Mental Yorgunuyuz

Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün organize ettiği 2019 yılı öğretmen yaz etkinlikleri çerçevesinde, iki haftalığına İstanbul’dayız. Öğleye kadar eğitim, öğleden sonra da şehir gezileri şeklinde devam eden çalıştayımız hem yeni arkadaşlarla hem de fikir ve hareket önderleri ile fikirleri etrafından yaptığımız müzakereler noktasında oldukça yararlı geçmekte. Bu sebeple Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne müteşekkiriz. Genel Müdürümüz Nazif Yılmaz Bey’in kısa sunumu da bu çalıştayın önemini ortaya koymuştur.
Bu çalıştayda bir kez daha farkettik ki insanımız yorgun. Din tartışmaktan, siyaset yarıştırmaktan yorgun. Hayatın bunaltıcı ekonomik iniş çıkışlarından yorgun. İnsanları konuşmaktan; eleştirmekten ve savunmaktan yorgun. Hz. Osman’dan Muaviye’ye; Yezid’den Hüseyin’e; Ebu Hanife’den Ahmed bin Hanbel’e; İbn Sina’dan Gazali’ye; Fatih’ten Yavuz Sultan Selim’e; II.Abdülhamit’ten M.Kemal’e; Adnan Menderes’ten Tayyip Erdoğan’a; kadar onlarca şahsiyeti tartışmaktan yorgun.
Ne yazık ki insan, olay ve fikir hiyerarşisinde hala ilk basamaktayız. Enerjimizi, toplumu yeni hedeflere motive edecek muharrik fikirler üretmek yerine bugün kim ne demiş, kim kime nasıl cevap vermiş, kim davaya ihanet etmiş, kim yeni parti kuracakmış, kim ölmüş, kim olmuş… gibi daha primitif mevzularla tüketiyoruz. Hatta ülkenin, sosyal medya aracılığıyla gündemini bile kişiler üzerine kurabiliyoruz. Dünya, kişi, kabile, aşiret asabiyetçiliğinden vatandaşlık üst kimliğine ulaştı; biz hala kişileri konuşuyoruz. Artık insanımız yorgun.
Tarih konuşmaktan yorgun. Asrı saadeti konuşmak bile artık yorucu bir hal almaya başladı. Hele halifeler, Emeviler veya Abbasiler dönemi, tam bir karabasan. Cemel, Sıffin ve Kerbela ile başlayan kaos, Tanzimat Fermanı, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimleriyle bitimsiz bir tartışma alanı koyuyor önümüze. Tarih yoruyor. İnsanın Muhammed Hasaneyn Heykel gibi, “ABD şanslı bir ülke. Tarihi yok. Geçmişi olmadığı için hiç bir ülkenin sahip olmadığı şekilde tarihin olumsuz deneyimlerinin esiri değil. Toplumun hafızası bazen o toplum için yük oluşturur. Bu durum miras anlamında bir fakirliğe işaret etse de aynı zamanda büyük bir avantaj da oluşturur” diyesi geliyor.
Artık siyaset de yoruyor. Ülke yönetimine ait işleri din literatürüyle ifade ederek yani helal-haram / hak-batıl ikilemi içinde ele alarak yorduk insanımızı. Uluslararası ilişkilere, ekonomik bir probleme veya eğitime ait bir düzenlemeye ya da sosyal bir hadiseye ürettiğimiz çözüme ‘hak’, başka siyasi grupların ürettiği çözüme ‘batıl’ demek suretiyle konuyu dini alana taşıyarak tartışılamaz bir hale sokmaktayız. Kısa vadede kazandırabilen bu durum uzun vadede ülke zararına olmakta. Öğrenemedik siyasetin itikat olmadığını ve yordu bizi. bizim gibi düşünenler ve bizim partiden olanlar “vatansever” diğerleri “hain” oldu hep. En küçük eleştirilere bile tahammül edilemedi. Ne eleştiri kabul edildi ne de özeleştiri yapıldı. Sezai Karakoç’un dediği olacak sonunda: “Özeleştiri yapamayanlar önce eleştirilir, sonra suçlanır.”
Din de yordu bizi. Necdet Subaşı’nın dediği gibi ‘din yorgunu’ bir toplum olduk. Herkes aldı eline Kur’an’ı ve hadisi başladı din vazetmeye. Okuduğumuz metinden anladığımız, kastedilen midir? diye sormadık hiç kendimize. Dini önce felsefeye sonra da politikaya irca ederek başladık katliama. Modern dünyaya anlayacağı dilden cevap veremeyince Selefiliğe sığındık. Kolaycılığa kaçtık. Kendi doğrularımızla mutlu olabileceğimizi sandık. Gelenekçilik, Islahçılık ve Modernizm yollarından birisiyle hedefe ulaşacağımızı düşündük. Kendi yolumuz dışındakileri batıl saydık. Hatta aynı paradigmaya sahip olduğumuz ama farklı yöntemler benimsediğimiz grupları bile batıl addettik. Dini anlamada kendi ürettiğimiz ilkeler kendi ürettiğimiz dogmalara dönüştü. Mezhebimiz, meşrebimiz, tarikatımız, cemaatimiz adeta dinimiz oldu. Sonuçta insana iki dünya saadeti vadeden din iki dünya felaketi vadeder oldu. Ve biz onu, o da bizi yordu.
Sonuçta olan insana oldu. Atasoy Müftüoğlu’nun dediği gibi: “Siyasal düzenlerin esenliği adına insanın esenliği istismar edildi.”
Doğru. Tesadümü efkardan hakikat tevellüd edermiş. Ama bizim fikirler artık tartışmıyor adeta savaşıyor. Zihniyet problemimiz var. Toynbee’nin dediğini yabana atmayalım: “İslam ümmeti yeni bir medeniyet inşa edemeyecek bir ümmet değildir. Biraz daha geniş bir ufka ve problemleriyle yüzleşme cesaretine ihtiyaç duymaktadır.”
Ümitvar bir teşbihle bitirelim. Şoklar ve kriz halleri toplumları uyandırabilir. Yaşadığı acı olayları, ayılmaya çalışan kişinin başını sağa sola çarpması olarak görüp yarınlara umutla bakmaktan başka bir çaremiz olamaz.
Unutmayalım. Ümit farzdır, ümitsizlik haram.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3211/mental-yorgunuyuz.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar