Maârif Dâvâmız-2

Serinin ilk yazısında, dijital çağ, yapay zekâ ve gen teknolojisinin bize dayattığı yeni insan modelleri ve hayat tarzlarıyla nasıl mücadele edileceğinin bilinemediğini ve bu hususun insanlığı bekleyen en büyük problem olduğu gerçeğini, eğitim olgusuyla ilişkilendirerek ele almıştık. Yine modern eğitimin Batıda kurulan Dünya düzenini devam ettirmek üzere kurgulandığının altını çizmiştik. Buradan yazı yolculuğumuza devam edelim. 

Bir toplumun eğitimini, iktisadını, sanatını, siyasetini, dinini yani bir bütün olarak kültürünü anlamak için o toplumun, o milletin kendi olabilme süreçlerinde yaşadıklarını dikkate alma zorunluluğumuz vardır. Toplumların “sosyolojik gen haritası” diyebileceğimiz kimliği, uzun tarihi süreçlerde oluşmaktadır. Doğu toplumlarının Batı toplumlarından farklı oluşu bunun bir sonucudur. Mesela Doğulu insan his ve duygularını aklından fazla kullanır. Böyle olduğu için onun nazarında ilke, sistem ve kurum gibi olgular, lider, insan, aşk ve sevgi gibi daha ünsiyete yakın bulduğu olgulardan daha az değerlidir. Kutsamak, hayran olmak, kurban olmak, diğergam olmak gibi davranış biçimleri onun karakteristiği olagelmiştir.
Cumhuriyet sonrası Türkiye’sinde toplumun kültürünü oluşturan hemen hemen tüm bileşenlere müdahale edildi. Yâni yeniden şekillendirildi. Alfabeden eğitime, dinden kılık kıyafete, hukuk sisteminden yaşam tarzının tüm alanlarına kadar her şeye dokunuldu. Pozitivizmin o gün için hâkim paradikma oluşu ve ilerlemiş Batılının dünya algısını buna göre kurgulaması, sistemi yeni baştan kuranlar için örnek almaya yeterli olmuştur. Zira hedef olarak “muasır medeniyet seviyesi” belirlenmiş ve toplumun tüm birimleri bu doğrultuda sil baştan dizayn edilmeye başlanmıştır. İşte bu ideolojik tavır, yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet sürecinde toplumsal kutuplaşmayı her daim aktif kılmıştır. O gün yapılan yenilik hareketleri toplumsal bir mutabakat üzerine kurulmuş olsaydı muhtemelen bugünün Türkiye’sinde bizler böyle sert siyasi iklimleri, böyle ideolojik eğitim dayatmalarını, hukuk garabetlerini ve bir türlü bitiremediğimiz sosyal kutuplaşmaları yaşamayacaktık. Tarihi bile bu ideolojik gözlüklerle okuduk.

Bazılarına göre “cennet mekan” olan bir padişah diğerlerine göre “kızıl sultan” olabiliyor. Bazılarına göre “demokrasi şehidi” olanlar, diğerlerine göre “hain” kabul ediliyor. Kimine göre 28 Şubat 1997 tarihi “demokrasimizin yüz karası” bir süreç olarak kabul edilirken başka birileri “demokrasiye balans ayarı” olarak değerlendirebiliyor. Yine bir kısım vatandaş Köy Enstitülerini Cumhuriyetin özgün ve ideal eğitim kurumları olarak görürken bir diğer kesim İmam Hatip Liseleri için aynı şeyi düşünüyor. Bu zıtlıkları daha da uzatmak mümkün. Önemli olan, “Ulus Devlet” olma iddiasıyla yola çıkmış bir ülkenin bunu başaramamaktan öte toplumunu nasıl yıllarca sürecek bir ötekileştirmeye ve bir dikotomiye maruz bıraktığı gerçeğidir. Aslında bugün yaşadığımız sorunların büyük bir kısmı buradan neşet etmektedir. Burada anlatılmak istenen; geriye dönüp tarihle bir hesaplaşma çıkmazına saplanmadan medeni insanlar gibi, ideolojilerimizi toplumsal birliğimizin önüne çıkarmadan, bir birimizi ötekileştirmeden, ortak müştereklerimize vurgu yaparak ve bizi millet olarak geleceğe taşıyacak değerleri çoğaltarak yarınlara yürüme iradesini hep beraber gerçekleştirmenin önemine vurgu yapmaktır. 

Bunları ve hatta daha fazlasını dikkate alarak eğitimin son yirmi yılına geçebiliriz. Ak Parti’nin iktidar oluşundan (3 Kasım 2002) bugüne 7 Milli Eğitim Bakanı görev yaptı. Son Bakan Ziya Selçuk dışındakilerin eğitimcilikle ilgili bir geçmişi yok. Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı ve İsmet Yılmaz Ak Partili, Ziya Selçuk ise bağımsız bir bakan olarak görev üslendi. On yedi yıllık süreçte eğitim adına pek çok yenilik ve değişiklik yapıldı. Bitişik el yazısından, 4+4+4 eğitim sistemine; Fatih projesinden ücretsiz kitap ve öğrenci taşımasına; İmam Hatip Orta Okullarının açılmasından seçmeli Hz. Peygamber’in Hayatı, Kuran ve Temel Dini Bilgiler ile Osmanlıca derslerine; EBA’dan E-Okul uygulamasına; öğrencilere dağıtılan tabletlerden eğitim yaşının daha aşağıya çekilmesine; lise ve üniversite giriş sınavlarında yapılan değişikliklerden eğitim yöntem ve tekniklerinde yapılan değişikliklere kadar pek çok yenilik yapıldı. Ak Partili yıllarda eğitim ödeneğinin genel bütçeden aldığı pay dikkat çekicidir. MEB bütçesi 2019 itibarıyla genel bütçenin %11.8’ini teşkil etmektedir. Bu da 113 milyar 813 milyon TL’ye tekabül etmiştir. Bu rakamlar Cumhuriyet Dönemi’nin en büyük eğitim bütçesini işaret eder. Buna rağmen OECD ortalaması olan %6’nın (Milli gelire oranı 2019 bütçesinde 2.56) gerisinde kaldığımızı söylemeliyiz.

Ne yazık ki bu büyük bütçenin de %83’ü zorunlu personel giderlerine ayrılmaktadır. Eğitim geliştirme ve Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan payın düşük oluşu büyük bir problemdir. Okulların fiziki şartlarının iyileşmesi ve sınıflardaki öğrenci sayıların azalması sevindirici gelişmelerdir. Okullaşma oranının yükselmesi de önemlidir. 2010 yılından itibaren tüm liselerin “Anadolu” ismini alması ise hiçbir fayda sağlamamıştır. Müfredat değişiklikleri, öğrenci merkezli ders işleme metotları, eleştirel düşüncenin teşvik edilmesi, katsayı probleminin kaldırılması yararlı olmuştur. 2014 yılında dershanelerin ve İlahiyatlardan ayrılan DKAB Öğretmenlik bölümlerinin kapatılması doğru uygulamalar olmuştur. Son MEB Ziya Selçuk’un 2023 Eğitim Vizyonu olarak tanıtımını yaptığı yeni modeli de buraya not edelim. 

Yukarıda kaba hatlarıyla ele aldığımız Ak Partili yıllardaki eğitim atılımlarını ana başlıklar halinde bir sonraki yazıda kritik etmeye başlayacağız.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3109/marif-dvmiz-2.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Ali ERKAN
17.06.2019 18:30
Eğitimi, geçmişten günümüze mercek altına alan ve ülkeyi ideolojik kamplara bölen cumhuriyet dönemi uygulamalarının,ülkenin geleceğini tehdit eden şizofrenik bir vak'aya dönüşmesi gerçeğini vurgulayan ikinci yazısı için yazarımıza teşekkür ediyorum.Kalemine sağlık.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar