Hayat Dediğin Mana Yüklüdür

“Hayat düşünen için bir komedidir, hisseden için trajedi” der Horace Walpole. Hayat, unutulmayan anların saklandığı yaldızlı bir çerçevedir; en nadide hatıraların mahzenidir. Papatyalarla fal açılmaz, zira iki şık arasına sıkıştırır şansınızı; oysa hayat çok bilinmeyenli bir denklemdir. Hayatı çözdük dediğimiz yerde, yeni düğümler attığımızı farketmeyiz. Ama hayat, bazen ters zamanda uğrar bize; dilimiz tutulunca konuşmak isteriz, açılınca da susmak. İddialı oluruz çoğu zaman; hayatı yazmaya karar veririz, bir de bakarız ki yazılmışız.

Aslında ortaya koyduğumuz gayret ve çaba, hayatımızın haritasını çizer. Beyazıd-ı Bestami, ‘tebdili mekânda hayır vardır’ der. Her hareket ve herbir eylem, yeni bir oluşumun müjdecisidir. Anlatıldığına göre Oğuz Kağan, hayatında dört kez atından iner: İkisinde evlenmek için, diğer ikisinde ise toy vermek için. At üstünde olmak, hayatın sürekli aktif bir serüven olmasına işarettir, attan inmek durağanlığı ifade eder; o da zaruret halidir. Hayatın bir çizgide ilerlemek olduğunu ifade etmek için: “İki günü eşit olan, ziyandadır” denilmiştir. Zararı kâra; faydasızı hayra çevirmek için daima çabalamak gerek. Elbette bu çabanın önünü iman ve ilim feneri aydınlatmalı.

Hayat, şahsiyetli bir duruşun ifadesidir aynı zamanda. Fransız filozof Alain, “Şahsiyet, hayatı meziyet haline getirir” der. Durduğumuz yer, gördüğümüz yerdir, yani perspektifimizi belirler. Herkes hayatı kendi penceresinden seyretmiştir. Cemil Meriç: “Hayat bir sfenksler ormanı. Her adımda bir istifham kaldırır başını” der ve devam eder: “Eski toplumlar, hayatın sırlarını mitoslarla aydınlatmış; çağdaş insanın hırsız feneri: ideoloji.” Doğrudur, ideoloji ve sığ bilgi, fikri yozlaştırdığı gibi hayatı da anlamsızlaştırır. Günümüz, sırların döküldüğü, hayatın manasını yitirdiği bir dönemi andırıyor. Halbuki hayata kıymet kattığımız zaman, hayatın kendisi de yolumuzu çizer.

Hayatı anlamlı kılan en önemli şey iradedir, yani niyet. Bu hakikati ifade etmek üzere iki cihan Peygamberi (s.a.v.): “Ameller niyetlere göredir”  buyurmuştur. İnsan iradesini yerinde kullandığında, olağanüstü işler başarabilir. Gandhi’nin sessiz direnişi, insan iradesinin muazzam orduları, top ve tüfeği dize getirebileceğinin ispatıdır. O halde irademize başkalarının ipotek koymalarına asla müsaade etmemeliyiz. Başkalarının irademize, duygularımıza ve düşüncelerimize musallat olmadığı, özgür ve kardeşçe yaşadığımız bir hayat idealimizdir. Güneş, her gün aynı renk ve canlılıkta doğar; onun günlere göre rengi değişmediği gibi, insanlara göre de canlılığından da bir şey esirgemez. Aynı güneşin altında yan yana, gönül gönüle yaşamayı başaramadık bir türlü. Bunu başarmak veya en azından bu uğurda çabalamak, insan olmanın gereğidir.

Hayat, bazılarına saraylar bahşeder; bazılarına da mezbelelikleri. Bir kesimin mütekebbir ve mütehakkim duruşları, köşklerinin yüksekliğindendir. Bu yükseklik, tutundukları mevkinin marifetidir, ruhlarının değil. Tavus kuşunun güzel gösteren süslü kanatlarıdır, boynunda mücevherler taşımaz; oysa çarpık yürüyüşü gururunu kırmaktadır. Bu yüzden Montaigne, ““Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır” der. Yani her nefsin mükemmel olmadığı, kusurunu farkında olan bireyler olmamızı hatırlatır tavus kuşu. Benlik davası gütmemek gerek, zira bunda şirke giden bir yol vardır. O halde müstekbir ve mütekebbirler, farkında olmasalar da ilahlık taslayanlardır.

Friedrich Nietzsche, enaniyetin zirvesinde dolaşıyordu, bu yüzden şunları söyler: “Kartalların beni görmesi için çok daha yükseğe çıkmaları lazım.” Kendisinin sandığı kadar yüce bir şahsiyet olmadığını fark ettiği için zihnî çöküntü yaşamış olmalı, zira delilikle ömrünü sonlandırdı. ABD’de yapılan bir araştırmada da, CEO’ların yüzde 25’inin emekli olduktan sonraki bir yıl içinde öldükleri tespit edilmiştir. “Narsistik Yaralanma” denilen yıkımı yaşayan bu şahıslar, benliklerine değer verilmediğinden çöküntüye düşmekteler. Demek ki, kendisini büyük gören kimse önce kalbini öldürür, sonra kendini. Zavallı İskender Fahrettin (Sertel), hep meşhur olmak ve unutulmamak uğruna hayatını geçirmişti. Peyami Safa, onun için “bilinmeyen değil, hiç tanınmayan bir yazardır” der. Kabristanlar, meşhur olmak ve üstün kabul görmek isteyen nice isimsizleri barındırır.

Her haykırışımız ve ifademiz, benliğimizin ve kibrimizin ifadesi değildir elbette. Duygu ve düşüncelerimizi usulca dile getirmek de bir meziyettir. Çünkü duygularını yeterince dile getiremeyenler, psikologlara göre “alexithymia” hastalığına sahiptirler. Aleksimistlerin, iyi hiçbir şeyi hissetmedikleri söylenemez ama duygularını adlandıramaz ve kelimelere de dökemezler. Hisleri ifade edememek, onları kendine mal edememek demektir. Demek ki, bazen konuşmak da sağlıklı bir ruh haline işarettir. Ama konuşmak demek, doğru ve hayırlı olanı dile getirmek demektir. Bunun için “Ya hayır konuş, ya sus” buyurulmuştur. Çünkü konuşmak da bir sanattır; sırf konuşmuş olmak için konuşmak gevezeliktir. Boş konuşmaktansa susmak daha hayırlıdır. Onun için hakikat Peygamber’i (s.a.v.): “Susan kurtulmuştur” buyurmuştur. Kim salim bir kalp ve hak ile yanlışı ayıran aklı birleştirirse, ağzından hikmet damlaları dökülür.

Hayattan ders almak için hep başkalarının hayat hikâyelerini okuyoruz. Sıkılan, işkence gören, hastalanan, çarmıha gerilen ve ölen hep onlardır. Ölüm daima uzağımızdadır. Bir gün kendi hikâyemizi okuyabilecek miyiz? Aslında biz varken, hikâyemiz de vardı ve hep okunmayı bekledi. Bizden sonra okunsa da, ders alınsa da, bize fayda vermeyecek. Her akşam kendi masalımızı okuyup uykuya dalsak, ne güzel olur.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3225/hayat-dedigin-mana-yukludur.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar