Önce İnsan, Sonra Doktor

Öteden beri, en çok takdir ettiğim ve kıymetli görüp, “daima başımın üstünde yeri var” dediğim üç meslek ‘öğretmenlik’, ‘doktorluk’ ve ‘din adamlığı’ (imamlık) olmuştur. Başka birkaç mesleğin yanı sıra, bilgi ve belge yöneticiliğini de (bilinen adıyla, kütüphanecilik) ülkelerin çok yönlü gelişmesi ve kalkınması bağlamında çok önemli ve değerli görsem de, bu düşüncem hiçbir zaman değişmedi.

Elbette bunun kendimce doğruluğuna inandığım birtakım sebepleri var ve fakat hem bu yazının konusu bu değil, hem de yerim dar. Okumaya henüz başladığınız işbu yazının odağında ise, bu üç meslekten biri olan doktorluk yani cefakâr doktorlarımız var.

Yüzbinlerce öğrenci arasından sıyrılarak, seçme sınavları sonrasında ilk binlerdeki adaylar arasına giren ve tıp fakültelerini kazanan… Daha kazanmanın sevincini yaşayamadan, son derece yorucu bir ilk sınıf deneyimi yaşayan… Ardından, her yıl biraz daha yoğunlaşan dört yıllık öğrenciliği takiben intern/ önhekim olarak altıncı ve son sınıfta fakülte hastanesine adeta kamp kuran… Acil nöbetlerinden polikliniklere, servislerden ameliyathanelere -neredeyse- durup dinlenmeksizin koşturan… Hatta son birkaç yılın yoğunluğu arasına, Tıpta Uzmanlık Sınavı’na (TUS) çalışmayı da dâhil eden…

Kısacası, başarılı bir doktor olabilmek ve sağlık ordusu içerisinde donanımlı bir şekilde yerini almak için altı yıl boyunca insanüstü bir gayret gösteren baş tacı doktorlarımız…

Birkaç gün önce 117 genç doktorun yemin törenine katılma mutluluğuna eriştim. Birbirinden güzel şehirlerimiz arasında gönlümde ayrı bir yeri olan şehitler diyarı Çanakkale’de. Şehrin gözbebeği ve giderek markası olan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin (ÇOMÜ) kalitesini her yıl biraz daha arttıran Tıp Fakültesinde.

Benim için bir ilk olan tören, fakültenin 7. Dönem Mezunları için düzenlenmişti. Anne, baba, kardeş ve büyükbaba, büyükanne gibi birinci derece yakınlar için tarifsiz bir heyecan, gurur ve mutluluk tablosuydu.

Genç doktorların tek tek sahneye çağrılarak kendilerini yetiştiren değerli öğretim elemanlarının ellerinden diplomalarını almaları ve Dekan Hocaları Prof. Dr. Tamer Demir’in rehberliğinde hep birlikte yemin ederek, hemen sonrasında keplerini fırlatmalarının ardından tarif edilemez bir mutluluk sahnesi yaşandı salonda ve fuaye alanında.

Mutluluktan gözyaşına boğulanlar, kucaklaşarak ağlayanlar, birkaç güne kadar ayrılacağı kader arkadaşlarıyla fotoğraf çektirmekte olan oğlunu, kızını bir kenarda hayranlıkla uzun uzun süzen ve bulduğu her fırsatta öpmelere doyamayan anneler, babalar…  

Tanımlamaya çalıştığım bu gurur ve mutluluk tablosu bir başka yönüyle, gözümüzün bebeği Türkiye’mizin büyüklüğüyle de dikkat çekiciydi. Büyüdükçe ve geliştikçe, başta gönül coğrafyamız olmak üzere, dünyanın birçok ülkesine çeşitli konularda umut olan, omuz veren aziz vatanımız bir kez daha kendisini gurur verici biçimde gösterdi o gün.

ÇOMÜ Tıp Fakültesi’nden bu yıl mezun olan 117 doktor arasında çeşitli ülkelerden gelen öğrenciler de yer alıyordu. Yabancı uyruklu öğrenci statüsünde olmak üzere…

Nahla Murat (Makedonya), Ruvejda Mustafa (Makedonya), arkadaşlarının İdil diye seslendiği Idile Houssein Darar (Cibuti)...

Yabancı uyruklu öğrencilerden biri vardı ki, ona özel bir bölüm açılmazsa bu yazı ruhunu yitirir. Bu satırların aktörü olan, Afganistanlı Gulagha Sagnich… Arkadaşlarının hoş seslenişiyle, Gülaga

Bu delikanlı öyle bir altı yıl yaşamış ki… Bu süre zarfında sergilediği yaklaşım, töreni düzenleyenler tarafından verilen Mezuniyet Kurulu Ödülleri kapsamında, dönem arkadaşlarının oylarıyla “Yılın Kıdemli Intern Doktoru” seçilmesini sağlamıştı.

Sahneye davet edildiği konuşma, Dr. Gulagha Sagnich’in bu unvanı ve ödülü ne kadar hak ettiğini gayet net olarak açıklıyordu.

Bakınız neler söylendi, bütün mezun doktorların ayakta alkışlayarak sahneye uğurladığı Dr. Sagnich ile ilgili olarak

“Onu nasıl anons edeceğimi gerçekten bilmiyorum. Dönem olarak hepimizin sevdiği biri. Gerek çalışma disiplini, gerekse insan ilişkileri açısından kendisini gerçekten bir ağabeyim olarak görüyorum. Bu sene yaşadığımız birçok sıkıntıda bizlerle beraberdi. Hastalarla iletişim kurma konusunda yaşadığımız dil problemlerini çözmede 7/24 yanımızda oldu. Bin defa arasak da, hemen hastaneye gelip hastalarla iletişim kurduğuna defalarca şahit olduk. Zaman zaman servislerdeki kan almalarda problem yaşadığımızda, gece saat kaç olursa olsun, ‘abi yardım eder misin’ dediğimizde her defasında koşup geldiğini hepimiz iyi biliyoruz.”

Bu yardımsever genç doktor gerek sahneye gelişi ve duruşuyla, gerekse tören sonrasında tebrik ettiğimde, adeta bir tevazu anıtı gibi duruyordu karşımda.  

Sakin, mütebessim, kendinden emin ve mütevazı… Kısacası anne ve babasının gurur duyacağı, başka annelerin ve babaların gıpta edeceği bir kişilik. Elbette bu özellikleri itibariyle, hastaların da görmeyi çok isteyeceği bir doktor profili.

Merak ederek, bazı mezunlarla yaptığım küçük sohbetlerden anlıyorum ki, Dr. Gulagha öğrenciliğinin ilk dönemlerinden itibaren en “zorlu” hocalardan ders alırken bile, hiç geri durmamış; öğrencilerin geneli kimi öğretim üyeleriyle iletişim sıkıntısı yaşarken o asla geri adım atmamış. Bilhassa acil nöbetlerinde olmak üzere karşılaşılan sıkıntılı vak’aları kendisini geliştirme noktasında bir fırsat olarak görmüş; sonuç itibariyle de, adeta iki kat öğrencilik yapmış fakülte ve hastane ortamında.

Arkadaşlarının ifade ettiğine göre, en zorlu kan alma olayları ve hatta temel düzeydeki cerrahi girişimlerde dahi bilgisi, becerisi ve sakinliğiyle pozisyon alabilmiş bu beyefendi doktor.

İşte kısaca ifade etmeye çalıştığım bu özellikleri ve yaklaşımları sebebiyle arkadaşları onu, “Yılın Kıdemli Intern Doktoru” unvanıyla taçlandırmışlar.   

Açıkçası, ne kadar zor kazanıldığını tahmin etmek güç olmasa da, dönem birinciliğinden çok daha kıymetli ve anlamlı bir ödüldü benim için. Zira Doktor Gulagha, hayata resmen 3-0 yenik başlamış ve kariyer yolculuğuna oldukça dezavantajlı bir ortamda çıkmış. Hayretle öğrendim ki, ülkesindeki çatışmalı ve gerilimli ortamda onun ilköğretime başlaması ancak akranlarının ortaöğretime başladığı yılda mümkün olabilmiş. Fakat bugün geldiği nokta itibariyle çok belli ki, böylesine büyük bir olumsuzluk dahi onu geride bırakamamış, ideallerinden uzaklaştıramamış.

Yüzlerce kilometre uzaktaki bir ülkeden gelip, mesleki kariyerinin daha ilk basamağında “insanlık merkezli ödül” almak… Ne büyük bir gurur. Ve başta meslektaşları olmak üzere, insana doğrudan hizmet veren bütün mesleklere yönelik açık bir mesaj; ”Önce insan olmak”.

Yani, “önce insan, sonra doktor”…

Ve nihayet…

Canımızdan daha değerli, iki gözümüz Türkiye’mizin sağlık ordusuna katılan pırıl pırıl neferler; pek kıymetli genç hekimlerimiz…

Dr. Fatma Sümeyye Yılmaz, Dr. Seda Dolaşık, Dr. Ümran Çolak, Dr. Seda Biltekin ve Dr. Büşra Nur Damnalı’nın şahsında, hepinizi ayrı ayrı kutluyorum.

Çok kıymetli, bir o kadar da uzun ve yorucu bir meslek hayatı sizleri bekliyor. Aziz vatanımızın dört bir köşesinde sağlık hizmeti vereceksiniz. Belki kimileriniz -zaman zaman- kıt imkânlar ve çok zor şartlar altında görev yapacaksınız. Rabbim işlerinizi kolay kılsın, daima iyilerle karşılaştırsın.

Sizleri yetiştiren anne ve babalarınız ile hocalarınıza gönülden teşekkür ediyorum. Allah onlardan razı olsun. Sağ olsunlar, var olsunlar; iki cihanda aziz olsunlar.

Yolunuz ve bahtınız açık olsun…  

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3201/once-insan-sonra-doktor.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar