Hoşgörü Toplumu

Mekke’nin fethinden kısa bir süre önceydi. Hz. Muhammed (s) fetih hazırlıklarını gizli tutuyordu. Mekkelilerin hazırlık yapmasına fırsat vermek istemiyordu. Böylece Kureyş kabilesiyle savaşmadan yani şehri kan akıtmadan teslim alma arzusundaydı. Hazırlıklar bitmek üzereyken Medine’ye köle bir kadın geldi. Peygamberle görüştü. Sonra da geri Mekke’ye dönmek için yola çıktı. Peygamberimiz, Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdat’ı gönderip kadının sorgulanmasını istedi. Derken, sahabeden Hatıp bin Ebi Belta tarafından Mekkelilere verilmek üzere yazılmış bir mektup ele geçirildi. Bu çok ciddi bir durumdu. Zira savaş sırlarının düşmana sızdırılması söz konusuydu. Kadın ve Hatıp hatayı kabul etti. Fakat Hatıp, Mekke’de kimsesiz kalan annesini korumak için bu mektubu yazdığını, niyetinin Mekkelilere yardım etmek olmadığını ifade etti. Hz. Ömer ve bazıları Hatıp’ın boynunun vurulmasını istedi. Mazereti dinleyen Peygamberimiz, Hatıp’ın Bedir ehlinden oluşunu da dikkate alarak onu affetti. Mümtehane Suresi’nin ilk ayetleri bu olay üzerine indi. Olay, Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, Münedi Ahmed, İbni İshak, İbni Hişam, Taberi, Vakidi ve Belazuri gibi ilk ana kaynaklarda böyle zikredilmektedir. 

Bu örnek burada bir dursun.
Genelde İslam coğrafyasında özelde de ülkemizde, hoşgörü anlamında insan manzaraları hiç de iç açıcı değil. En küçük bir ihtilaf ötekileştirmeyi beraberinde getiriveriyor. Yıllarca beraber yol yürüyenler bir birini itham etmeden ayrılıp kendi istikametini belirleme yetisinden mahrum adeta. Kardeşlerimizin zaafları bizim faziletimizmiş gibi davranıyoruz. Akıl, irade ve vicdanımız kadar insan; şehvet, öfke ve gazabımız kadar beşer olduğumuzu hiç düşünmüyoruz. Düşünmüyoruz zira düşünebilsek, düşüncelerimizin sözlerimizi, sözlerimizin davranışlarımızı, davranışlarımızın alışkanlıklarımızı, alışkanlıklarımızın değerlerimizi, değerlerimizin de kaderimizi belirlediğini fark edecek ve üç yüz yıllık yenilgi kaderinden kurtulacağız. Hoşgörüsüz bir toplum olduk. Hoşgörü zaaf olarak değerlendiriliyor. Hoşgörüsüz toplum aynı zamanda özgür olmayan toplumdur. Özgürlüğün olmadığı yerde eleştiri de olmaz. Eleştiri kültürü gelişmeyince despotizm oluşur. Otoriter ve baskıcı sistemler (distopik) neşvünema bulur. Batı toplumları eleştiriyi cezalandırmanın bedelinin toleranslı davranmaktan daha ağır olduğunu keşfetti. Doğuda ise eleştiri hala ötekileştirmenin ve düşmanlaştırmanın bir gerekçesi olarak varlığını sürdürüyor.
Aslında Türk toplumunun taşıdığı kültürel genlerde barış, huzur, hoşgörü ve çoğulculuk fikri daha baskındır. Ama Osmanlı’nın gerilemesi ve yıkılması bir de Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki ayrıştırıcı, ötekileştirici, dayatmacı ve sindirmeci uygulamalar ne yazık ki baskın olan bu davranış kalıplarımızı silikleştirdi. Gezi olayları ve akabinde gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi hem siyaset dilimizi keskinleştirdi hem de hoşgörümüzü örseledi. Ve ne yazık ki bizi, Mehmet Ocaktan’ın deyimiyle “siyasette doğrunun tekliği fikrine” iteledi. Bunun ise fitne, düşmanlık, kin ve ihanet ithamları ürettiğini fark edemedik. Özellikle Ak Parti’nin mezkür süreçte onlarca politikacı, gazeteci, danışman ve fikir adamına uyguladığı dışlayıcı akreditasyon bu psikolojinin bir sonucudur. Hâlbuki Ak Parti yıllarca insanımızın ihtiyaç duyduğu özgürlükler, birlikte yaşama kültürü, siyasette kalitenin yükseltilmesi ve Müslüman halklara çıkış yolu sunabilme gibi konularda büyük bir umut oluşturmuştu. Ne yazık ki siyasamız ve onun itici dili korkularının esiri olmuş bir nevrotik toplum çıkardı ortaya.
Toplumumuzu bu halden kurtarmak için özgürlüklerin önünü açmak, demokratik enstrümanları işler hale getirmek, sivil toplumu güçlendirmek, bağımsız yargıyı tesis etmek, Parlamentoyu tekrar etkin hale getirmek, eğitimi kendi toplumsal ve kültürel gerçekliklerimiz doğrultusunda yapılandırmak, toplum sözleşmesi mahiyetinde anayasayı revize etmek, kendi kısır gündemlerimizi bir kenara bırakıp modern dünyanın gündemlerine odaklanmak… gibi devasa işleri halletmek zorundayız. Ernest Gellner’in, Doğu ile Batı arasındaki en önemli farkın “sivil toplum” olduğu fikrini ve Karl Popper’in “açık toplum ve düşmanları”nı göz önüne alarak bazı saptamalar yapmak mümkün. Gellner, demokrasinin ön koşulu sivil toplumdur, der. Sivil toplumun ön koşulu olarak da Modüler İnsan’ı, yani belli bir eğitim düzeyinde olup böylelikle değişik kurum ve örgütlere girebilen, bir cemaatin kurallarıyla özgürlüğünü yitirmemiş, devlet karşısında kendisini savunacak bilgi ve beceriye sahip… insanı gerekli görür. Doğu olarak ne bu insan tipine sahibiz ne de onun kurguladığı sivil topluma. Bizde STK’lar eleştirileriyle katkı sunan yapılar değil alkışlarıyla yaptıklarımızı onaylayan ve bize destek veren kurumlar olarak algılanır. STK’larımız arka bahçe, dini cemaatlerimiz başına buyruk, en güvendiğimiz SETA gibi düşünce kuruluşları bile medya jurnalciliğine soyunmuşsa eğer durum vahim demektir.
Modern Batı’nın, liberal kapitalizme ait çıkmazları yüksek sesle tartıştığı, dijital teknolojinin hayatın tüm alanlarına hükmeder hale geldiği, gen teknolojisi ve yapay zekanın bizim insan olarak varlığımızı sürdürebilmemize nasıl engel olabileceği gibi hayati mevzuların müzakere edildiği bir zamanda biz hala üçüncü Dünyaya ait sorunlarla baş etmeye çalışıyoruz. Şüphesiz Yuval Noah Harari doğru söylüyor: ”Siz çocukların yemesi içmesi, kılık kıyafetiyle meşgulken insanlığın geleceği karara bağlanırsa ortaya çıkan sonuçlardan ne siz muaf tutulursunuz ne de çocuklarınız. Bu hiç de adil değil ama kim demiş tarih adildir diye?
Şimdi Asrı Saadet’e ait başta verdiğimiz ve onlarcasını kaynaklardan görebileceğimiz örnekleri hatırlayarak şu soruları sorabiliriz:
Ahzab Suresi 21 ve başka ayetler Hz. Muhammed’in örnekliğine vurgu yaptığı halde biz hoşgörüsüz, katı, kaba, öfkeli, itici, ötekileştirici ve bedevi tavırlarımızla kimi örnek almış oluruz?
Böyle ciddi bir durumda bile Hz. Muhammed, önceden hizmeti geçmiş bir adamı ihanetle suçlamazken onu örnek alma zorunluluğu bulunan bu günün Müslümanı en ufak bir ihtilafta kimi örnek alıyor da karşısına aldığı kişi veya kişileri ihanetle suçlayıveriyor?
Kahtırical (adam kıtlığı) döneminde hangi dini ve vicdani ilke yetişmiş insanları harcama davranışına referans olabiliyor?
Peygamberi inşa eden, “Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Ama sert ve katı yürekli davransaydın kesinlikle senden uzaklaşırlardı…” (Âlü İmran 159) gibi ayetler bizi de inşa etmesi gerekmiyor mu?
Hoşgörü toplumunu oluşturmadan hangi Mekkeleri fethedebileceğimizi düşünüyoruz?

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3232/hosgoru-toplumu.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar