İLERİYE BAKMAK

"Ateş tabutun içinde, 
anahtarsa elimdedir.”

Ebu Zekeriya ez-Zehlî

Hayat, her zaman düalist bir yapıya sahip değildir, buna rağmen çoğu kez iyiler ile kötüleri önümüze çıkarır; biri izinden gidilecek, diğeri ise kendisinden sakınılacak iki zümredir bunlar. Zirveye tırmanan, orada mağrur duranlar ile zirveye tutunamayanların, uçuruma yuvarlananların manzarası gözlerimizi besler. İnsan daima ideal olana müştaktır. Bu yüzden yönümüz zirveye çevrilir her dem.

Bu sebeple tarih daha çok dünyayı yukarıdan seyredenleri tanıtır bizlere. Bunlar, tarihin muhteşem sahnesine yalın kılıç dalanlar değil, bir hayat felsefesini sunan ve bir değer ölçüsü verenlerin hayat hikâyesidir. Ama iyi biliyoruz ki, zirvelere de yamaçlardan çıkılır, yani aşağılardan. 

Müslümanların en hazin hikâyelerine Endülüs’te rastlarız çoğu zaman, zira düşüşün ve tarih sahnesinde kayboluşun mekânıdır Endülüs. İslam güneşinin solmaya başladığı ve son ışıklarının Endülüs üzerine sarardığı demlerde, Muhammed ez-Zağal, Kastilya ordusunun ilerleyişi karşısında, ümitsizlik içindeydi.

Bu esnada kendi aralarında çıkan çatışma ve ihtilaflar içinde bulunan Afrika’daki Müslüman Hükümdarlara bir yardım çağrısında bulunmuş ise de buna bir cevap alamamıştı.  Kahramanca çarpışıp cephede şehit olmak yerine, çaresizlik içinde mücadeleden vazgeçti.

Her şeyi terk etmek suretiyle Tilimsan’a çekildi.  Hayat her zamanki gibi korkaklara karşı acımazdır. Nitekim o da, burada kalan ömrünü sefalet ve yokluklar içinde geçirmiştir. Anlatıldığına göre üzerinde yırtık pırtık elbiseleri ile gezerdi.  Ayrıca “Bu adam, Endülüs’ün kara bahtlı Hükümdarıdır” cümlesi yazılı bir yafta da elbisesine iliştirilmiş olduğu halde halk arasında mahcup ve utanç içerisinde dolaşıp durmuştu.

Müslümanların Endülüs’teki acıklı hikâyesi Zağal’dan sonra Ebu Abdullah ile çok hüzünlü bir şekilde son kez sahnelenir. Kastiyalılar, 2 Ocak 1492 tarihinde Granada (Gırnata)’ya girdiklerinde yüzyıllardır şehir kule ve hisarlarında dalgalanmakta olan Hilal’in yerini Haç aldı.

Sultan Ebu Abdullah, hanımı ile birlikte zengin ve ağır kumaşlardan yapılmış süslü elbiselerini giymiş olduğu halde, el-Hamra Sarayını terk edip bir daha asla dönmemek üzere etrafını çeviren yüksek rütbeli maiyetinin ortasında yollara düştü. Bu bir kaçışın, tarihte kayboluşun son adımlarıydı.

Ebu Abdullah, atının üzerinde bir müddet yol aldıktan sonra, bir zamanlar rengârenk çiçeklerin süslediği, nefis kokuların estiği, su sesinin ayrı bir müziği terennüm ettiği havuzların başında geçirdiği hatıralarının mekânı el-Hamra Sarayı’na ve bütün bir mazinin gömülü olduğu muhteşem başşehre son bir kere göz atmak için dönmüştü. Acı bir iç çekişten sonra gözyaşlarına boğulmaktan kendini alamamıştı. Bu tarihe ve talihe yenik düşmüş bir firarinin hıçkırıklarıydı. 

O güne kadar oğlunun bu kötü akıbete düşmesinde başrolü oynamış Sultan Ana (Valide Sultan) Fatıma, sert bir tavırla oğluna dönüp tarihin derinliklerinde yankılanan şu sözleri sarf etmişti:

“Yiğit bir asker olarak savunamadığın şey için otur kadınlar gibi ağla!”

Erkekçe savaşmak yerine “kadınlar gibi ağlarken” geri dönüp bir “elveda bakışı”nın atıldığı kayalık tepe, hala İspanyolcada şu adla anılmaktadır:

-    “El Ultimo Suspiro del Moro” 
-    Mağripli’nin son iç çektiği yer.

İspanyollar, bu manzarayı torunlarına hatırlatmakta ve anlatmaktadırlar. Tarihin tozlu sayfalarında yer alan bu utanç tablosunun karşısında çok sayıda göğsümüzü kabartan iftihar tabloları da geçmişimizi süslemektedir. Bunlardan biri, insanlığın hafızasında derin ve renkli izler bırakmış Osmanlı’ya aittir. 

Osman Gazi, İzmit’in fethine yürüdüğü sırada, yüz kadar kahramanla Gazi Ali Bey’i, Hereke’yi ele geçirmek için görevlendirir. Ali Bey oraya varır varmaz, kalenin sağlamlığına, düşmanın çokluğuna ve kendi kuvvetinin azlığına bakmaksızın “dinini, devletini seven ardımdan gelsin…” diyerek yalın kılıç kaleye hücum eder.

Bu azim ve hücumun karşısında tutunamayan kale zapt edilmiş ise de, Ali Bey’in gözüne bir ok isabet etmişti. Gazi, eliyle oku çıkarırken yüzünden kanlar boşanmıştı. Kumandanın uğradığı felaketten dolayı genç bir gazinin telaş ettiğini gören Ali Bey:

“Ne oldun, yiğit? Bir başa bir göz yeter. İki gözü olup da arkasına bakmaktansa bir gözle bir yüreği olup ileriye bakmak daha hayırlıdır!”

Unutulmamalıdır ki tarih, koynunda gizlediği nice isimsiz kahramanları es geçer; bize, tarihe yön veren ve onu altın harflerle yazan kahramanlar ile tarihten kaçanların hayat hikâyelerini anlatır: Ders vermek ve ders almak için.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/324/ileriye-bakmak.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Sel Sebil
28.07.2016 19:41
Güzel bir yorum elinize sağlık
Sait Ebinç
28.07.2016 20:29
Kaleminize ve muhayyilenize bereket Şakir hocam

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar