Dünya Fani Ahiret Baki

Hz. Mevlana, irşad edicilerin önemini şöyle dile getirir: ''Mürşidim Hakk'ın kapısıdır. Zira Hakk'a onunla vasıl oldum.'' 

İşte bu veciz sözden de anlaşıldığı üzere Hakka vasıl olma da Mevlana’ya mürşidi rehber olmuştur. Hele işin ucunda ruh söz konusu olunca rehber eşliğinde yola çıkılması gayet tabiidir. Çünkü iç dünyamız ruhla bağlantılı olduğu için sonsuzluğa vurgundur. Bu yüzden sürekli ötelere kanatlanmak isteyecektir. Dolayısıyla bu yönüyle Gönül Sultanlarının rehberliğine ihtiyaç hâsıl olacaktır.
Peki ya dış dünyamız? Malum dış dünyamız bedenle ilişkili olduğundan beşeri münasebetler ancak bir yere kadar sürdürülebilmekte. Keza beden sağlığı da öyle olup ancak Tıp Doktorlarının rehberliğinde bir yere kadar zinde tutulabilmekte. Bir noktadan sonra vade dolduğunda naçiz bedenimiz elbette ki toprak olacaktır. Buradan şu sonuca rahatlıkla varabiliyoruz; bedenimiz eninde sonunda toprak olmaya mahkûmken, ruhumuz ise tam aksine ebediyete kanatlanmak için vardır. Hele bir insan elden ayaktan düşmeye dursun ister istemez bir gözü toprağa bakarken, diğer gözü de göç edeceği ebedi yurda bakacaktır. Böylece insanoğlu ‘Dünya fani, ahret baki’ gerçeği ile yüzleşmiş olur. Madem öyle, ecel kapıya dayanmadan fani olana değil, baki olana talip olmak gerekir. Hem fani olandan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Baksanıza yaşadığımız şu dünya sathında hangi tür nesne varsa bir bakıyorsun bize ancak bir yere kadar fayda temin sağlayabiliyor, sonrası malum ecel kapıya dayandığında tüm faydalandığımız kazanımları geride bırakıp kara toprağa sadece beyaz kefenimizi götürebilmekteyiz. Dostlarımız ise sadece mezara kadar gelebilmekte, ondan ötesi bilgimizin dışında zaten. Neyse ki toprak zengin fakir ayırd etmeden herkese eşit muamele etmekte. Yani zengini de fakiri de bir tutup yok etmekte. Peki, yok olan veya çürüyen sadece bedenler mi, elbet kıyamet günü geldiğinde buna dünya ve dünya içindekilerde dâhil olacak. Ruh ise her daim varlığını sonsuzluğa adayıp baki kalacaktır. Bir başka ifadeyle beden yaratılış gereği toprağa meyilli iken ruh ise melekût âlemine meyillidir. İşte var olmak ve yok olmanın bu dünyada ve öteki âlemde karşılığı nedir diye sual edildiğinde cevaben; beden ve ruhtur dersek doğru cevaplandırmış sayılırız. Çünkü ruh bu dünyada sadece konuk olduğu bedene soluk olmak için vardır, can bedenden çıktığında ise berzah âleminde kendini beklemeye alacaktır. Ta ki sur üflenip kıyamet koptuğunda tekrar ait olduğu bedene rücu edip birlikte dirilişe geçeceklerdir. Öyle anlaşılıyor ki, beden tek başına bir anlam ifade etmiyor, ruh varsa beden var demektir, yoksa bir hiçtir. Unutmayalım ki asıl maharet ruhtadır, o halde ha gayret deyip ruha kuvvet vermek gerekir. Aksi halde ne dünyada ne de ahirette huzur buluruz.
Fethedilecek tek kale varsa o da kendimiz. Bunun yolu da malum, ruhumuzu kuvvetlendirmekten geçiyor. Hele ruh kuvvet bulmaya bir görsün 'Kesretten vahdete' yol almak çok daha kolay olacaktır. Ama nasıl? Hani bir yerden bir yere göç ettiğimizde mutlaka bir rehbere ihtiyaç duyarız ya, aynen öyle de ruhu kuvvetlendirmek içinde mutlaka takviye güç diyebileceğimiz ilmiyle amil olmuş rabbani âlimlerin kılavuzluğuna ihtiyaç vardır. Buna mecburuz da. Çünkü yol bilenle ancak kat edilebiliyor. Kılavuzsuz yola çıkanın çok önceden hangi risklerle karşılaşacağını kestirmesi çok zordur. Her an karşısına haramiler çıkabilir. İşte bu noktada rabbani âlimler insanlığın ruhi susuzluğunu giderecek ışık fenerleri olurken, haramilerde tam aksine ruh karartıcılar olarak insanlığın karşısına çıkmakta.
Bilhassa ahiret yolculuğunda dikkat edeceğimiz hususlardan olmazsa olmaz diyebileceğimiz şart tek başına yola koyulmamaktır. Aksi halde çobansız sürüyü kurt kapacağı muhakkak. Mutlaka bir mürşid rehberliğinde yola koyulmak gerekir ki, yolda kurda kuşa yem olunmasın. Hani derler ya, danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış, aynen öylede pusulasız yola çıkanın şaşa kalacağı muhakkak. İşte Yunus duymuştu ki Anadolu insanı akın akın habire dergâhlara akıyor. Yunus’un elbette ki bu duyuma kayıtsız kalması düşünülemezdi. Tabii Yunus sorup soruşturur sonunda Tekkenin yolunu bulur da. Ancak dergahta kendisine “Buğday mı istersin, himmeti mi” denildiğinde buğdayı tecih edecektir. Ta ki bu tutumu buğdayı yüklenip ileride bir mağarada ruhuyla başbaşa kaldığı ana dek sürecektir. Derken büyük bir pişmanlık duygu içerisinde tekrar dergahın kapısına dayanacaktır. Şeyh bu kez “Himmet vermek bizden geçmiştir, senin artık nasibin Sakarya illerinde Tabduk Emre’nin elindedir, var git onun kapısına” diyecektir. Gerçekten de işaret edilen yeri bulduğunda “Senin dergâhına eğri odun yaraşamaz” derecede gönlü Tabduk’la çağlayıp ruhunun susuzluğu giderilir de. Keza Mevlana’da arayışa koyulduğunda ‘hamdım, piştim, yandım’ diye özetlenebilecek üç aşamada gönlü Şems-i Tebrizi ile çağlayıp böylece ruhunun susuzluğu giderilmiş olur.
Peki, Yunus, Mevlana iyi hoşta, bu arada günümüz insanının ruhi susuzluğu nasıl giderilebilir ki? Takdir edersiniz ki bu soruya cevap vermek pekte kolay olmasa gerektir. Çünkü cevaptan çok günümüz insanının her şeyden önce tasavvufa olan olumsuz ön yargılarının kırılmasının yanı sıra birde ikna edilmesi gerekir. İşte bu ikisinden birinin gerçekleşmediği müddetçe ruhun susuzluğunu gidermekten dem vurmak abesle iştigal olacaktır. Düşünsenize tarihten bugüne Müslüman toplumların geçirdiği onca tasavvufi engin birikime rağmen günümüzde bir bakıyorsun ‘ruhun susuzluğunu gidermekte neymiş’ denilip tasavvufi hayatla alay edilebiliyor. Nitekim bir adam çıka gelip günümüz insanına “falanca adam velidir” dese hemen şüphe gözüyle bakılıp git işine denilecektir. Ya da bunun tam tersine biride çıka gelip ‘falanca adam hırsız, üçkâğıtçı, zalimdir’ dediğinde hemen sorgusuz sualsiz tasdik edilip beraber çekiştireceklerdir. Aslında güler misin ağlar mısın bilinmez ama geldiğimiz nokta bize tamda eksen kaymanın ne demek olduğunu gösteriyor. Öyle bir eksen kaymasına uğramışız ki, değerlerimiz altüst durumda. Baksanıza Ariflerin bir zamanlar dillendirdiği “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil” öğüdü yerine şimdilerde “Her gördüğünü üçkâğıtçı bil, her geceyi zifiri karanlık gör” şeklinde bir sapkın anlayışı öğüt edinir olduk. Doğrusu bu durumumuza şaşmamak elde değil. Hadi bizim kendi içimizde ki çelişkilerimiz neyse de ya elin adamı bize ders vermeye kalkıp da “Sizin ceddiniz eskiden Allah, Peygamber, Sahabe ve Evliya sohbeti yapanları baş tacı yapardı, kıraathanelerini ise okuma haneleri olarak bilirdi, sizler ise şimdi başka başka tellerden çalıyorsunuz” diye hatırlatmada bulunursa asıl o zaman neydeyiz biz. Her halde utancımızdan küplere binip şaşkın ördek oluruz gibi. Nasıl şaşkın ördek olmayalım ki, gerçektende her halimiz gayet net ortada gözüküyor. Baksanıza geleneksel çay ocaklarımızı bile kahvehane ismiyle değil ‘cafe‘ ismiyle anılmakta, üstelik birahane ve kumarhaneye dönüştürülmüş bile.
İşte bu tür nahoş manzaraları görünce ister istemez dedelerimizin bir zamanlar bize anlattıkları “Hani nerede o eski yaren meclislerinde ki o sohbet halkaları, hani nerede o eski çay ocaklarında “Doldur sofi çay doldur, Allah dede çay doldur” tekerlemelerini daha çok mumla arar olacağız demektir. Şimdi gelde böyle bir ortamda ruhi susuzluğu giderecek kaynaklardan bahset, hiç kimsenin bizi kaale almayacağı malum. Artık öyle bir zamandayız ki günümüzde bir evliyanın paçasından keramet aksa, kimse buna inanmayacaktır. İşte Cüneyd-i Bağdadi (k.s) bu gerçeği ta kendi yaşadığı dönemden görmüş olsa gerek ki ''Kim bu taifeden (Tarikat-ı âliyye’ye inanan) birine rastlarsa, söyleyin bana da dua etsin'' deme talebinde bulunmuştur.. Artık öyle bir noktaya gelmişiz ki; bırakın bir mürşide bağlanmaktan söz etmeyi, bu zamanda bir insan tarikata inanması bile keramettir dersek yeridir. Birde bu insanın bu zamanda bir Evliyaullahı kabul ettiğini düşünün o insanda artık bir takım melekelerin nuraniyet kesb edeceği muhakkak. Zira Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) bu meyanda şöyle der: ''Biz her geleni tarikata kabul ediyoruz. Aslında her gelen tarikata alınmaz. Ama zaman o zaman değil, aynısını yapsak tarikatta bir kişi kalmaz. Her ne olursa olsun yeter ki bu halkaya girsin, belki kurtulur.” Mesela Mahmud Efendi Hz.leri her geleni tarikata almamakta, en azından sarık cübbe giyme gibi kaideler getirmekte, ama tarikata alanlarında hakkını teslim etmekte. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) hakkında söylediği şu söz çok meşhurdur, der ki: “O bir okyanustur herkesi içine alır.” Bu söylenilmiş sözü Gavs-ı Sani (k.s)’e aktardıklarında tebessümle şöyle der: “O bir sarraftır sadece altınları alır.”
Keza Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de; ''Zaman tarikat zamanı değil, iman kurtarma zamanıdır'' derken bazılarının sandığı gibi tarikatı inkâr manasına değil tamda yukarıda Gavs-ı Blivanis (k.s)’ın işaret ettiği ümmetin kurtuluşuna yönelik söylenilmiş bir sözdür bu. Zira günümüz Mürşid-i Kamillerin irşad faaliyetleri de bu kanayan yaraya neşter vurup bu doğrultuda iman kurtarmaya yönelik faaliyetlerdir. Kaldı ki, Arif Sehreverdi ve Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) gibi zatlar bu hususta hükmünü şöyle ortaya koymuşlardır; ''Kim şeriatı tutup tarikatı bırakırsa fasık, kim tarikatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır.''
Evet, kim ne derse desin şeriat ve tarikat iç ve dış gibidir. Her kim 'Seyr-i süluk' yolunda içi ve dışı bir olur, bilniz ki o kişi marifet ve hakikat mertebelerine erişecek demektir. Şimdi sormak gerekir, 'Seyr-i süluk' idmanı bugün değilse peki ne zaman? Doğrusu şudur ki, bunun bizatihi idmanını veren zatlar 'Seyr-i süluk' yolunun kesintisiz bir şekilde kıyamete kadar varlığını devam ettireceğini müjdelemişlerdir. Bir takım aklı evveller söylemlerinde inat ede dursun, yine de bize bu noktada onları uyarmak düşer. Tabii uyarma derken; “Allah (c.c.) bir kulunu kendine düşman edecekse önce velisine düşman edermiş” hatırlatmasını kast ediyoruz. Şüphesiz Allah’ın hazinesi boldur, her devirde Gavs’lar tükenmeyeceği gibi Evliyaullah’da tükenmez. Dolayısıyla kıyamete kadar hep var olacaklardır. Yok, şu kadar okudum, yok şu kadar kitap yazdım, yok şunca ilmim var gibi sözler hep birer kibirlenme ve böbürlenmenin varlığını gösteren alametlerdir. Oysa sözlerin biri bin parça olarak sunulduğu bir ortamda okuduğunu ve yazdığını hayatına tatbik edemiyorsan tüm bunlar ne işe yarar ki. Şu iyi bilinsin ki yaşanmayan her bir söz kurumuş meşe odunu gibidir, yandığında çatırdayarak ses verir ama özünde aslında hiçbir şey yok demektir. Bakınız Allah (c.c.) Süleyman (a.s)'a ilim verdi, ama ardından hikmette verdi. Çünkü hikmeti olmayan ilim sahibi, şeytanın maskarası (oyuncağı) olmaktan asla kurutulamayacaktır. Hikmetle şereflenen akıl sahiplerinin hem dimağları nurdur, hem de kalpleri. Şimdi gel de böylesi Allah dostlarının eşiğini aşındırma. Nasıl ki parası olmayan bir evlat babasına ya da çocuksa annesine koşuyorsa, bunalım içerisinde kıvranan insanlığın eninde sonunda Allah dostlarının Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel” çağrısına icabet edeceklerine inancımız tamdır elbet. Bakın Habeb-i Acemi’nin faizci olması hasebiyle çocuklar onu gördüklerinde:
''- Kaçın, kaçın ribahor (faiz yiyen) geliyor'' diye etrafa kaçarlarmış hep. Ne zaman ki, faiz yiyen Habebi Acemi, Hasan-ı Basri'nin dergâhına yönelir, işte o zaman kurtuluşa erenlerden olur. Şimdi daha anlıyoruz ki, meğer İmam-ı Gazali Hz.lerinin ''Dünyanın halini enbiyanın ve evliyanın sırrı ile anladım'' demesi boşa söylenilmiş bir söz değilmiş. Düşünsenize İmam-ı Gazali gibi büyük bir ilim sahibi zat bile tasavvuf’a girmeden önce tarikatı inkâr edip kabul etmeyenlerdenmiş. Ta ki ruhunda fırtınalar esip Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)'nin dizinin dibinde diz çöktüğünde ancak o zaman tasavvufun lezzetini tadacaktır. İşte veli tadını ruhunda hissetmek bu ya, bu tadı almadan öyle anlaşılıyor ki Nebi tadını tam manasıyla yüreğimize işlemek pek kolay olmayabiliyor, belki sadece dille hissettik deriz ama sonuçta bu his dilde kalıp kalbe inmeyecektir. Dolayısıyla azdan çoğa tüm sevgi kademelerinden geçmek gerekir ki gerçek manada Allah ve Peygamber sevgisini yüreğimizde hissedebilelim. Bu arada teşbihte hata olmasın, malumunuz minarenin şerefesine tepeden atlanarak varılmaz, illa ki basamak basamak merdivenlerden adımlayarak varılmakta. Aynen öyle de Allah’a ulaşmak içinde ilk önce fena-fil ihvan, akabinde fena-fi’ş şeyh, sonra fena-fi’r-resul, sonrasında ise fena-fillâh olmak gerekir. Zaten fena-fillâh makamına erişince de en nihayetinde beka-billâh makamı da beraberinde gelecektir. Öyle anlaşılıyor ki, mürşid-i kâmiller hak ve hakikat yolunda sadece kılavuz olmayıp aynı zamanda basamaktırlar. Dikkat edin Hak dostları için basamak diyoruz, asla gaye demiyoruz. Çünkü onlar gaye değil vasıtadırlar. İşte bu nedenle mürşid-i kâmiller hak ve hakikat yolunda asla benlik davası gütmezler. Madem öyle, onların yolunu yol bilip bu kutsi yolda paspas olmak gerekir. Paspas ya da eşik olmadan hakka vasıl olunmaz. İlla ki hak ve hakikat kapısında eşik olmalı ki hem nefsimizi ıslah edebilelim hem kalbimizi kirlerden arındırıp tasfiye edebilelim. Nitekim İmam-ı Gazali bu hususta: ''Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farz-ı ayındır'' beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Ancak gel gör ki, zamanımızda kendini bilge sanan pek çok profesörlerimiz nefsi terbiyeyi bırakmış farzı kifaye ilmine odaklanmışlardır. Elbette ki akademik eğitim vermek, vaaz-ı nasihatte bulunmak konferanslar tertip etmek, paneller düzenlemek tebliğ açısından kayda değer faaliyetlerdir, küçümsemiyoruz, ama nefis ilmini ihmal edip sırf bunlarla ömür tüketiliyorsa tüm bu faaliyetlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bakınız Yüce Allah (c.c.) ''Ben insanları bana ibadet etsinler diye yarattım'' diye beyan buyurmakta. Hâşâ Allah'ın ibadete mi ihtiyacı var, elbette ki yok, bilakis bizim ihtiyacımız olduğu için bana ibadet edin buyurmakta. Bilindiği üzere kalp ilmi Yüce Allah’a hakiki manada kul olmakla ve itaat etmekle elde edilebiliyor, bunun dışında fakülte bitirmekle, doktora tamamlamakla kalp ilminin kazanılması. İmkânsızdır. Değil bir doktora bin doktora bitirsek bile ilim meyve vermedikten sonra bitirilen o doktoranın ne ehemmiyeti olabilir ki. Sadece etiket sahibi oluruz, ama münevver olamayız. Zaten her etiket sahibi münevver olsaydı ilk önce bir eli yağda bir eli balda şan şöhret sahibi ünlüler olurdu. Oysa münevverlik şan şöhret kazanmakla elde edilemez, kaldıki şöhrette afet vardır. Mutlaka hem iç aydınlanmaya hem dış aydınlanmaya ihtiyaç vardır. İhtiyaçlar tamamlandığında işte ozaman münevver olmayı hak ettin demektir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bu hususta “İrşad olmayan irşad edemez” buyurmuşlardır. Bu demektir ki, gerçek manada aydınlanamayanlar insanları aydınlatamaz demektir. Elbette ki insanları aydınlatamayacaklardır, zira İmam-ı Şerani Hz.leri bu hususta şöyle der: ''İnsanların çoğu ilim ezberliyor, ama amel etmiyor.'' Tabii profesörlerimizin pek çoğu amel etmeyince de hiç kusura bakmasınlar, Resullûllah (s.a.v)’in beyan buyurduğu ''Kişi kendi ilmiyle amel etmedikçe âlim olamaz'' gerçeği ile yüzleşeceklerdir. Şayet gerçekten Zekri (r.a.)’ın ''Ehli tasavvuf ile birleşmeyen âlim katıksız ekmek gibidir'' beyan buyurduğu uyarıyı dikkate alsalardı hiç kuşkusuz hem kendilerini hem de etrafını aydınlatmış olacaklardı.
Bakın, Davudi Tahi Hazretleri, bir gün gayb âleminden;
'' Dünya fani, ahiret beka yurdu'' diye bir ses işittiğinde can evinden vurulur adeta. Düşünsenize kendisi yirmi küsur yıl İmam-ı Azam'a talebelik edip ilim tahsil görmüş biri olarak bir bakıyorsun o ana kadar kılı kıpırdamamış, ama gaipten bir ses işittiğinde bu kez kendinden geçebiliyor. İlginçtir talebenin başına gelen üstadı İmam-ı Azam’ın başına da gelecektir. Nasıl mı? Hiç kuşkusz o da Cafer-i Sadık Hz.lerini gördüğünde can evinden vurulacaktır. Ve tarihe şöyle not düşecektir: ''Şayet onu son iki yılımda görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslam’da Fıkhı Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2 sahife:95)
İşte, yukarıda verilen örneklerden hareketle diyebiliriz ki, insanoğlu dünyaya geldiğinde ya irşad eden olmalı ya da irşad edicinin elinde aydınlanmalı ki hayat bulabilsin. Üçüncü durumda asla olmamalı. Öyle ya, dünyaya gelmişsin ama ne mürşit (aydınlatan) olabilmişsin ne de mürit (aydınlanan), bu demektir ki bu dünyaya boşa gelmişsin, yani ortada bir hiçsin demektir. Ki, tabiat asla boşluk kabul etmez. Dedik ya, ya aydınlatan olmalı ya da aydınlanan. Bu ikilinin dışında olunsa olunsa ancak ahmak olunur. Şu bir gerçek; şayet aydınlanma diye bir derdimiz ve davamız yoksa biliniz ki şu saray sandığımız dünya bahçesinde otlayan develerden hiçbir farkımız kalmayacaktır. Bir adam düşünün ki güya Hac farizasını yerine getirmek için Hacca gitmiş ama, bir bakıyorsun Kâbe etrafı onda tavaf yaparken kendi kendine “şu halime bakar mısınız herkes köyde ekin biçerken bende gelmiş burada avare avare habire Kâbe duvarı etrafında dolanıyorum” diye hayıflansa elbette ki dünya sarayının bahçesinde otlayan deveden farkı olmayacaktır. Şimdi gel de böylesi tiplere üçüncü tip şahıslar denmesin, ne mümkün. Zaten elimizden bu tipler için Allah ıslah etsin demekten başka bir şey gelmezde. Başka ne diyelim, işte görüyorsunuz bir insan irşad olmayınca Kâbe’de tavaf yapsa da salih amel çıkmıyor. Keza irşad edicilikte öyle, yani “Şeyhinel kamilil mükemmil-Nefsini ıslah etmiş zatında mükemmel'' sıfatına haiz olmadan irşad eden zat (aydınlatan) olunamıyor. Bazıları da var ki tüm bu hakikatleri ört bas etmek için İslam’ı sadece akıldan ibaret gösterip işi sulandırmaya kalkışabiliyor. Şayet kast ettikleri akıl mantık yürütmeye yönelik bir akılsa bilsinler ki daha ilk baştan davayı çoktan kaybetmiş oldular bile. Oysa gözden kaçırdıkları bir husus şu ki, İslam’da kast edilen akıl içine ruh üflenmiş akıldır. Ki; bu akıl akl-ı selim olarak karşılık bulur. Elbette ki; falancanın veya bir filozofun aklı değildir, bilakis vahye teslim olmuş akıldır bu.
Bakınız Sahabenin ilahi idrak aklı, yani akl-ı selim farları sürekli açık olduğu içindir Müberra Dinimiz dal budak salıp cihanı sarabilmiştir. Çünkü Ashab-ı Kiram Allah Resulünün dizinin dibinde soluklamakla akl-ı selimlik kazanmıştı. Elbette ki dinimiz neşvü nema bulup dalga dalga cihana yayılacaktır. İşte irşad budur.
Sahabeden sonra irşad misyonunu Evliyaullah üstlenmiş olduğundan şimdi diz çökme sırası bizdedir. Buna mecburuzda. Aksi takdirde ilahi idrakimiz kapalı kalır. Böylece kendi kendimizi irşat dairesinden soyutlamış oluruz. Oysa ihlâs, samimiyet ve büyük bir teslimiyetle irşad halkasına kendimizi atıvermiş olsak bir anda karanlık dünyamız aydınlanıverecektir. Nasıl ki sahabe döneminde her kim Peygamberimize peygamber gözüyle değil de Ebu Cehil varı Abdullah’ın yetimi gözüyle baktığında irşad olamadıysa aynen günümüzde de her kim Gönül Sultanlarına Allah’ın dostu gözüyle değil de başında sarık, sırtında cübbe sıradan biriymiş gözüyle bakıyorsa biliniz ki o kişi ahiret yolunda irşad olamayacaktır demektir. Bilindiği üzere Enbiya silsilesi Peygamberimiz (s.a.v)’in Hatemü'l Enbiya olmasıyla birlikte son bulmuştur. Derken bu irşad meşalesi sırasıyla Sahabeyi Kiram, Tabiin ve Evliya zinciri halkası yoluyla bugünlere gelebilmiştir. Ve bu irşad zincirinin kıyamete dek devam edeceğine inancımız tam da. Çünkü her ne kadar Peygamber kapısı kapansa da evliya kapısı her daim açık olacaktır. Nitekim şöyle evliya halkalarına baktığımızda Abdülkadir Geylani (k.s), Şah-ı Nakşibendî (k.s), Mevlânâ Hâlid-i Zülcenaheyn (k.s), Ahmed’el Rufai (k.s), Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi (k.s) ve Hz. Mevlana gibi büyük evliyaların varlığını görüyoruz. Varlıklarını nasıl görmeyelim ki, bikere onlar ilmiyle amil kâmil insanlardır, elbette ki varlıklarını hissettireceklerdir. Şu da bir gerçek varlıklarını yok sayıp zahirlerine dokunan (aleyhlerinde bulunan, münkirlik yapan) helak olurken, varlıklarını var kabul edip gönüllerine girmeye çalışanlarda hiç kuşku yoktur ki felah bulacaklardır. Nitekim Yüce Allah (c.c) ''Benim dostlarıma savaş açana savaş açarım'' buyurmakta (hadisi kutsi). Her ne kadar Allah dostları, kınından çıkmayan kılıç gibi duruş sergileseler de maalesef bir kısım sapkın insanlar (münkirler kınlarına dokunmaktan geri duramadıkları içindir bir şekilde belasını bulup kendi kendisinin mahvına sebep olabiliyor. Böylece kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşmekteler. O halde bize düşen Allah dostlarına dost olmaktır. Dost olalım ki, belasını bulanlardan değil, Mevlasını bulanlardan olalım
. Velhasıl, İmam-ı Rabbani (k.s) arayış içerisinde olan insanlığa ''Ne mutlu murad bir mürşit bulabilene'' diye ümit aşılarken, İmam-ı Gazali Hz.leri de ''Dünya halini enbiyanın ve evliyanın sırrı ile anladım (İhya-u ulumiddin 3. cilt sah. 500)” diyerekten ‘Ya Baki entel Baki’ huşusuyla ötelere yol almamızı teşvik etmekte.
Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3174/dunya-fani-ahiret-baki.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar