Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne

Eklenme Tarihi: 26.06.2019 09:05:00 - Güncellenme Tarihi: 27.02.2020 13:52:25

Allah'a inanan her mümin hayatını ehlisünnet itikadı doğrultusunda amel işleyerek tanzim etmesi gerekir. Aksi halde son nefeste imanla göç etmek nasip olmayabilir. Dikkat edin nasip olmayabilir dedik. Çünkü son nefeste hiç kimsenin imanla göç etme garantisi yoktur. Dolayısıyla iman hususunda ümitle ümitsizlik arası bir konumda bulunmakta fayda var. Bu demektir ki ne ümitsizliğe kapılıp ibadet boşlansın ne de aşırı ümit var olup teat ve ibadetlerde gevşek davranılsın. Gerçektende imanda rehavete kapılmak ibadette gaflet ve gevşekliği beraberinde getirebiliyor. Şöyle bir etrafımıza dönüp baktığımızda:

  - Başlangıcı iyi ama sonu felaket,

      -Başlangıcı kötü ama sonu çok iyi,

      -Hem başlangıcı hem de sonu iyi olan insanlardan müteşekkil tasnifle karşılaşabiliyoruz.  

       Elbette ki bu tasnifin ikinci kısmı için Allah sonumuzu hayır etsin niyazında bulunmak temennisinden başka elimizden bir şey gelmez. Ama üçüncü kategoride yer alan temenniden öte çalışılarak elde edebilecek bir istikamet çizgisidir. Üstelik bu üçüncü hem ölmeyecekmiş gibi dünyaya hem de yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak gerçeği ile yüzleşmek de vardır.  Zaten yüzleşildiğinde ister dünyalık işler olsun isterse ahretlik hiç fark etmez işi son ana bırakmamış oluruz. Hele işin ucunda birde iman söz konusu olunca ha bugün ha yarın derken işi şansa bırakmak olur ki, bu bizim için bir felaket doğuracağı muhakkak. Ölümün ne zaman ne şekilde vuku bulacağı belli değil, her an kapımızı çalabilir de. Allah korusun ölüme hazırlıksız yakalandığımızda imanımız her an gümbürtüye gidebilir. Öyle ya, madem dinimiz akide üzerine kurulu,  o halde itikadımızın gereğini yapmakla mükellefiz.  Nasıl mı?  Mesela fıkhı konularda kafa yormuş bir ulema düşünün,  ibadet, ukubat ve muamelat gibi konularında hata yaptığında dinimizce hoş görülebiliyor, ama mevzu akaid konusu olunca asla hoş görülmez. Hatta dinimizde hoş görülmesi bir yana akaidin ihtilaf konusu edilmesi bile bidat kapsamında değerlendirir. Hem nasıl hoş görülsün ki,  iman parçalanıp dilimlere ayrılan bir nesne değil ki üzerinde ihtilaf edilsin.

           Anlaşılan iman hususu hassas bir konu, üzerinde pek ihtilaf edilmeye gelmez. Şayet ihtilaf konusu edilip hata edilirse bu küfürdür. Fakat elfaz-ı küfür türünden kasıtsız ve sehven söylenilmiş sözler bundan istisnadır. Yine de sehven söylenilmiş olsa dahi tövbe edilmesi gerekir.  Keza buna dil sürçmesiyle söylenen küfür sözlerde dâhildir.

          Bir mümin düşünün ki baskı altında küfür söz söylemek zorunda kalmış, peki bu duruma ne demeli, elbette ki bu kişi baskıya maruz kaldığı için kâfir olmaz.  Delil mi?  İşte Ammar bin Yasir?in başına gelenler bunun en bariz delili. Malumunuz müşrikler, Ammar bin Yasir?e işkence yapıp kafasını birinci ve ikinci daldırışlarda suya soktuklarında o yine Kelime-i Tevhidi ikrar etmekten geri durmayacaktır. Ta ki üçüncü daldırışa gelindiğinde artık takati kesilip diliyle:

         - O peygamber değildir demek zorunda kalacaktır.

         Tabii o anda Ebu Cehil?in gözlerinde zafer şimşeği çakıp şöyle der:

         - Ha! Şimdi oldu, yoksa sende tıpkı baban ve annen gibi pisipisine gidecektin.

          İşte çirkeflik bu ya,  müşrikler bununla da yetinmeyip bu kez Ammar bin Yasir?e ?Lat ve Uzza Tanrıdır? lafını da zorla söyleteceklerdir.

            Tabi Ammar bin Yasir ikrarın akabinde nefes nefese soluğu Habib-i Ekrem?in yanında alıp huzura çıktığında şöyle der:

       ? - Ya Rasulullah! Bu kelamı zorla söylettiler, şimdi düşünüyorum da benim halim nice olacak??

          Habib-i Ekrem (s.a.v);

        ? - Ey Ammar! Hani takatinin kesildiği anda o sözleri sarf ettin diyorsun ya,  peki o esnada kalbinin sesi nasıldı??

         Ammar bin Yasir tutku gözyaşları eşliğinde cevaben şöyle der:

        ? - Ya Rasulullah! İnanın kalbim hep seninleydi.?         

         Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) bu cevabı sözler üzerine:

        ? - Bak Bilal, şayet sana tekrar baskı yapıp zorlarlarsa yine söyle, sakın çekinme? der.

          Ammar bin Yasir bu sözleri işittiğinde derin bir oh çekip kendine gelirde. Nasıl kendine gelmesin ki, aksi cevap alsaydı sürekli kafası ?acaba imanımı kaybettim mi? saikiyle içten içe yanıp tutuşacaktı. Neyse ki Allah Resulünün sözleri hem kendisini hem de bu vesileyle tüm Ümmet-i Muhammedi bağlayacak hüküm hale gelir. Nitekim Yüce Allah bu hususta: ?Kim iman ettikten sonra Allah?ı inkâr ederse, -kalbi iman ile dolu olduğu halde inkâra zorlanan müstesna- fakat kimin küfür ile gönlü seviniyorsa, işte onların üzerine Allah?tan bir gazap vardır ve ayrıca onlar için büyük bir azap vardır (Nahl 106)?  beyan buyurmakla hükme bağlanmış olur. Yani ?her kim küfür hayatına dönerse?  Ancak kalp iman huzuruna ermiş olarak zor karşısında diliyle küfür kelimesini söyleyen böyle değildir? hükmünce hiç kimse çıkıp da bundan böyle Ammar dinden döndü ifadesini söyleme cesaretini kendinde bulamayacaktır.

          Keza bir mümin düşünün ki,  bir başkasına küfür söz söylemesi için telkinde bulunmuş,  elbette ki böyle bir kişinin savunulacak hiçbir tarafı yoktur,  küfre girmesi de gayet tabiidir. Düşünsenize el insaf, kendisi küfür söz söylemeyecek ama bir başkasına söyletmede beis görmeyecek. Oysa bu tutum düpedüz imanla dalga geçmek anlamına gelir ki,  bir bakmışsın imanı uçuruvermiş. Ki; ahır zamanda iman kor ateş olup elde tutması zor olacak ta.  Madem ahır zamandayız, o halde iman hususunda Ammar bin Yasir örneğinde olduğu gibi üzerinde bir değil, iki değil, üç değil,  belki bin kez düşünüp titrememiz gerekir.  

          Evet, Rabbul Âlemin, insanın önce kalbindeki imana bakar, amel defteri ise sonrasında açılır. Zaten iman olmayınca amelden sual olunmaz da.  İşte bu nedenledir ki, kâfirler ruz-i mahşerde sorgusuz sualsiz cehenneme atılacaklardır. Mizan sadece iman edenler içindir. Mizan bir anlamda müminlerin amelini ölçmeye yarayan bir terazi. Ve Allah?ın adil sıfatının tecellisiyle bu terazi milim sapmaz da. Şayet bir mümin dünyada iken Salih amel işlediyse ne ala,  işlemediyse hak ne ise terazide o tecelli edecek. Müminin mizandan sonra tek kurtulma ümidi var ki, o da sırasıyla ya peygamberler, ya âlimler ya da şehitler zümresinden birinin şefaatine nail olmak yoluyla olacaktır. Oldu ya şefaate nail olamadı en azından müminin kâfire göre bir şansı daha vardır ki o da cehennemde günahlarının bedelini çektikten sonra cennete girebilme avantajıdır. Hiç kuşkusuz bu dünyada iken iman etmenin getiresi bir avantajdır.  

           Bu manada dezavantaj kâfirler içindir elbet. Bu yüzden cehennem sadece kâfirlerin baki kalacağı yurttur. Cennet ise sadece Müminlerle beraber ona eşlik edeceklerin beka yurdudur. Madem öyle, ?Ya Baki Ente?l-Baki? sırrınca fani olana değil baki olana tutunmak gerekir. Allah?ın ipine sımsıkı sarılalım ki imanımızı muhafaza edebilelim. Ki, bu yönde gayret eden müminden şeytan kaçar da.  Yok, eğer gayret etmekten imtina edip gaflete düşersek şeytanın yakamızı bırakmayıp yapışacağı muhakkak. Allah korusun gafletten çıkamayıp can boğaza dayandığında pişman olsak da fayda vermeyecektir.  Ölüm meleği o esnada sadece ruhumuzu kabzetmek için değil aynı zamanda ahirette ki yerimizi göstermek içinde devreye girecektir. Dolayısıyla sekerat anında pişman olsak ne olmasak ne, artık bu noktada kurtuluş için geç kalınmıştır. Besbelli ki hayatını hüsnü hatime ile sonlandıranlar, sadece ömrünü boşa harcamayan mümin kullara has 'mutlu sonla çene bağlama' bir hadisedir. Ama gel gör ki maalesef biz zor olana değil kolay olana talip olduğumuz içindir şeytan için kolay lokma olabiliyoruz. İşte bu nedenle cehenneme girmek hem ucuz hem de çok kolay diyoruz. Fakat cennet öyle değil, bilakis çok büyük emek gerektirdiği için iman biletini almak her babayiğidin harcı değil gibi gözüküyor. Çünkü iman ne alınan ne de satılan bir değer,     gerçek manada kalben tasdik dille ikrar edilecek bir değer hazinesidir. Arifler bu nedenle iman akidesi için en büyük değer demişlerdir. İnkârcılar açısından imanın hiçbir kıymeti harbiye ifade etmediği akıbetlerinde gözleri fal taşı gibi açılıp hüsrana uğrayacaklardır İşte inkârcılık bu ya, inkârcılardan bir kısım kimseler güya İmam-ı Azam?ı köşeye sıkıştıracaklarını sanaraktan çok önceden hazırladıkları sorularla büyük bir hevesle yola koyulurlar bile. Ama hevesleri kursaklarında kalacaktır. Nitekim huzuruna vardıklarında daha söz söylemelerine fırsat vermeksizin inkârcıları şöyle karşılar:

      ?- Şu gördüğünüz Dicle Nehrinde bir gemi var ya, bakın tek başına hareket edip sahile yanaşılmakta. Hatta gemi kendi kendine yiyecek, içecek vs. bir sürü malzeme alıp kaptansız yol aldığı gibi bir yandan da gideceği yerde yükleri boşaltıp geri dönüyor da. Bilmem sizler bu gemi hakkında ne dersiniz??

       Adamlar cevaben:

      ? - Hiç öyle şey olur mu, hem nerde görülmüş tek başına bir geminin bunları yaptığına ki,  şimdi de görülsün? derler.

         İmamı Azam Ebu Hanife;

      ?- Madem bir gemi tek başına bu işleri yapmaya muktedir değil,  o halde şu koca kâinat ne mümkün ki arkasında ilahi güç olmadan kendi kendini idare edebilsin? diye karşılık verdiğinde sus pus kalacaklardır. Derken bu müthiş cevap karşısında imanla şereflenirler de.  Hakeza Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de bu manada iman hakikatlerini şöyle bir örnek vererek taçlandırır: ?Nasıl ki bir köy muhtarsız olmaz, bir kitap kâtipsiz olmaz,  bir bina ustasız olmaz, bir ülke sultansız idare olmazsa, hiç kuşkusuz şu kâinatta sahipsiz ve idaresiz olamaz.? Gerçekten de teşbihte hata olmasın, işte görüyorsunuz verilen örnekler gayet yerinde müthiş tespitlerdir. Nitekim bu tespitlerin Kur?an?da desteği de var. Şöyle ki Yüce Allah (c.c) bu hususta ?Size düşünecek bir kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcıda gelmişti. Şimdi tadın azabı, artık zalimler için bir yardımcı yoktur? (Fatır,37) beyan buyurmakla bu gerçeği teyid etmekte. Yok,  bir kısım aklı evveller tarafından biz sadece gördüğümüze inanırız deniliyorsa onlara biz elbet çare olamayız, bu noktada bize ancak  ?Allah hidayet versin? demek düşer.   

        Ne diyelim,  bir zaman aramızda olup da şimdi kabirde olan metalarımız var ya,  ah bir yerlerinden kalkıp bir dile gelseler bakalım o zaman ?biz sadece gördüğümüze inanırız? neymiş dediklerine bin pişman olacaklardır elbet. Hiç kuşku yoktur ki yüce makamlardan böylesi bir izin verilseydi mevtalarımız inanan inanmayan herkese şu gerçekleri dile getireceklerdi:

      ? Her nefes, her can kalıcı değil, bunu gerçek anlamda göçtüğümüzde anladık. Kaldı ki; dünyada hiç kimse durucu değil. Bir gün elbet sizlerde göçtüğünüz vakit dost bildikleriniz mezara kadar uğurlayacaklar, ondan ötesini dünyadakiler bilmeyecek. Hele ölüm iksirini kokladığımız vakitten itibaren neler yaşadığımızı bir bilseniz,  dünyanın ne kadar kıymetsiz olduğunu anlarsınız. Şayet bizi merak ediyorsanız tabutumuzu sarıp sarmaladığınız günden bugüne berzah âlemindeyiz.  O âlemde ne var ne yok diye sual edecekseniz,  cevaben deriz ki; burası öyle bir yerdir ki ?kimine cennet bahçelerinden bir bahçe, kimine de cehennem çukurlarından bir çukurdur? hadisi şerifi sualinizin cevabı olmaya yeter artar da. Zaten bundan ötesini anlatmaya izinde yoktur. Ey dünyalılar!  Bilmem meramımızı dile getirebildik mi??

        Evet,  madem biz müminler olarak berzah âlemine, ahirete inanıyoruz,  o halde görünmeyen âlemden gelen hal lisanına kulak vermek bugün değilse peki ya ne zaman?   Gelin yol yakınken biz dünyalılar olarak berzah âlemine göçmeden evvel Allah Teâlâ?nın yarattıkları üzerinde tecelli ettiği dairelerinin her birini tefekkür ederek göç edelim.  Ancak tefekküründe bir adabı usulü var, şayet o usule riayet edersek bir anlam ifade edecektir. Nitekim Allah Resulü tefekkür hususunda şöyle bir usul ortaya koyar: ?Allah?ın zatını düşünmeyiniz. O?nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşününüz. Her ne akla geliyor, her ne hayal ve tasavvur ediliyor biliniz ki o Allah değildir.?  Keza İmam Şafii?de; ?Bir kimse kendi fikrinde tasavvur ettiği varlığı Rabbi sansa Yaratanı varlıklara benzetmiş olur, fakat O?nu anlamaktan aciz olduğunu ikrar ederse Allah?ın birliğine iman etmiş olur? demek suretiyle konuya açıklık getirmiştir.  Maalesef bu açıklamalara rağmen, bir bakıyorsun Yüce Allah?ın beyan buyurduğu  ?Allah gökleri ve yeri aydınlatandır? ayeti celilesinden (hâşâ) Allah?ı parıldayan nur şeklinde anlam verenler çıkabiliyor, Oysa söz konusu ayette ifade edilen ibare mecazidir, nur sadece Allah?ın tecelli dairesinden bir ışık veya bir renk olarak yorumlanabilir, bunun dışında zatına yorumlamak asla caiz değildir. Kaldı ki Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) Miraç?ta Allah?ı baş gözüyle değil, kalp gözüyle görmüştür. Rabbani âlimlerde basiret gözüyle sadece Allah?ın sıfatlarının tecellilerini temaşa edebiliyorlar, bunun dışında anlam vermek adaba mugayirdir zaten. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v)?in; ?Allah zatını nurlarla perdeledi. Eğer O perdeyi açsaydı zatının nurlarından cümle âlem yanardı? beyan buyurması buna işarettir. Malum müminlerde ancak ahrette Cemalullah?ı temaşa edebileceklerdir.

        Hele bir mümin düşünün ki, hayatı boyunca kibir abidesi bir halde bidatlerle hep iç içe yaşamış biri, elbette ki böylesi bir mümine hayatı boyunca Allah?ın sıfatlarının tecelli daireleri kapalı kalacaktır. Nitekim Allah (c.c)  bu hususta şöyle beyan buyurur da: ?O kibir edenleri katiyen sevmez? (Nahl (16),123, ?Yeryüzünde haksız yere kibr edenleri ayetlerimizi görmekten ve anlamaktan men edeceğiz. Bu durumda onlar bütün mucizeleri görseler yine iman etmezler.. Onların bu hali, ayetlerimizi yalanlamalarından ve ondan gafil olmalarındandır-? (A?raf 146). Peki, kibirli insanın halini nasıl anlarız derseniz,  gayet basit,  bikere boynun kasılmasından ya da yüzün kırışıp karşısındakini küçük görme şeklinde pekâlâ anlamak mümkün.

          Kibir edenler kibirleriyle dolaşadursun, şu bir gerçek Allah?ın mukarrebun kullarından olabilmek için birbirimizle dünya metasi için değil bilakis fazilet ve takvada yarışarak ancak mukarrebun kul oluruz,  bunun dışında dünya hırsıyla yapılacak tüm ameller kuru bir taklitçilikten öteye geçemeyecektir.  Zaten bir müminde erdem ve takva sahibi olmak diye bir dert tasa yoksa biliniz ki hayatı boyunca kulaktan dolma bilgilerle gününü gün edecektir. Dolayısıyla Allah?a yakınlığı artmış mukarrebun kullarla birlikte olmayacaktır.  Elbette birlikte olmaz. Zira Efendimiz (s.a.v) bakın bu hususta ne buyuruyor: ?Kulakla duyulan haber, gözle görmek gibi değildir (Hakim).? Hatta bir hadisi şerifte bunu şöyle örneklendirir de: ?Allah-ü Teâlâ Tur-i Sina'da Musa (a.s)?a kavminin fitneye düşüp bir buzağıya taptığını haber verdi, Musa o anda oralı olmadı. Ta ki; Tur-i Sina'da dönüp gözüyle görünce Tevrat levhalarını yere fırlattı? (Buhari ).

           Bilindiği üzere peygamberler arasında sadece Hz. Musa (a.s),   Allah-ü Teâlâ ile arada ses, harf ve melek olmaksızın perde arkasında konuştuğu içindir kendisine  ?Kelimullah? denmiştir. Nitekim Rabbül Âlemin elçisini ?Ve Allah Musa ile vasıtasız konuştu? (Nisa/164) beyanıyla taltif etmiş bile.  Zaten ayetten öyle anlaşılıyor ki işitmek başka bir şey,  görmek başkadır. Asıl marifet Allah?ı bilmekte gizlidir. Marifetullah ilmi malum çalışarak elde edilebiliyor. Yeter ki Hak ve hakikat yolunda gayret edilsin Tevfik Allah?dan elbet.  Madem Tevfik Allah?dan, daha ne duruyoruz şimdi 'Gayret bizden Tevfik Allah'dan' niyazının gereğinin yapma zamanıdır.  İcabında bu da yetmez,  gün bugündür deyip tüm samimiyetimizi ortaya koyma vaktidir. Zaten samimiyetimizi ortaya koyup birinci adımda nefsin tepesine bastığımızda biliniz ki ikinci adımda Allah?da fenafil kul olduk demektir.  Zira Yüce Allah; hiçbir kuluma taşıyamayacağı yüklemem diye buyurmakta. Şu fani dünyada edindiğimiz ne kadar mal mülk varsa bunların hepsi Yüce Allah'ın bize lütfettiği nimetlerin neticesi bir mülk edinmedir.  İşte bu nedenle Yunus?un dile getirdiği malda yalan,  mülkte yalan, var birazda sen oyalan bilinciyle hareket edip Allah?a vasıl olmak gerektir.  O halde hiç yoktan yere dünya malı için birbirimizi kırmanın âlemi yoktur En iyisi mi biz can boğaza dayanmadan Gelin Yunuşça tanış olalım,  işin kolay tutalım,  sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz diyelim ki Rasulüllah (s.a.v)?in; ?Merhamet ediniz ki merhamet olunasınız. Affediniz ki affolunasınız? (Heysemi) müjdesine mazhar olabilelim.

         Velhasıl; biz mümin kullar olarak acziyetimizin idrakiyle hayatımızı tahkiki iman ve Salih amel üzerine tanzim etmeli ki felaha erişebilelim.

          Vesselam.

      

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3149/son-nefeste-pisman-olsan-ne-olmasan-ne

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM