanlarımızın giremediği, muhafazakar hanımlarımızın ise hiç giremediği belediye tesislerini halka açtı, buraları alkol kullanımından ve kokularından kurtardı...
Elbet daha bir çok güzel şeyler yaptı...
Ve bu güzel şeyleri, makamla, kadınla, parayla, şöhretle sınanmamış temiz insanların fedakar, vefakar, cefakar, cansiperane, gayretli çalışmalarıyla gerçekleştirdi.
Ve İstanbul, kelimenin tam anlamıyla bir aşk dönemini yaşadı Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı zamanında...
Tıpkı Erzurum Atatürk Üniversitesinin, 1973-1984 zamanında aşk dönemini yaşadığı gibi...
Ve konu iyi anlaşılsın diye, yeri gelmişken belirtmeliyim ki, her yerin, her kurumun, her birlikteliğin çok güzel zamanları olur ki ben bunlara aşk dönemleri diyorum.
Bu dönemlerde ihlas olabildiğince zirvede, dünyalar olabildiğince küçük, ahiretler olabildiğince büyüktür.
Gözler yaşlı, gönüller sıcacıktır bu zamanlarda...
Ve Recep Tayyip Erdoğan bu zamanı çok iyi kullandı.
Her fırsatta Türkiye'nin en ücra köşelerine kadar gitti...
Nurettin Sözen zamanında kendine yetmeyen belediyeyi, neredeyse Türkiye’nin Refahlı Belediyelerinin tamamına yetecek hale getirdi.
Bütün bu hizmetlerinin üstüne, tam bir halk adamıydı...
Bir gecekonduya girer, çaylarını içer, soğan ekmekten ibaret olan yemeklerini paylaşabilirdi...
Bir camiye girer gerektiğinde müezzinlik, gerektiğinde imamlık yapar; namaz sonrasında çok güzel Kur’anı çok güzel okurdu.
Siyasetin iyi hatipleri olan Menderes ve Bölükbaşı’yı dinlemiş birisi olarak söylüyorum ki, Tayyip Beyin hitabeti onlardan çok üstün olmasa da, onlardan çok daha zengindi.
Çünkü hitabetini ayetle, hadisle, şiirle süslüyor; böylece dinleyenlerin gönül tellerini oynatıyordu...
Evet, Türkiye'nin tam bir özeti olan İstanbul ve Türkiye Recep Tayyip Erdoğan’ı sevmiş ve bağrına basmıştı...
İşte her şey, elbet muhafazakar kesim için, böylesine güzel giderken
28 Şubat Çetesi devreye girdi ve bir aşk döneminin yüreğine haçlının paslı hançerini sapladı...
Daha önce rahmetli Necemettin Erbakan Hoca yönetimindeki Refah Partisinin ve DYP ile oluşturduğu yarım iktidarının defterini çoktan dürmüşlerdi, zaten...
Recep Tayyip Erdoğan, Asker Duası olarak bilinen, Cevat Örnek'e ait bir şiirden okuduğu birkaç mısra yüzünden belediye başkanlığından olmuş, mahkum edilmiş, hapse girmiş ve Bizans'ın uşaklarından olan 28 Şubat Çetesinin ve muhiplerinin hesaplarına göre ‘muhtar bile olamayacak’ hale getirilmişti.
Her şey Bizansın uşaklarının hesabına göre gidiyordu...
Fakat Bizansın Uşakları bir şeyi unutmuşlardı:
Allah’ın cc Recep Tayyip Erdoğan’a ‘yürü ya kulum’ dediğini...
Ve hikayesini hepimizin bildiği süreçlerden sonra AK Parti’yi kuran ve 2002 Seçimlerine giren Tayyip Bey, tıpkı Nurettin Sözen’den belediye başkanlığını devraldığı gibi...
Öylesine bir iktidarla seçim yarışına girmişti ki, Türkiye belki de Cumhuriyet Tarihinde böylesine başarısız bir hükümete tanık olmamıştı.
Ve böylesi bir hükümetin ortaklarının tamamı seçim barajı altında kalınca, Tayyip Bey %34,42 oyla, %19,42 oy alan CHP’ye %15,0 oy farkı atarak, 365 milletvekili çıkardı ve tek başına iktidar oldu.
Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim başarıları böylece başlamış oldu...
Ve 2002’den den sonra girdiği her seçimi, yaptığı her halk oylamasını açık ara kazandı...
*
3.
Recep Tayyip Erdoğan, adları ne olursa olsun (yerel, genel, referandum, cumhurbaşkanlığı), yapılan seçimleri kazandıkça, muhalefetin birleşmesi için adeta elinden geleni yaptı...
Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu, bir kaset kumpasıyla CHP’nin başına geçtikten sonra, onu bir şamar oğlanı gibi kullandı.
Her seçim kaybından sonra Kılıçdaroğlu'nu aşağıladı.
Kılıçdaroğlu da Tayyip Beyin bu kırıcı, aşağılayıcı, ötekileştirici dilini kullanması için elinden geleni yaptı...
Tayyip bey ne demişse, Kemal Kılıçdaroğlu misliyle karşılık verdi...
Bu da Kılıçdaroğlu’nu değil Tayyip Beyi yıprattı...
Fakat Tayyip Bey yıprandığının, muhalefeti oluşturan grupların bileylendiğinin ve kinlendiğinin hiç farkına varmadı...
Kendisini, yakın çevresi, benim iç kabine olarak tanımladığım, iç halkası hiç uyarmadı...
Çünkü iç halkanın kendi işleri tıkırındaydı...
Uyaracak cesaretleri yoktu...
Uyaracak ve kendilerine vebal yükleyecek ölçüde İslami bilgiden mahrumlar; elbet İslami ve insani sorumluluktan uzaklardı...
En kötüsü tasasızlardı...
Bu iç halkanın büyük çoğunluğunun sistemle, Bizansın çocuklarıyla, Truva atı ashabıyla, Boğaziçi Aşiretiyle, Pakradunilerle, Sabatayistlerle hayatlarının hiçbir döneminde kavgaları olmamıştı zaten...
Evet, bir tasaları yoktu...
Çünkü, amatör değiller, profesyonellerdi...
Dün Tayyip Beye ağızlarına ne gelirse söylemişler, yazmışlar...
Bugün kimin ya da hangi akıllının tavsiyesiyle, Tayyip Beyin kadrosuna hem de iç halkasına transfer edilmişlerdi.
Aklıma gelen şu ki, kimileri bu transferleri yaptırırken, Abdulhamit Hanın, bazı muarızlarını yanına alıp kendi hesabına çalıştırmasını örnek göstermiş olmalılar...
İyi de Abdulhamit Han, bütün çevresini onlardan oluşturmamıştı ki...
İşte bu iç halka, bu milletin duyduğu sızıları duymayanlardan oluştuğu için, Tayyip Beyi gereğince ve yeterince ikaz etmediler, uyarmadılar.
Bizim gibi yazanların, ikaz edenlerin, böyle dil olmaz diyenlerin yazdıkları, söyledikleri ise zaten Tayyip Beye ulaşmadı.
Ve asla ikaz edilmeyen, ikaz edilse bile dinlemeyen, sadece kendi aklına güvenen Tayyip Bey, uzun uğraşlardan sonra nihayet istediğine nail oldu.
Ve bütün muhalefeti kendisinden nefret etmekte birleştirdiği yetmezmiş gibi...
Milli Görüş Çizgisinin devamı olan Saadet Partisi seçmenini...
Kendisine referandumlarda ve Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde destek veren Büyük Birlik Partilileri ve Ülkücü Camianın Büyük kesimini...
Nihayet, başarısız olunan seçimlerden sonra, defalarca mesaj alınmıştır dediği halde, hiç mesaj almadığı, dolayısıyla aklını ve gönlünü hafife aldığı kendi seçmeninin bir kısmını, ya sandığa gitmeyerek ya da muhalefetin adayına oy verdirerek, karşısındaki siyasi blokun çıkarına hizmet ettirmiş oldu.
Muhalefetin böyle bir birlekteliği karşısında, 23 Haziran İstanbul yerel seçimlerinde, MHP’nin olanca desteğine rağmen, açık ara oy farkıyla, yıllardır uğraşa uğraşa, aşağılıya aşağılıya birleştirdiği karşı bolaka açık ara yenildi...
Cumhur itifakının adayı Binali Yıldırım’ın %44,99 oranındaki oyuna karşılık...
Millet İttifakının adayı Ekrem İmamoğlu %54,21 oranında oy alıyor ve 806,426 oy farkıyla seçimi kazanıyordu.
Şunu açıkça ifade etmek durumundayız:
Bu yenilgi kesinlikle Binali Beyin değil, Tayyip Beyin ve topyekun AK Parti teşkilatının yenilgisidir.
Kahrımdan yaptığım bir tanımlama ile:
Ak Kazların, Süslü Kızların, Ak Oğlanların yenilgisi...
Ya da kısaca bu yenilgi topyekun Akların yenilgisi...
*
4.
Şimdi başlıktaki soruyu soralım ve cevap arayalım:
AK Parti nasıl kurtulur?
Bu soruya cevap vermeden önce bu soruya eşlik edecek bir başka soru soralım:
AK Parti halkın gözünden ve gönlünden düştü mü?
Eğer AK Parti halkın gözünden ve gönlünden düşmüşse, hiçbir dünyevi güç AK Partinin düşüşünü önleyemez ve AK partiyi hiçbir dünyevi güç ayağa kaldıramaz ve kurtaramaz.
Eğer AK Parti halkın gözünden ve gönlünden düşmemişse, AK Parti kurtulur.
Ben AK Partinin halkın gözünden ve gönlünden düşmediği kanaatini taşıyorum.
Öyleyse ne mi oldu diyorsunuz?
AK Partinin, özellikle kendi seçmeninden...
Kendi seçmenine ek olarak:
Yönetimler olarak AK Parti ile birlikte hareket eden MHP ve BBP seçmeninden...
Esaslı birer tokat yediği ve kulağının üç seçmen grubu tarafından iyice çekildiği kanısındayım.
*
5.
AK Parti düştüğü yerden kalkar.
Elbet kalkmanın gereklerini yapar, şartlarını yerine getirirse!
Müminin yeni bir sayfa açarken yapacağı ilk iş, bir Nasuh tevbesidir.
‘Ey mü'minler!
Allah'a Tevbe-i Nâsûh ile tevbede bulunun.’ (Tahrim/8)
Samimi bir tevbe, içtenlikle, ihlasla yapılacak bir tevbe…
Seçmenin verdiği mesajı aldığını gösteren bir tevbe…
Bu tevbenin ilk göstergesi, Cumhurbaşkanımızın, cumhurun başkanı olduğunun farkında olarak dilini düzeltmesidir.
Çünkü seçmen tarafından ne zamandır verilen mesajların asıl nedeni Cumhurbaşkanının ayrıştırıcı, ötekileştirici, öteleyici, itici, kavgacı, çekişmeci, rahatsız edici, kimi zaman hakaret içeren dilidir.
Allah cc izine basmakla şeref duyduğumuz O Güzel Nebi’ye (sav) şöyle diyordu:
‘Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın.
Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.’ (A’li İmran/159)
İşte ilahi gerçek budur.
Bu ilahi gerçeği iman yüklü insanımız, geçmişten bugüne şöyle taşımıştır:
‘Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır’.
O Güzel Nebi (sav) ise şöyle diyordu:
“Kızma, sana cennet verilsin!” (Taberânî,
“Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim”
Lokman (as) ise dil ile ilgili şöyle diyordu:
‘İyi bir dil ve yürekten daha iyi bir şey olmadığı gibi, kötü bir dil ve yürekten de daha kötü bir şey yoktur’.
Derviş Yunus’un (ks) dil konusundaki sözü ise şöyleydi:
‘Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Yağ ile bal ede bir söz’
Ve Osmanlı’nın kuruluş dönemindeki manevi mimarlarından Şey Edebali’nin Osman Beye öğütleri şöyleydi:
‘Ey Oğul!
Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana...
Güceniklik bize; gönül alma sana...
Suçlamak bize; katlanmak sana...
Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana...
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana...
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..."
Sayın Cumhurbaşkanım;
Anadolu insanının ifadesiyle, ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’.
Yine Anadolu insanının ifadesiyle, ‘yitik kaybolduğu yerde aranır’.
İşte siz tam burada, dilinizin sertliğinden, muhalefeti insan yerine koymamaktan kaybettiniz.
Oysa o beğenmediğiniz insanların arkasında, milyonlarca insanımız var. Eğrisiyle doğrusuyla, onları lider kabul ediyor.
Sizin onları aşağılamanız, doğrudan doğruya, onların peşinden gidenleri aşağılamanız anlamına gelir.
Bu gibi durumlarda aklıma hep şu ayet gelir:
‘Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da cahillikle ileri giderek Allah'a sövmesinler.’ (Enam/108)
Elbet kimse liderine tapmıyor...
Ama bilinen bir gerçektir ki, peşinden gidenlerin nazarında, bütün liderlerin bir kutsallığı vardır.
Bu bakımdan lidere sövmek, lideri kötülemek, lideri aşağılamak, bu ayet çerçevesinde yasaktır, kanısındayım.
Bu bakımdan yapılacak ilk iş, Cumhurbaşkanının dilini düzeltmesi ve insanımızın yeri, konumu, düşüncesi, fikri ne olursa olsun, aşağılanmamasıdır.
Cumhurbaşkanının yapması gereken ikinci iş:
Ak Partinin yasal olarak başkanı olsa da, parti başkanlığını sütre gerisinden yürütmesi ve asla parti başkanı olarak öne çıkmamasıdır.
Partiyi devlet yönetiminde görev almayan, milletvekillerinden bir partilinin yönetmesi gerekir.
Böylece cumhurbaşkanı, parti başkanı olarak, muhalefetin hedefi olmaktan çıkacaktır.
Bu arada partiler arası gerginliklerin giderilmesinde arabulucu olarak görev yapabilecektir.
Cumhurbaşkanının yapması gereken üçüncü iş:
Dar kadro hareketinden vazgeçmek olmalıdır.
Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı, yakını olarak gördüğü kimi ailelerin fertlerini babadan oğula, anadan kıza ödüllendirmekte, koskoca ülkede başka kimse yokmuş gibi her görevi onlara vermektedir.
Bu dün belki bilinmeyebilirdi, fakat bugün, bu iletişim çağında herkes herkesi bilmekte ve çok yakından takip etmektedir.
Bu dar kadro hareketi, ıslah tabiriyle, homozigotiye yol açmakta ve bozulmalar kaçınılmaz olmaktadır.
Cumhurbaşkanımızın yapması gereken dördüncü iş:
Eskimiş, yıpranmış, enerjilerini kaybetmiş, görev yaptıkları dönemlerde bile seçmenin muhabbetini değil nefretini kazanmış kişileri tekrar vitrine çıkarmaktan vazgeçmesidir.
Başka siyasi mecralara kaymasın diye belli kişilere yağlı ballı kaymaklı görevlerin verilmesi; bir çok genç ve dinamik insanların nefretini kazanmakta ve bu insanlar kahrederek başka siyasi mecralara kaymakta ve hiç sevmedikleri siyasi figürlere oy vermektedirler.
Üstelik o genç insanların seçmen nezdindeki ağırlıkları, bulunmaz birer meta gibi ödüllendirilen kişilerden çok daha fazladır.
Cumhurbaşkanımızın yapması gereken beşinci iş:
Kendisine zaman ayırması, düşünmeye zaman ayırması, istişareye zaman ayırmasıdır.
Böyle olunca her an tv’lerde görünmekten kurtulmuş, dolayısıyla yüzünü eskitmemiş olacaktır.
Çok tv’ye çıkmak, sürekli konuşmak bir devlet adamı için kesinlikle hayırlı bir şey değildir.
Çünkü tv’lere çıkmak kişileri çok çabuk eskitmekte, o da antipatiye sebep olmakta, antipati giderek nefrete evrilmektedir.
Bugün, muhalefete oy veren insanların neredeyse tamamı Cumhurbaşkanından nefret etmektedir.
Bu bir devlet başkanı için hiç de hoş bir şey değildir.
Cumhurbaşkanının kendisine duyulan bu nefreti azaltmasının ilk şartı öncelikle dilini düzeltmesi ve tv’lerde mümkün olduğunca az görünmesidir.
Cumhurbaşkanımızın yapması gereken altıncı iş:
Genel merkezden başlayarak, bütün AK Parti teşkilatlarındaki seçmene antipatik gelen, hatta seçmenin nefretini kazanan, seçmene tepeden bakan, halkta hiç karşılığı olmayan, temsil kabiliyeti fevkalade düşük, kibir heykeli görevlilerin geri plana çekilmesi; bunların yerine halkta karşılığı olan, mütevazı, çalışkan, insani ilişkileri iyi, ülke sevdası taşıyan kişilerin görevlere getirilmesidir.
Cumhurbaşkanımızın yapması gereken yedinci iş:
Gerek devlet birimlerinde, gerekse parti teşkilatlarında israfa ve gösterişe son vermesidir.
Gerek devlette, gerekse partide en büyük israf insanın israfıdır.
İnsanın israfı, görevlerin ehil olmayanlara verilmesidir.
Malın ve paranın israfı en kolay görünenidir.
Yolsuzluk ise, bana göre bir yönüyle çok büyük bir israftır.
Yolsuzlukta aza mal olacak işler çok pahalıya mal edilmekte ve bu arada bir çok kişi haksız yere zengin olmaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanının, bal tutanların parmağını, elini, kolunu yalamasından bu milleti kurtarması gerekir.
*
6.
SON SÖZ:
Sayın Cumhurbaşkanı bu yazılanları ve elbet daha fazlasını yaparsa, AK Parti kurtulur ve yeniden kendini toparlar.
Aksi halde bir iki seçimden sonra, siyasi partiler çöplüğündeki yerini alır.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3254/ak-parti-nasil-kurtulur.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar