Ağır Abiler Şehri

Günlük yaşama ayna ile başlarız. Asansörde ve her lavaboya gidişte yine aynaya bakarız. Hatta gölgenin düştüğü bir cam gördüğümüzde bile onu ayna olarak kullanmaktan çekinmeyiz. Bu halimiz üst baş düzeltme adına gerekli olsa da bunun altında kendimize hayranlık yattığını da kabul etmemiz gerek.

Çocukluğumuzda Gençlik Parkı’nda sihirli aynalar vardı. Baktığımızda bizi şekilden şekile sokan bu aynalarda kahkaha atsak da, bunların bazıları ürperticiydi. Masal devlerine, miki fareye, şişko bir cüceye, hatta korkunç yaratıklara dönüştüren bu aynalar oldum olası ilgimi çekerdi. Sanki insanda var olan, ancak insanın kendisinin göremediği yönleri gösterir gibiydiler. Bu olay bana hep şunu düşündürtmüştür: Keşke insanların iç dünyasını gösteren aynalar da olsaydı.

İnanıyorum ki, bir gün insanoğlu duyguları görselleştirmeyi de başaracaktır.  Kıskançlığı, nefreti, düşmanlığı, sevgisi konuşurken bir yandan da ekranda görünecektir. Böylece söylediği sözlerde ne kadar samimi olduğunu anlamak mümkün olacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse ben o günleri görmeyi hiç istemiyorum. Ne gerek var ki! Çünkü o zaman da tıpkı sinyal kesiciler gibi duygu karıştırıcıları üretilir ve gerçek yine gizlenmeye çalışılır. Tıpkı günümüzdeki medya gibi.  

Şu an adı medya olan çılgın ve azgın sektör bir nesneyi -ister insan ister ürün olsun- o kadar farklı şekilde sunabiliyor ki, hayretler içinde kalıyorsunuz. Gerçek yüzünü çok iyi bildiğiniz birini (bu konuda son derece iddialıyım) size öyle farklı anlatıyor ki, o zaman da kendinizden şüphe duymaya başlıyorsunuz.

Dostoyevski, ilginç karakter analizleri yaptığı romanlarında insanı tıpkı bir psikiyatrist gözüyle anlatır. Tolstoy, Balzac, Cemil Meriç, Goethe ve Aymatov bu işin dâhileridir. Tolstoy’un İnsana ne kadar toprak lazım öyküsü, hırslarına yenik düşen insanın duygularını gösteren tablo gibidir. Bu öyküyü ve aynı kitaptaki İnsan ne ile yaşar öyküsünü okuduğumda bir kitap dostumu arayıp -bu kitabın kapağını yırtıp Hacı Bayram’da bir amcaya okutsan, bunlar ne güzel dini menkıbeler der- demiştim.  

Cengiz Aytmatov’un Dişi kurdun rüyaları ise bir canlının iç dünyasını anlatan kitapların (bana göre) en mükemmelidir. Bu kitabı okuduktan sonra sokakta kurt köpeğini gezdiren tam sekiz kişiye -Hanımefendi/Beyefendi, bu kurdun sizi nasıl gördüğünü öğrenmek isterseniz mutlaka Aytmatov’u okumalısınız- demiştim. Daha sonra başkalarının da benim gibi çok etkilendiğini öğrenmiştim. Aytmatov bir gün Moskova’da Kızıl Meydan’da gezerken yanına bir Kazak kadın gelir ve sağ elini yumruk yapıp göğsüne vura vura -Ben Akbaran! Ben Akbaran- der. Akbaran kitaptaki dişi kurttur. Kazak kadın, kendisindeki annelik duygusunu bir kurtda bulur.

Konuya bu kadar geniş bir giriş yapmamın sebebi şuydu: Büyük bir kentte yaşıyorsanız medyadaki birçok sanatçı, siyaset insanı, ticaret erbabını veya onların yakınlarını tanıyor oluyorsunuz. Medya haberlerinin onların gerçeğini yansıtmadığını gördükçe de içinizden kıkır kıkır gülmek geliyor. Eh bir de dikkatli biri olarak güçlü bir hafızaya sahipseniz, sürekli kıkırdamak gibi bir cezaya çarptırıldığınızdan,  zamanla olayı kanıksayıp normal esprilere bile gülemez hale geliyorsunuz. Orhan Kemal’in güçlü bir hafıza en ağır cezadır sözü bundan olsa gerek.

İstanbul’da katıldığım edebiyat toplantılarında şakayla karışık -Ankara Bakışı- sözünü birkaç kez duymuştum. Doğrusu başlangıçta biraz kırılır gibi olsam da bu eleştirinin haklılığını zamanla kabullendim. Gerçekten Ankara’daki siyaset yoğun yaşamın akışı, kaplumbağadan daha yavaştır. İşte bu yüzden devletin gelişimi halktan sonra gelmektedir. Tabi bu sözle birlikte Orgeneral Memduh Tağmaç’ı hatırladım. “Halkın aydınlanması devletin önüne geçti bu tehlikelidir” demişti. Ardından da 12 Eylül 1980 darbesi gelmişti ya!

Ankara gerçekte bir yavaşlıklar şehridir. Siyaset, kendisi dışındaki mecralara bile öylesine nüksetmiştir ki! Yeter ki bir kafeye giriver, ya da dolmuşta ön koltuktakilere şöyle bir kulak kabartıver. Onlar da sıkça dinledikleri veya dinlemek zorunda kaldıkları ağır abiler(!) gibi konuşurlar. Çünkü Ankara, tekrar cümlelerini uzata uzata konuşan ağır abiler(!) ile doludur.  Hele şu -fevkalade önemli bir toplantı oldu- ifadesi yok mu! İşin aslı içerde bol bol geyik yapmışlar demektir.

Bize sivil hayatta komik görünse de, askerdeki esas duruşun anlamı, alınan piyadecilik eğitimi ve olgunluğun dışa vurumu şeklindedir ki, bunun mantığını anlayabiliyorum. Aynı şekilde psikoloji bilimine göre de, kıyafetimizdeki renk uyumu ruh halimizin bir göstergesidir. Orada bilgi birikimi, estetik duygusu ve sosyalitemiz ortaya çıkar. Fazla derine gittiğimin farkındayım ama Ankara’da bir kez bağladığı kravatı hiç çözmeden altı ay takanlar gördüm.  Hiç okumayıp başkasından duyduğunu kendi düşüncesiymiş gibi satanlar da gördüm. Eh dedim ya, burası ağır abiler(!) şehridir.

Yeri gelmişken Murat Karayalçın’ın Başbakan Yardımcısıyken, kendi partisinden bakan olan Azimet Köylüoğlu hakkında dediği sözü de dile getirelim. Karayalçın, “Azimet Bey’i görünce aklıma Anadolu yollarındaki kamyonlar geliyor, adam da kamyonlardaki gibi her renk var” demişti.  

Kitap dostlarımla buluştuğumuzda bazen ilginç oyunlar oynarız. Bunlardan biri de -sosyolojik isim- oyunudur. Karakterini tam olarak bildiğimiz insanlara en uygun ismi bulmaya çalışırız. Bu size bir lakap takma veya gıybet gibi gelmesin. Maksat eskilerin dediği gibi o kişiyi - ismiyle müsemma- hale getirme arzusudur. Geçenlerde bunu bazı şehirler için de yaptık. Benim, Ankara için önerim şuydu:

Ağır abiler şehri.

İsterseniz siz de yaşadığınız şehir için böyle isimler bulabilirsiniz. Ne dersiniz?

       

           

           

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3156/agir-abiler-sehri.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar