Ermenilerin Meselesi ve Üç Milli Şehidimiz

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Ülkesi ve Milleti ile bölünmez bir bütün olduğu hususu Anayasa hükmüdür. Bu hükmü tehdide yönelik faaliyetlerin bilinmesi ve geçmişten günümüze incelenmesi Türk varlığının devamı yönünden hayati ehemmiyete haizdir. Gelecekteki muhtemel gelişmelerin önlenebilmesi, zararların minimum seviyeye indirilmesi için günümüzde devam eden bu tür, kökü geçmişte olayların incelenmesi zarureti vardır. Bu zaruret bizi ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizden toprak talebinde bulunan ve halen devam eden terörün uygulayıcısı PKK ve diğerlerinin arkasında bulunan Ermeniler ve destekleyicileri olan güçlerin faaliyetlerine açıklık getirmeye sevk etmiştir.

Dünyada hiç bir millet, egemenliği altında bulunan azınlığa, Türklerin Ermenilere davrandığı kadar medeni, adil ve müsamahakar davranmamış ve yine dünyada hiç bir azınlık hakimiyeti altında yaşadığı egemen millete karşı, Ermeniler kadar nankörce, haince ve barbarca hareket etmemiştir.

Çoğu Ermeni, muhtelif kaynakların belirttiğine göre Ermeniler, X1.yüzyıla kadar Kafkasların küçük bir sahasında, bölgeye hakim olan çeşitli devletlere tabi olarak yaşamışlardır. X1 yüzyıldan itibaren sürekli olarak Doğudan gelip Batıya giden Türk devletlerince fethedilen bu bölgede yaşayan Ermeniler, Selçuklular ve daha sonra Osmanlılar hakimiyetinde önce Van, Diyarbakır, Urfa ve Çukurova bölgesine ve daha sonra da özellikle Osmanlı devrinde hemen hemen her vilayete yerleşmişlerdir.

Türkler,Ermenilere din ve ibadet hürriyeti vermişlerdir

Osmanlı Devletinin daha kuruluşundan itibaren bütün gayri müslimler bu geniş hürriyet ortamından yararlanmışlardır. XV. yüzyılda Eçmiyazin’de kurulan Gregoryen Kilisesine ve mezhebine bağlı olan Ermeniler en geniş ölçüde din hürriyetine sahip oldular. Bursa’nın başkent yapılmasından sonra (1326) merkezi yönetimin ayrı bir cemaat halinde teşkilatlanmalarına izin verdiği Ermenilerin Kütahya’nın Osmanlı idaresine girmesinden sonra buradaki ruhani merkezleri Bursa’ya taşındı. İstanbul’un fethini müteakip 1462’de Fatih Sultan Mehmet Bursa Ermeni piskoposu Ovakimi, bir kısım Ermeni aileleri ile birlikte İstanbul’a getirtti ve Ermeni patriği tayin etti. Samatya’daki Sulu manastır denilen kilisede patrikhane olarak verildi. Daha sonra Anadolu’da bir kısım Ermeni aileleri İstanbul’a getirilerek çeşitli semtlere yerleştirildiler. Anadolu’da kalan bir kısmı da Sis (Kozan) sancağından yer alan Anavarza, Pars-Berd, Küpdere, Lamberd kaleleri ile Çukurova’yı Orta Anadolu’ya bağlayan ve çok önemli bir stratejiye sahip Gülek kalesi muhafızlıkları verilmiştir. Bu şekilde devletin çeşitli kademelerinde görev yapan Ermeniler, Osmanlı Devletince kendilerine tanınan bu hoşgörüye karşılık verdikleri hizmetten dolayı “Milleti Sadıka” unvanı ile anılmışlardır.

Ermenilerin kendi dini hayatlarını yaşarken kendilerine din değiştirmeleri yönünde baskı yapılmadığı gibi 1831’de Ermeni Katolik kilisesi resmen tanındı. 1859’da Protestan Kilisesi kabul edildi. Böylece Ortodoks Fener Rum Patrikhanesine bağlı olanlarla birlikte dört ayrı Ermeni kilisesi ortaya çıktı. Bu Kiliselerden Katolik ve Protestan Kiliselerine 1915 tarihinde tarafsız kaldıkları düşüncesi ile dokunulmadı.Ermeniler’in dil ve kültürleri engellenmemiştir.

Anadolu’nun Türk idaresine girmesinden sonra Ermeniler kendi dillerini tam bir serbestlikle konuşmaya devam ettikleri, dillerini konuşabildikleri için de kültürel faaliyetlerini sürdürdüler. Türklerin matbaayı kullanmalarından 160 yıl önce Venedik’te matbaacılık eğitimi görmüş, bazı araştırmalarda Sivaslı Apkar, bazılarında ise Hetum adını taşıyan bir papaz, idarenin izni ile 1567’de İstanbul’da bir matbaa açtı. 17.Yüzyılda Marsilya’da bir Ermeni matbaasının Kral Xll. Luis tarafından kapatılmasına karşılık, Osmanlı Devletinde Ermeni basını çalışmasına devam etmiştir. 1908 yılında bütün ülkede Ermeni matbaası sayısı 38’e ulaşmıştır. 1910 yılında Ermeniler İstanbul’da Ermenice 5 gazete ve 7 dergi çıkartmaktaydılar

Her bakımdan egemen millet olan Türkler ile eşit olan Ermenilerin Türklerden tek farkı askerlikten muaf tutulmaları ve bu muafiyet karşısında ödedikleri (1908’e kadar) kan vergisidir. İşte bu muafiyet sayesinde Türkler cephede kırılır ve iktisadi hayatları bozulurken azınlıklar çoğalmış ve zenginleşmişlerdir.

Ayrıca yukarıda da değindiğimiz Anadolu’daki kale muhafızlıkları dışında, sarayın bütün memurluklarına, mahkemelere, mutasarrıflık gibi büyük makamlara Ermeniler getirilmişlerdi. Tespit edebildiğimiz kadarıyla yalnız Hazine-i Hassa’da üçü Bakan olmak üzere 21 Ermeni Müdür ve memur vardır. Danıştay’da 4’ü Danıştay üyesi olan 18 Ermeni müdür ve memur olarak görevlendirilmiştir. İçişleri Bakanlığında 4’ü Vali muavini, 30’u mutasarrıf muavini geri kalanı da Bakanlığın önemli kademelerinde görev alan 50 Ermeni vardır. PTT Bakanlığında 3’ü Bakan, 1’i Genel Müdür, 1‘i Müfettiş ve 19’u Müdür ve Memur olan 24 Ermeni çalışmaktadır. Maliye Bakanlığında 1‘i müsteşar olmak üzere 16 Ermeni Müdür ve memur olarak çalışmaktadır. Adalet Bakanlığında 1‘i Müsteşar olmak üzere 22 Ermeni vardır. Bayındırlık Bakanlığında 5’i Bakanlık yapmış olan 15 Ermeni Bakanlığın üst kademelerinde görev yapmıştır. Dışişleri Bakanlığında birisi Bakan olmak üzere 4 müsteşar, 4 Büyükelçi , 1 Maslahatgüzar, 2 Elçilik Müşaviri, 16 Konsolos, 12 Elçilik sekreteri ve yüksek kademede görevli 35 Ermeni Müdür ve memur vardır.

Tazminat Fermanından sonra Ermenilere bağışlanan haklar öylesine geniş boyutlara ulaşmıştır ki 1860 tarihinde dini ve içtimai meselelerini görüşüp idare etmek üzere ”Ermeni Meclisi-Umumi Milisi”nin kurulmasına dahi müsaade edilmiştir. Ermeniler, İstanbul’da ve Anadolu’da okullar açmış, hastaneler yaptırmış ve hatta bu kurumlara Devlet tarafından ödenekler tahsis olunmuştur.

Ancak; Türklerin Anadolu’ya ayak basmalarından ve özellikle Balkanlara geçip Avrupa’da yerleşmeye başlamalarından itibaren batılı devletler,önce Türkleri Anadolu ve Avrupa’dan silah zoru ile uzaklaştırmak için bir seri Haçlı seferi düzenlemişler, bundan muvaffak olamayınca başta Ermeniler olmak üzere gayr-i Müslimleri dini, milli, siyasi yolla kazanmak, kendi mezheplerini kabul ettirmek suretiyle amaçlarına ulaşmak yoluna girmişlerdir.

Kapitülasyonlar ve daha sonrada Fransa, İngiltere, Rusya ve Amerika’ya tanınan Osmanlı Devletlerindeki “Hıristiyanların Hamiliği” sayesinde misyonerler XVlll. ve özellikle (XlX). yüzyıldan itibaren Anadolu’da teşkilatlanmaya başlamışlardır. Böylece 1701-1702‘lerde Fransa, 1804’ten itibaren İngiltere, 1819’dan itibaren Amerika ve 1774 ve özellikle 1829’da Edirne Antlaşmasından sonra Rusya’dan gelen misyonerler Anadolu’da teşkilatlanmışlar, başta Ermeniler olmak üzere bütün gayr-ı Müslimleri kendi mezheplerine çekmenin yanısıra, onların dini, milli, siyasi hisleri ile oynamaya çalışmışlardır. Böylece Harput’ta bir Fransız Koleji, bir Amerikan Koleji ve birde Alman Mektebi (lise) kurulurken, 1818’de Amerikan BordAjanları Ayıntab’a yerleşmişler ve 1831’de kurdukları matbaada bastırdıkları İncilleri özellikle Ermenilere dağıtmışlardır. 1848’de burada daha sonra Tıp Fakültesine dönüştürülecek olan Amerikan hastanesi ve Ermeni azınlık mektepleri açılmıştır. 1850 yılında Ayıntab Amerikan Kolejinin açılmasından sonra 1879’lardan itibaren bu faaliyetlere Fransız’larda katılmış ve 1908 yılında burada 9 Türk okuluna karşılık 20 Azınlık okulu sayılmıştır. 1.Dünya Savaşı arifesinden bütün bu misyoner faaliyetleri Rusya’nın Bitlis Konsolosunun yorumunda da ifade ettiği gibi meyvelerini vermeye başlamıştır.

“…….Batılı diplomatlar kendi bakış açılarına göre, Milliyet kavgasında pek gaddarâne bir suretle istifadeye kalkmışlar, Ermenilerin milli duygularını tahrik ederek hiç sıkılmadan Türkiye’de bir Ermeni meselesi icat etmişlerdir.”

1860’da çalışmaları başlatılıp, 1863 martında bir fermanla kabul edilen Nizamname-i Millet-i Ermenia’nın üçüncü bendinde “ Milletin vazife ve hakları arasında evvela milletin kültürel ve maddi ihtiyaçlarının karşılanmasına gayret sarf edilerek, ikinci olarak Ermeni kiliselerinin imam ve efsanelerine leke ve zarar getirmemek, üçüncü olarak insanoğullarına lazım olan maarifi her sınıf erkek ve kız çocuklarına eşit olarak temin etmek ve dördüncü olarak kilise,hastane ,okul ve benzeri müesseseleri ve ianeleri mamur halde tutmak prensipleri…………” getirilmiştir. Altıncı bendin onuncu maddesinde ise Ruhban Mektep hocaları ile kilise, manastır, mektep ve hastane memurlarının murakabe ve tecziyesi patriğe ve ona bağlı olarak görev yapan meclis ve komisyonlara bırakılmıştır.

Kendilerine verilen imtiyazlar ve haklarla misyoner faaliyetlerle 1914 yılına gelindiğinde Ermeni okulları sayısı 803, burada okutulan erkek öğrenci sayısı 59513, kız öğrenci sayısı 21713, öğretmen sayısı ise 2088 idi ki bu rakamlara Katolik ve Protestan okulları dahil değildir.

1893 yılındaki verilere göre Amerikalı 1317 misyonerin idaresinde 436 kilise bulunuyordu. Ayrıca 27.400 talebeyi İstanbul, İzmir, Merzifon, Tarsus, Kayseri Maraş, Antep, Harput ve Van’da 21 okulda ve ayrıca 9 Amerikan Kolejinde okutuyorlardı.

Bütün bu okullarda öğretmenin yanısıra yürütülen iki faaliyet ise Evenyelizasyon ve Ermeni Milliyetçiliği olmuştur.

HAYIR MÜESSESELERİ, CEMİYETLER

Ermenilerin Osmanlı hakimiyetine girmelerinden itibaren okullar gibi varlıklarına müsaade edilmiş olan hayır müesseseleri ve cemiyetler, Tanzimat ve Islahat Fermanlarından sonra her tarafta mantar gibi çoğalmaya başlamışlardır. Bunların kurucuları başta Ermeni din adamları olmak üzere, Kafkasyalı Rus Ermenileri olmuştur. Kuruluşları ve faaliyetlerinde Avrupalı misyonerler tarafından fikren desteklenmişler ve bunların mahalli konsoloslukları aracılığıyla hükümetleri tarafından da mali yönden desteklenmişlerdir

Bağımsız bir Ermenistan kurmak amacına hizmet etmek üzere X1X. Yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında Ermeni cemiyetleri, okulları, kiliseleri kanuni ve dini bazı dokunulmazlıklarından yararlanmak suretiyle, isyan, ihtilal hazırlıklarının yapıldığı birer “Siyasi Büro” ve silah mühimmat deposu ve imalathanesi haline gelmişlerdir.

Bunlardan “ Hayırseverler Cemiyeti” 1860’ta Çukurova’yı kalkındırmak için kurulmuş ve bunu “Fedakarlar Cemiyeti” takip etmiştir. Birincinin üyelerinden, Hasip Şişmanyan ile Mıgırdıç Beşiktaşyan 1862 Zeytun İsyanına katılmışlardır.

1870’den 1880’e kadar geçen süre içinde Van’da Ararat, Muş’ta Mektep Sevenler, Şarklı ve Ermenistan’a Doğru, Adana’da Kilikya Cemiyetleri kurulmuş ve bunlar 1880’de birleşerek “Birleşik Ermeni Cemiyeti “ ni meydana getirmişlerdir

Ayrıca 1872’de Van’da Rusya’nın desteğinde “İttihat ve Halas” ,1878’de “Kara Haç” Cemiyeti kurulmuştur. Kara Haç adı, üyelerinin arasında sır verenlerle, cemiyet prensiplerine uymayanların listedeki isimleri üzerine Kara Haç çekilip idam edilmelerine kaynaklanmaktadır.

1881’de Erzurum’da “Şura-ı Âli” adı ile kurulan cemiyet daha sonra “Müdafa-i Vatandaşlar” olarak adını değiştirmiştir. Yine aynı vilayette 1882’de “Anavatan Müdafileri, Silahları ve Milliyetperver Kadınlar” cemiyetleri kurulmuştur.

1890 yılında İstanbul’da da “ Yıldırım” ve “ Kurban “ isimli cemiyetler kurulmuştur.

Bütün bu cemiyetler , sadece fikri mücadele vermekle kalmayıp yerine göre hem Türklere hem de fikirlerini benimsemeyen, kendilerine yardım etmeyen veya Devlet bağlılıkları ile kendilerine ihanet eden Ermenileri de öldürmekten ve Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki İsyan ve katliamlara iştirakten kendilerini alamamışlardır.

KİLİSELER

Dickron Boyaciyan ”… ne kadar şümullü olursa olsun Ermeni Kilisesini aynı derecede ele almayan her hangi bir Ermeni tarihi, Ermenilerin gerçek hayatını ortaya koymayı başaramaz. Ermeni kilisesi ile Ermeni milleti o derece içicedir ki, birisi olmadan diğerini düşünmek mümkün değildir” demektedir.

Yine Harand Pasdermadjian “Ermeni kilisesi, Ermeni milletinin kilise tarafından yaratılan ruhu yeniden dünyaya gelmek için yaşadığı ruhtur” diyerek, Ermeni patrik ve kiliselerinin Ermenilerin her devirde bir cemaat olarak yaşamalarını sağlayan, onların dini olduğu kadar dünyevi hayatlarını düzenleyen, onları birleştirip birçok tehlikeden koruyan, bazen de siyasi, idari kışkırtmaları ve silahlandırmaları ile onları tehlikelerin kucağına atan müesseseler olduklarını belirtmektedirler.

1461 yılında Fatih’in kurdurttuğu Ermeni Patrikhanesi bütün Osmanlı Ermenilerini temsil etmekte idi. Üç yüz yıl kadar bir süre ile Patrik ve din adamları siyasi işlere karışmadılar. Ancak XVlll. yüzyıldan itibaren batılı kiliseler vasıtasıyla yürütülen misyoner hareketlerle beraber Ermeni kiliselerinde dini konuların yanısıra milli konularda gündeme gelmiş, din ve milliyet ayrımı yapılmaya başlanmıştır.

Pere Slement ve arkadaşlarının 1668’lerde teşkilatlanmaları ve papalık taraftarlarının da teşvikiyle 1701-1702’lerde bazı Ermeniler Katolik mezhebine girmişlerdir. Bu tarihlerde Sivaslı bir Ermeni, Mekhitar, Sivas ve İstanbul’a ayrı bir tarikat kurarak ve kitaplar neşrederek Roma ve İstanbul kiliselerini birleştirmek ve Ermeni kültürünü yaymak için harekete geçmiştir. 1717 Eylülünde Venedik Senatosu Mekhitaristlere Saint-Lazare adasını tahsis etmiş ve burası günümüze kadar faaliyetini sürdüren bir “Ermeni Akademisi” haline getirilmiştir. Yine bu tarihlerde bir Ermeni papazı İsaril Ori, Papa, Almanya ve Rusyanezdinde bazı kiliselerle işbirliği yaparak ”Ermeniler için Avrupa’nın yardımlarını” talep etmiştir.

Katogikos Hasvep Argution 1799’da “ Ermeni Ararat Krallığı” projesinin mimari olmuştur.

1869’da Ermeni Patriği seçilen Patrik Magırdıç Hrimyan,1857’den itibaren Van’da bir manastırda kurduğu matbaada Ermeni bağımsızlığını güden “Van Kartalı” ”Muş Kartalı” isimli gazeteleri çıkarmış, Ermeni papazları ve gençlerine Ermeni kültürleri ile ilgili dersler vermiştir. Patrik olduktan sonra dini faaliyetlerini bırakarak siyasi faaliyetlerini ileri götürünce patriklikten istifa ettirilmiştir.

Patrik Narses Varjabetyan İstanbul’daki yabancı elçilerle sürekli görüşerek patrikhane ve kiliselerin Ermeni cemaatini bir isyana hazır hale getirdiklerini ve arzu edilirse batılı devletlerin ilgisini çekebilmek için ihtilal ve isyan çıkarabileceklerini anlatarak siyasi destek talep etmiştir.

Daha sonra patrik olan Mateas İzmirliyan, Kudüs Ermeni Patriği ve daha bir çokları Ermeni İhtilali için büyük çaba harcamışlar, kiliseleri birer şer yuvası ve silah deposu haline getirmişlerdir.

KOMİTELER

Okullar, kiliseler, cemiyetler için iç ve dış destek sağlandıktan sonra harekete geçilecek zemin ve zaman hazırdı. Beklenen ihtilal, komiteleri vasıtasıyla gerçekleştirilecekti ve komitelerde kuruldu.

-Armenekan Komitesi :

Portakalyan’ın yetiştirdiği dokuz kişi tarafından 1885 yılında Van’da kuruldu. Komitenin programına göre: İhtilal yolu ile Ermenilerin kendi kendilerini İdare etmek amacıyla kurulan partiye sadece Ermeniler üye olarak kabul edilmiştir. Parti gayesine ulaşmak için aynı ideale inanan bütün milliyetperver Ermenileri bir araya getirmek, ihtilalci fikirleri yaymak, üyelerine silah kullanmayı ve askeri talimi öğretmek, silah ve para temin etmek, gerilla güçleri meydana getirmek, halkı genel bir harekete hazırlamak gibi faaliyetleri yürütecektir. Merkez Teşkilatının yanısıra bölge teşkilatının kurulması ve diğer ihtilalci kuruluşlarla işbirliği yapması ön görülmüştür.

Komitenin Askeri eğitimi Van Ermeni okulundaki Rus konsolosluk Binbaşısı Kamsaragan tarafından yaptırılmıştır.

Bilinen Faaliyetleri: Kürt kılığına giren Havannes Agripasyan, Vardan Goloşyan ve Karabet Kulaksızyan isimli komitecilerin Türk zaptiyelerine saldırmaları, çeşitli cinayetler, aşiretlere saldırılar, 1892 Ekiminde Van’da Polis memuru Nuri Efendinin katli, 1896 yılı Haziran ayında Hıncak Komitesi mensupları ile birlikte Van isyanına katılmaları, Avetisyan liderliğinde 200 kişilik bir çete grubu ve Taşnaksayan ve Vartan çeteleri ile birlikte Karahisar dağlarında aşiretlerle ve Asurilerle çarpışmaya girişmeleridir.

-Hıncak Komitesi:

Hıncak, Çan sesi, çan, çıngırak manasında olup Portakalyan ve gazetesi Armenia desteğinde 1879 yılında İsviçre’de bu gazetenin yazarlarından Avedis Nazarbekian, eşi Maro, Haraciyen ve bir grup Kafkasyalı öğrenci tarafından kurulmuştur. Kurucuların hiç birinin Osmanlı topraklarına ayak basmadıkları bu komite, Karl Marx’ın prensipleri doğrultusunda faaliyet göstermiş ve idareci ile üyelerinin büyük kısmını Rusyalı Ermeniler teşkil etmiştir.

Komitenin siyasi amacı, Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devleti kurarak bunu Rus ve İran Ermenistanları ile birleştirmektir.

Viyana, Mekhitarist manastırından temin edilen Ermenice harflerle 1887’de Ermeni’ce Hıncak gazetesi çıkmaya başlamış ve komite programı 1888 Ekim-Kasım’ında basılmıştır.

Hıncak’ın İstanbul Merkezini kurmak için Cenevre’den Tiflisli Şimavon, İran’dan Danielyan, Trabzon’dan Rus uyrukluRupen Hanazad gelmiş ve bu komiteye İstanbul’da kurulan diğer komitelerden de katılanlar olmuştur. Bilahare Merzifon, Amasya, Tokat, Yozgat , Arapkir ve Trabzon’da teşkilatlanmıştır.

Hıncak Komitesi, Kumkapı gösterisinde ,Sason isyanında, Babıali gösterisİnde ve Zeytun isyanında yer almış ve bir çok cemiyet iştirak etmiştir.

Marksist eğiliminden dolayı Ermeni halkı arasında pek rağbet bulamayan komite mensupları arasında 1902’de çıkan anlaşmazlıklar üzerine ve bir çok komiteci İngiltere, Rusya, Mısır, Bulgaristan, Kafkasya ve İran’da sokak ortasında öldürülmüştür.

1909’da cemiyet olarak tüzüğünü İstanbul Valiliğine veren komitenin elegeçen 1910, 1911, 1912, 1913 yıllarına ait karar defterinde silah, cephane ve patlayıcı madde sağlanması, Marufyan, Yavruyan ve Candan tarafından silah talimi yapılması propagandalara hız verilmesi, Taşnak Komitesi ve İttihat Terakkicilere münasebetin tesisi, Van’da Orpan, Çang, Goşnak,Juracak, Pençak, Badami, Tejohenk, Maro ve Paros isimli çetelerin tesisi ve idare edilmesi gibi kararların bulunduğu görülmektedir.

-Daşnak Komitesi :

Daşnaksutyan ve “Ermeni İhtilalci Cemiyetler Federasyonu” 1890’da Tiflis’te kurulmuştur. Amacı Tiflis’teki “Genç Ermenistan”, Van’daki “ Armenekan” ve “Hıncak” Ermeni komitelerini birleştirmek, Osmanlı Devletine Çeteler sokmak, buradaki Ermenileri silahlandırmak, köylülere silah kullanmasını öğretmek, çeteler kurmak, çete başları yetiştirmek, savunma teşkilatı kurmak ve taraftar toplayarak isyan, ihtilal çıkarmak ve Ermenistan’ın bağımsızlığını sağlamaktır. Komitenin sloganı ise” Türk’ü, Kürd’ü nerede ve hangi şartlarda görürsen öldür. Gericileri, sözünden dönenleri, Ermeni hafiyelerini, hainleri öldürüp. İntikam al.” Şeklinde idi. Karll Marx’ın “Bir düzine silah nakledecek çete, bir düzine programdan daha tesirlidir.” Prensibinden hareket eden komite üç yıl boyunca bir program koymamıştır.

Komitenin kurucuları; Christopher Mikealian, Stepon Zarian, Simon Zavarian ve Hıncak Komitesi adına Ruben Hanagadidi.

1907 kongresindeki Teşkilat talimnamesinde Teşkilat ve faaliyetleri için Giresun, Harput, Diyarbakır hattının doğusu, Kafkasya, Rusya ve İranı içine alan Doğu Bürosu, yukarıdaki hattın batısı, Balkan yarımadası, Amerika, Mısır ve Rusya ile İran dışındaki bütün yabancı ülkeleri içine alan Batı Bürosu kurulmuştur.

Yayın organı Truşak(Bayrak) olan komite Osmanlı Bankası baskınına, 1904 Sason isyanına, yıldız suikastine katılmış ve bir çok cemiyette rol almıştır.
İSYANLAR

Kiliseler, Cemiyetler ve Komitelerin yanısıra, İngiltere, Fransa; Rusya ve Balkanlarda bir çok cemiyet daha kurulmuş ve bunların tek gayelere Doğu Anadolu’da bir Ermenistan Devleti kurmak olmuştur. Hareket sahaları ise başşehir İstanbul ve Doğu Anadolu olmuştur. 8 Aralık 1882’de Erzurum’da Anavatan Müdafileri olayı ile başlayan irili ufaklı silahlı olaylar, nümayişler ve isyanlar 1915 yılına kadar devam etmiş, çok sayıda Türk ve Ermeni bu olaylarda hayatlarını kaybetmişlerdir.

Bu isyanlardan önemli olanlarını burada zikredelim:

16 Eylül 1895’te Zeytun’da başlayan Ermeni isyanı bu tarihe kadar olanların en önemlisidir. Patrikhanenin desteği ile başlayan bu isyanda teslim olan Zeytun kışlası komutanı 600 askeri ile birlikte Ermeni kadınlara öldürtülmüştür.

30 eylül 1895’de Ermeni Patriği İzmirliyan’ın tahrikleri ile Kumkapı kilisesinde toplanan Ermeniler Türk evlerini yakıp yıkarak ve rastladıkları her Türk’ü öldürerek Babıaliye doğru yürüyüşe geçmişler, Sultanahmet’e geldiklerinde yüksek tahsil talebesi Türk öğrencilerin çoğunluğunu oluşturdukları halk topluluğu duruma müdahale ederek 1000 kadar Ermeninin cezasını vermiş ve olay asker kullanmadan bastırılmıştır.

Bu olayı takiben;

2 Ekim 1895 Trabzon, 6 Ekim 1895 Eğin, 7 Ekim 1895 Develi, 9 Ekim 1895 Akhisar, 21 Ekim 1895 Erzincan, 25 Ekim 1895 Gümüşhane, 25 Ekim 1895 Bitlis, 26 Ekim 1895 Bayburt, 27 Ekim 1895 Maraş, 29 Ekim 1895 Urfa, 30 Ekim 1895 Erzurum, 02.Kasım 1895 Diyarbakır, 02 Kasım 1895 Siverek, 04 kasım 1895 Malatya, 07 Kasım 1895 Harput, 09 Kasım 1895 Arapkir, 15 Kasım 1895 Sivas, 15 Kasım 1895 Merzifon, 16 Kasım 1895 Ayıntab, 18 kasım 1895 Maraş, 22kasım 1895 Muş, 03 Aralık 1895 Kayseri, 03 Aralık 1895 Yozgat, 1895-1896 Zeytun, 02 Haziran 1896 Birinci Van isyanları vuku bulmuş ve hepsi bastırılmıştır. l. Van isyanının bastırılmasının hemen arkasından İstanbul’da 14 Temmuz 1896 ‘da Hıncak, Taşnak, Şan ve Kurban Komitelerinin birleşerek düzenledikleri “Osmanlı Bankası Baskını” meydana gelir. Ermenilerin 750 kadar bomba kullandıkları bu baskında çok sayıda masum insan ölür. Olayın tertipçileri Amerikan, Rus ve Fransızlar tarafından Marsilya’ya kaçırılırlar. Temmuz 1897’de başlayan İkinci Sason isyanıda şiddetle bastırılır ve 1905 yılına kadar kayda değer bir olay görülmez.

21 temmuz 1905 yılında doğrudan Türk Devlet Başkanının şahsına Sultan Abdülhamid’e bir suikast düzenlenir. Rusya’da ihtilalci olarak yetiştirilmiş bir yahudi ile suikast işlerinde tecrübesi olan bir Macar Yahudi ve Fransız Edward Jores ile Ermeni Komiteciler suikastın planlarını İsviçre’de hazırlarlar. Viyana’da özel olarak imal edilen bir atlı arabanın her parçası ayrıayrı gümrüklerden geçirilerek İstanbul’a getirilir ve yaylı kısımların üzerindeki ahşap kısımlara zaman ayarlı bomba monte edilir. Araba, padişah Cuma namazında iken cami avlusunun hemen çıkışına getirilir. Bundan sonra süvari Albayı Hüsamettin ERTÜRK şöyle anlatır.

“ Namaz ve dualar bittikten sonra Halife ve padişah Abdülhamit mermer merdivenlerden kum dökülmüş bahçeye inmiş ve Şeyhülislam Cemaleddin Efendiye her zaman olduğu gibi iltifat etmek istemiş, bir kaç dakikayı bu surette geçirmişti. Bu konuşma esnasında caminin avlusunda askeri erkan ve her tarafta kordonlu yaverler, sivil bendegan duruyordu. Tam bu sırada gökleri titreten bir cehennem bombası patlamış, atlar, araba parçaları, insan kol ve bacakları havaya yükselmiş, ortalığı bir duman kaplamıştı. Bu sarsıntıdan bir taraftan caminin camları parçalanıp dökülürken askeri erkan saray bendaganıçil yavrusu gibi dağılarak caminin içine kaçmışlardı. Ortada dimdik bir heykel sükuneti ile duran, yüzü biraz sararmış fakat hiç bir korku alâmeti göstermeyen yalnız hükümdardı. Bir anda bulunduğu yerden bir çok şeyler görmüştü. Yaveranı Hz.Padişahiden miralay Sadık Bey’in korku ve telaştan kılıcını yere düşürdüğünü miralay Süleyman Şefik Bey’in apoletini kaybettiğini, bendelerinin yalnız kendi canlarını kurtarmak sevdasına düştüklerini bir lahzada farketmiş, hadiseden sonra yaveri için :

-Kılıcını düşüren yaveri mahiyetimde görmek istemem, Trablus’a sürgün gidecek diye emir vermiştir.

Neden sonra koşup gelenler Padişaha sıhhat ve afiyet dileyenler geçmiş olsun efendimiz sözleri ile riyakarlık edenler bulunmuştur. Abdülhamid yalnız şu emri vermiştir:

– Arabamı çekiniz,burayı kordon altına alınız,mesulleri tevkif ediniz (bu sırada muhafız kıtalarının tüfeklerine fişek sürdüğünü görünce) merasimi idareye memur olan zabite

– Selam emrini verdir, ne duruyorsun…diye bağırmış, tiz bir ses duyulmuştur.

– Kıta selam dur!…

Bütün muhafız kıtaları resmi selamı ifa ederken, caminin kapısına çekilen arabaya Padişah binerek ve inadına ayakta durup, dizginleri bizzat kullanarak, saraya doğru hareket etmişti. Bu sırada köşklerin mabeyn dairelerinin penceresindeki kadınlı erkekli ecnebiler bu manzara karşısında bağırmışlardı:

– Vive le Sultan!…

Suikastın elebaşıları ve katılımcıları yakalanmışlar, Edward Juris, Sultan tarafından affedilmiştir.

Ne yazıktır ki bugün çocuklarımıza büyük Türk Şairi diye takdim edilen Tevfik Fikret:

Ey Şanlı Avcı, dâmını bihude kurmadın

Attın, fakat yazık ki,yazıklar ki vurmadın …diyerek Ermeni komitecilere övgüler düzmüştür.

Ahmet Ferit ise şöyle yazmaktadır.” Nihayet hakikat tamamıyla meydana çıkarıldı. Osmanlı milletini Abdülhamid’inzulmünden kurtarmak için bu hareket-i kahraman namenin Ermeni vatandaşlarımız tarafından icra olduğu anlaşıldı.”

Maalesef 4 Şubat 1902’de Paris’te toplanan Birinci Genç Türk’ler kongresine katılan Prens Sabahattin yanındaki Ermeni delegelerle birlikte “İnkılabın başarıya ulaşması için Devletlerin müdahalesinin gerekli olduğu şeklinde“ karar almış. Bu karara Ahmet Rıza Bey ve bazı Genç Türk’ler karşı çıkmışlardır. Prens Sabahattin’in siyasi programına göre Devletin değişik bölgeleri, kendine has mahalli idarelere bölünecek, bölünme İdari,mali ve adli yönden olacaktı. Bu program Ermenilere önce muhtariyet ve sonra da bağımsızlık yolunu açabilirdi. Bu bakımdan Ermenilerin çoğu bu programı desteklediler. Genç Türk hareketinin yurt içinde ve dışında kuvvetlendiği bir zamanda Taşnak Cemiyeti, bir program üzerinde anlaşmak ve yeni icraat şekillerini belirlemek kaydıyla bir kongre teklifinde bulundu. Bunun üzerine 27 Aralık 1907’de Paris’te ikinci Genç Türk Kongresi toplandı. Bu kongrede Ermeniler, Osmanlı Devletinin mülki ve Siyasi bağımsızlığını kabullendiklerini, asker vermemekten ve tedhişçilikten vazgeçtiklerini açıkladılar. Delegeler meşrutiyet ve Meşveret usullerinin kurulmasının ihtilal ile gerçekleşeceği hususunda anlaştılar. Neticede güçlenen muhalefet hareketleri karşısında 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi. İttihatçıların “İddihat-ı Anasır” uğruna Ermeni cemiyetlerle İşbirliğine girmesi Taşnaksutyun gibi illegal cemiyetlerin legal haline gelmesine yardım etti. Ermeniler yeni açılan meclise 11 Milletvekili ile girdiler. Bu milletvekillerinden Kozan MilletvekiliHamparsun BOYACIYAN 1894 Sasdn isyanının elebaşı idi. Birinci Dünya Savaşında “ Murat” takma adı ile Ermeni eşkıyalarınaçetebaşılık yapmaya devam etmiştir. Erzurum Milletvekili olan Karakin Pastırmacıyan’da Birinci Dünya Savaşında “Armen Garo” takma adı ile çetebaşılık yapanların arasındadır ve daha sonra Rus ordusuna katılmıştır. Van milletvekili olan VahanPapazyan’da Birinci Dünya Savaşında çetebaşılık yapan bir diğeridir.

Meclis-i Mebusanın açılmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden 31 Mart vakasının ertesi günü 14 Nisan 1909’da Adana’da Ermeniler Müslüman katliamına başladılar. İsyanı bastıran Cemal Paşa kurduğu Divan-ı Harp de 47 Müslüman ve birErmeniyi idama mahkum etti. Bundan sonra yabancı devletlerin baskıları devam ederken içeride pek önemli bir olay görülmemekle birlikte Rusların baskıları ile 7 Ağustos 1913’te herkesin bulunduğu bölgede askerlik yapması esası getirildi. Dahası Ermenilerin Hamidiye Alaylarına alınmaları Türk’lerle eşit sayıda Jandarma ve Polis olmaları kabul edildi. Özellikle Doğu Anadolu’da bulunduğu yerde askerlik yapan Ermeniler Birinci Dünya Savaşı sırasında isyan ederek mahalli Müslüman halkı katlettiler.

27 Mayıs 1915 tarihine gelindiğinde Ermeni konusu tam manası ile “Topyekün İsyan” haline dönüşmüştür. Ermeniler ordunun geri hatları üzerinde gerilla savaşı yapmakta,ikmal yollarını kesmektedirler. Rus ordusunda 180.000 Ermeni vardır. Ve bunun 15.000’i Kafkas Cephesinde Türk ordusunun karşısında ve bunların çoğu da Türk vatandaşıdır. Fransızların Şark Lejyonlarında binlerce Ermeni Türk ordusuna karşı savaşmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da köyler, kasabalar ve hatta şehirler boşaltılmakta ve Müslüman Türk ahali katledilmektedir.

İttihat ve Terakki hükümeti Türkiye’nin geleceğinin tehlikeye düşmesi üzerine Genel Kurmay Başkanlığının da isteği üzerine gerek sivil halkın korunması,gerek cephe gerisinin emniyete alınması ve gerekse Türk ordusunun savaşı kazanmasına mani olacak Ermeni faaliyetlerini önlemek amacıyla Ermenilerin göçürülmesine karar verecek” Tehcir Kanunu” adı verilen muvakkat bir kanun çıkartır.
TEHCİR KANUNU

Madde 1: Vakti seferde ordu ve kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları,ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hukumete ve mufaa-i memlekete ve muhafazai asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görülürse derakap kuvayi askeriye ile şiddetli suretletedibat yapmağa ve tecavüz ve mukavemeti imha etmeye mezun ve mecburdur.

Madde 2 : Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları icabatı askeriyeye mebui veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kura ve kasabat ahalisini münferiden veya müştemian diğer mahallelere sevk ve iskan ettirebilirler

Madde 3 : İşbu kanunun tarihi neşrinden itibaren muteberdir.13 Recep 1333 ve 14 mayıs 1331.

Metninden de anlaşılacağı gibi kanunun amacı belli bir azınlık grubunun değil vatanın korunması ve asayişin sağlanması için alınacak tedbirlerin uygulanmasına muhalefet, mukavemet edenler ve silahla karşı koymaya çalışanlarla, casusluk ve ihanetleri ortaya çıkarılanların bulundukları yerlerden tehlikeli olamayacakları başka bölgelere sevklerinin sağlanmasıdır.

Tehcir kanununun yürürlüğe girmesi ile Ermenilerin Suriye ve Mezopotamya’ya götürülmelerine başlanılması ile birlikte Batı “Ermeni Katliamı” propagandasına yeniden başlamış, savaş halinde bulunduğumuz devletler, Osmanlı Devletine açık nota vererek “Hükümet üyelerinin bu kırımlara şahsen katılmış gibi sorumlu tutacaklarını” açıklamışlardır. Kendini korumaya kararlı olan devlet, yapılan bütün bu baskılara rağmen Ermenileri Anadolu dışına götürmeye devam etmiştir. Bu şekilde yurdumuzun toprakları ile ordumuzun cephe gerisi emniyete alınmıştır.
MÜTAREKE YILLARI

Müttefiklerimizin teslim olması neticesinde aleyhimize sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros mütarekesi ile İstanbul’a gelip yerleşen işgal kuvvetlerinden , İngiliz Yüksek Komiserliği Türk savaş suçluları yaratma gayreti içine girerek ”kara Listeler” hazırlamaya başlamıştır. Mütareke dönemi içinde yüzlerce Türk’ün canını yakan bu kara listeler İngiliz Yüksek Komiserliği içinde kurulan Ermeni-Rum şubesi tarafından hazırlanmıştır. 1919 Ocak ayından itibaren azınlıkların, İngilizci Türk’lerin yardımları ile sözde savaş ve soykırım suçlusu olarak nitelendirilen Türk idaresi ve her rütbeden subayın isimlerini havi listeler hazırlanır.

4 Mart 1919’da Damat Ferit Paşa sadrazam olur ve 5 Mart 1919 günü “Türk Savaş Suçluları” konusundaki İngiliz planıBabıaliye verilerek sanıkların yakalanmaları istenir. Hükümet hiç vakit kaybetmeden bir insan avına girişir. Sadece 10 mart günü içlerinde Sait Halim Paşanın da bulunduğu 20 kadar ileri gelen kişi tutuklanır.

İtilafçı Damat Ferit, milliyetçi ittihatçıları ve bir anlamda muhalefeti yok etmek, İngilizlerde milliyetçileri yok etmek için durmadan yeni kara listeler hazırlarlar, Amerikalı ve Fransızlar da hazırladıkları listelerle onlara yardımcı olurlar.

Dr. Vali M. Reşit Bey.

İngilizlerin yakalanması için büyük dikkat gösterdikleri, Diyarbakır Vali Dr. M. Reşit Bey 1919 yılı Ocak ayı başlarında tutuklanmış ve Bekir Ağa Bölüğüne kapatılmıştır.

1873 yılında Kafkasya’da doğan Mehmet Reşit Bey, Gülhane Mektep-i Tıbbiye-i Askeriyesinden mezun olmuş ve Tabip Yüzbaşı olarak orduya başlamıştır. 1909’da ordudan ayrılarak idarecilik mesleğine girmiş ve çeşitli bölgelerde Kaymakamlık, Mutasarrıflık ve valilik görevlerinde bulunmuştur. Balıkesir’de görevli iken yaptırdığı “Reşit bey Hastanesi” hala ayaktadır. 1910-1918 yılları arasında idari görevlerde buluna Dr. Reşit Bey, Türkiye’ye musallat olan hastalığı gayet iyi teşhis etmiş, Ermeni ihtilalinin patlama noktasına geldiği bir anda Diyarbakır Valiliği görevini ve bu görevden doğan sorumluğu tereddüt etmeden omuzlayacak cesaret ve olgunluğa sahip, milliyetçi, ülkücü bir idarecidir.

Diyarbakır’a geldiğinde ihtilal hazırlığı içindeki Ermenilerle ilgili müşahedelerini şu şekilde anlatır; “Tekalifi Harbiye ambarları, Askeri nakliyat ve bütün önemli işler hep Ermeni Komitecilerin ellerine bırakılmıştır. Ermeni ruhani reisi valinin has müşaviri olmuş, tahsildarlık gibi basit bir vazifeyi üstüne alan yüksek tahsil görmüş Ermenilere rastlanmakta ve bunlar köyleri dolaşarak Ermenileri ikaz etmekte, hazırlamakta, ruhani reis ile papazlarda mülhakatı dolaşarak “kurtuluş günü erişti, hazırlanınız, gerekirse çift hayvanlarınızı satıp silahlanınız, muvaffak olduktan sonra Müslümanların serveti, mülkleri bize kalacaktır.” Mealinde ateşli nutuklar ve vaizlerle fikirleri zehirlemekte ve zehirlemişler, Ermeni mahallelerinde ordudan kaçan ve kaçırılan birlerce efradı toplamışlar. Polis ve jandarmaları alenen tahkire koyulmuşlar, Ermeni mahallelerine polis ve jandarma girmeyecek derecede hükümet nüfusu kırılmış, alenen Ermeni istiklal şarkılarıyla eğlenmekte ve;

Şimdiye kadar siz hakim millet idiniz,

Bundan sonra biz hakim, siz mahkumsunuz,

Hitapları ile ahali açıktan açığa tahkir edilmekte, hasılı dinamitlerin ve bombaların patlaması için Rusların biraz daha ilerlemesi ve bundan gelecek emir ve işaret beklenmekte ………….”

Durumu isabetle tespit eden ve devletin valisi olarak sorumluğunun şuurunda olan Dr. Reşit Beyin elinde 25-30 kadar jandarma ve eski sistem silahlarla donatılmış, 50-60 kadar ihtiyat askerinden başka fiziki kuvvet yoktur, ama o, tehlikenin kökünü kazımaya kararlıdır. Şehrin esnafını, ruhani reislerini ve ruhani meclis üyelerini makamına getirterek asker kaçağı ve komitecilerin bir hafta içinde teslim edilmelerini ister. Ermeniler bu uyarıya aldırış etmezler ve bundan sonrasını Dr. Reşit Bey şöyle anlatır;

“Belli günde sabah erkenden Ermeni mahallesinin en mühim 3-4 sokağını ve bazı mühim noktalarını tutturup, evleri ani bir şekilde, birer birer araştırmaya ve birgünde 500’den fazla asker kaçağını yakalamaya muvaffak oldum.

Ele geçirilenler arasında Ermenilerin hareket planları ve takip edecekleri programları da vardır. Bunlardan edinilen bilgilere göre, “7 yaşından yukarınız ve erkek çocukları da dahil bütün Müslümanlar öldürülecek, şehir ve kasabalarda taarruz ve müdafaa tertibatları, kumanda heyetleri kurulacak, Ruslar biraz daha ilerleyebilirlerse resmi daireler ve şehir kapıları bomba ile havaya uçurulacak, vali, polis müdür ve jandarma komutanı gibi idare amirleri öldürüldükten sonra Müslüman ahali katledilecektir.” Yine ele geçirilen planlar ile yakalananların ifadelerinden, “vilayetin en küçük bir Ermeni köyünde bile teşkilatı, silah ve bomba bulunduğu, büyük, küçük, kadın-erkek, bütün Ermenilerin teşkilat ve maksattan haberdar oldukları, paraca, bedence veya fikirce bu teşebbüse iştirak etmeyen hiçbir Ermeni bulunmadığı” anlaşılmıştır.

Tehcir kanununun çıkartılarak yürürlüğe konulmasını müteakip devletin bir Valisi olarak Dr. Reşit bey kendisine kanunda verilen bu görevini yerine getirmiş ve görevini yaparken de elinden geldiğince adil davranmıştır.

Reşit Bey hatıratında bu konu şöyle anlatılmaktadır;

“ Ben mümkün olduğu kadar her kafileye “kafile başı” sıfatı ile 1-2 jandarma ayırıyordum. Fakat bu her zaman mümkün olmadığı gibi etkili bir tedbirde olmuyordu. Sonunda gerek merkezde gerekse ilçelerde tatbik edilmek üzere bir özel talimatname yazıp, tamim edilmiştir. Bu talimatnameye göre, sevk olunacak ailelere birkaç gün evvel malumat verilerek, hazır bulunmaları ihtar olunacak. Beraberinde götürecekleri para ve menkul eşyayı almalarına mani olunmayacaktı.”

Ermeni tehcirinin başlama üzerine savaşta olduğumuz devletler açık bir nota ile tehcirin durdurulmasını isterler. Amerika ve diğer bazı devletler de diplomatik temaslarda bulunarak bu konuda ricalarda bulunurlar. İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri Mithat BLEDA hatıralarında bu konuda şunları yazar;

“Durumu daha incelemek ve bazı radikal tedbirler almak gayesi ile Doğu vilayetlerimizdeki bazı valilerimizi merkeze davet edip yerlerine başkalarını göndermeyi münasip bulmuştuk.

Bu arada Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey de geri çağrılanlar arasında yer almıştır. İstanbul’a geldikten sonra bir gün beni ziyaret etti. Böylece kendisi ile açık açık konuşmak ve davranışları hakkında bilgi alma imkanını buldum. Derhal kendisini kabul ettim, karşımdaki koltuğa oturduğu zaman her ikimizin de sinirli olduğu göze batıyordu. Kendisine ciddi bir lisanla sordum;

–Siz, dedim hekimsiniz... ve bu sıfatla can kurtarmakla vazifelisiniz. Nasıl oldu da bunca insanın yakalanıp da ölümün kucağına atılmasına göz yumdunuz?

Dr. Reşit Bey yüzüme baktı ve uzunca bir sükuttan sonra, en az benim kadar sert bir lisanla cevap verdi;

–Hekim olma bana milliyetimi unutturamazdı. Reşit, elbette bir doktordur ve doktorluğun gerektirdiği çerçeve içinde davranışlarını ayarlamak zorundaydı. Ne var ki Doktor Reşit her şeyden önce dünyaya bir Türk olarak gelmişti. Milliyetim her şeyden önce gelir, Diyarbakır’da bulunduğum süre içinde o bölgedeki Ermenileri dışarıdan ve içeriden nasıl yardım gördüklerini ve kendilerine nasıl vaatlerde bulunarak zehirlendiklerini, aldıkları yardımlar ile nasıl ferah içinde yaşadıklarını bütün bunların sonucu memlekete karşı korkunç duygularla beslenip, vatanımızın hayatına kast ettiklerine benim gibi yakından görüp tetkik etme imkanını ve fırsatını bulmuş olsaydınız bugün burada bana böyle tavizlerde bulunmazdınız.Doğudaki Ermeniler aleyhimize öylesine kışkırtılıyorlar ki şayet onlar yerlerine bırakılmış olsalardı çevremizde canlı olarak tek Türk bulmak ve bir tek Müslümanın yaşadığını görmek imkansız olacaktı. Diyarbakır’da bulunduğum zaman süresinde bunların sicillerini inceledim, yaşantılarını takip ettim, düşüncelerini öğrendim, evlerinde yaptırdığım araştırmalar gayeleri hakkında bana kesin kararlar verme imkanını bahşetti. Bazı evlerde ele geçirdiğim silah ve cephane koca bir orduyu yok edecek sayı ve vasıflarda idi. Korkunç ve müthiş bir teşkilatları var ve yalnız bulundukları bölgede değil, memleketin dört bir yanına uzanan kolları ile bu teşkilat serbest bırakıldığı takdirde çok geçmeden Anadolu da Türk’ü mumla aramamız gerekecek. Yani ya onlar bizi, ya da biz onları …… onlar bizleri yok etme kararı ile şartlandırılmışlardır.

Şayet durum böyle olmamış ve kurdukları teşkilat bölge içinde kalmış durumda olsaydı oldukları yerde bastırıp ve herhangi bir hadise çıkarmalarını kolayca önlerdik. İyi niyetli kişilere elimizi sürmek aklımızdan bile geçmezdi. Oysa onların mütecaviz davranışları ile bizleri ortadan kaldırmak için hazırlandıkları artık gizlenemez hale gelmişti. Yani anlayacağınız, bizleri meşru müdafaa için harekete sevk eden onlardır.

Vaziyet bu merkezde olunca kafamı ellerimin arasına alıp düşündüm. “Hey Doktor Reşit dedim kendi kendime, ortada iki ihtimal var, ya Ermeniler Türkleri temizleyecek, bu memlekete sahip çıkacak veya Türkler tarafından temizlenecekler.”

^Bu iki ihtimal arasında mütereddit kalamazdım. İhtimallerden birisini tercih etme zarureti vardı. Ve seçimimi yaptım. Türklüğüm hekimliğime galabe çaldı, bu başka türlü olamazdı ve olmadı da, sonunda onlar bizi ortadan kaldıracaklarına biz onları ortadan kaldırmalıyız” dedim.

–Doktor, bu davranışınızdan dolayı vicdanınız sizi rahatsız etmiyor mu? diye sorulduğunda bana şu cevabi verdi.

–Etmez olur mu? Fakat ben bu işi şahsi gururumu tatmin veya cebimi para doldurmak için yapmadım. Baktım ki vatan elden gidiyor, milletim hayrına gözlerimi kapattım ve pervasızca ileri atıldım…Başka milletlerin hakkımda yazdıkları veya yazacakları benim umurumda değil…

Doktor Reşit Bey sözlerini bitirmişti, sustu, bende sustum. O devirde Doktor Reşit gibi düşünenler az değildi. Doktor Reşit Bey, o devrin en saf ve en idealist gençlerinden biri. Hürriyet severliği, dürüstlüğü, vefakarlığı, mertliği ile tanınmış ve sevilmişti.”

Doktor Reşit Bey tutuklanarak kapatıldığı Bekir Ağa Bölüğü zindanında bir yolunu bularak 25 Ocak 1919 günü kaçar.

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri idam etmeyi umduğu Doktor Reşit Beyin kaçışını öğrenince tam anlamıyla küplere biner ve Baş Tercümanı Ryan’ı sadrazama göndererek şunları söyletir; “Olayı pek vahim görmekteyim, bu yalnız Türk Hükümetine karşı değil, aynı zamanda İtilaf Devletlerine karşı meydan okumaktır. Bu bir Türk oyunudur, hükümet üyelerinin kendileri de sorumluluktan kurtulamazlar.”

Ertesi gün İtilafçı basında hükümete karşı saldırıya geçer. Bu durum üzerine İstanbul polisi seferber edilir. Doktor Reşit Bey ailesini görmek üzere saklandığı evden çıkıp Beşiktaş’a indiği bir sırada merkez memuru Ermeni Kirkor’un emrinde bir polis ekibince tanınır ve bir fulya tarlasında çember içine alınır. Yakalanacağını anlayan Dr. Reşit Bey “ Ermeni tazılarına” yakalanmaktansa, beynine bir kurşun sıkarak hayatına son verir.

Cebinden vasiyetname mahiyetinde şu mektup çıkar;

“Pek sevgili Refikam ve çocuklarım,

Firarımdan dolayı…. muhafız paşa ile polis müdürü bütün şiddet ve kuvvetiyle beni arıyorlar. Ermeni tazıları da bunlara iltihak etmişler imiş. Gayretsiz ve hissiz bazı dostlarımın ihmali programımı sekteye uğrattı. Utanmadan teslim olmaklığımıteklif ediyorlar. Neticeyi karanlık görüyorum. Yakalanıp Hükümetin oyuncağı, düşmanlarımın eğlencesi olmamak için son dakikada intihar etmek niyetindeyim. Revolverim bir dakika yanımdan ayrılmıyor ve hazırdır. Hayatımın bence hiçbir kıymeti kalmadı. Bir müsait vakitte milletime son vazifemi yapar ve hayatımın bakiyesini size hasr ve tahsis ederim ümidiyle yaşamak isterdim. Ne çare, her istenilen olmadı. Sizi milletim için ihmal ettim. İstikbalinizi düşünemedim. Herkes beni Ermeni malıyla zenginleşmiş biliyor, halbuki sizi temin-i maişetten aciz bırakıyorum. Bu da tarihin bir cilvesi….”

Atatürk tarafından da takdirle anılmış bulunan Vali Doktor Reşit Bey Milleti tarafından da unutulmamış, geriye bıraktığı zevcesiyle yetimlerine TBMM vatani hizmet tertibinden maaş bağlanmıştır.

Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey:

07 Ocak 1919’da tutuklanan Boğazlayan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey de Ermeni Kırımından sanık olduğu iddia edilerek yakalananlar arasındaydı. Kaymakamlık ve Mutasarrıf Vekilliği görevini ifa ettiği sırada Dahiliye Nezaretinden aldığı; “Kazanız dahilinde bulunan bilumum Ermenileri 24 saat zarfında yola çıkaracaksınız, bunların sevk edileceği istikamet Suriye’dir. Şifrenin aynı iddia ile Yozgat İstinaf Mahkemesinde yargılanmış ve beraat etmiş olmasına rağmen yeniden tutuklanarak mahkeme önüne çıkarılmıştır. Dava vekili Saadettin Ferit Bey, Kemal Beyin savunmasını gönüllü olarak üstlenmiştir. Aynı suçtan daha önce yargılanarak beraat ettiğini ileri sürerek serbest bırakılmasını isteyen Kemal Beyin bu talebi Divan-ı Harb Savcısı Sami Beyin saçma sapan iddiaları ve Mahkeme Başkanı Mahmut Hayret Paşanın da savcıya katılması ile geri çevrilmiştir. Mahkemede İngiliz Yüksek Komiserliğince temin edilen Ermeniler, akıl mantık kurallarını inkar eden bir sürü suç uydurarak Kemal Bey aleyhine şahitlik etmişlerdir.

Kemal Bey son duruşmasında şöyle der;

“ Daha düne kadar bir hakimler heyeti halinde olan sizler şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz.

Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının katli Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise Rus ordularının kah önüne geçerek, kah arkasında kalarak ekseriye memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar getirmekten kaçınmıyorlardı. İddia edildiği gibi, Yozgat vilayet dahilinden sevk edilen bazı Ermeni muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri fecasete şahit olmuş bazı asker kaçaklarının tecavüzü dahilindedir.

Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği heyecanı durdurmak maksadıyla, iddia makamının da istediği üzerine kurbanlar verilmesi bir ziyaret icabı sayılıyorsa, bu kurban ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdanı görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa herhalde bütün bu işlerin takipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Bu müdafaa Mahkeme Başkanı Hayret Paşayı vicdanının sesine uymaya çağırmış ve Patrik Zaven’in Kemal Beyin asılması için İngilizlerle beraber yaptığı baskı karşısında Sadrazam Ferit Paşa ile yaptığı şiddetli bir münakaşa neticesi istifa etmiştir.

Hayret Paşanın yerine “Nemrut” lakabı ile tanınan Mustafa Paşa tayin olmuş ve tayin ile mahkeme, mahkeme olmaktan çıkmış, önceden verilmiş kararların emirlerini uygulayan bir heyet halini almıştır. Son duruşmada Nemrut Mustafa Paşa oturduğu yerden doğrularak Kemal Beyin yüzüne bağırmıştı;

–Kış kıyamette bu kadar insanı çoluk çocuğu ile dağlara yaylara sürerken Allah’tan hiç korkmadın mı? Bir gün bunların senden sorulacağını düşünmedin mi? Hem üstelik jandarmalara onları süngülemesini de emretmişsin, ne dersin?

–Hayır bunu asla kabul etmem. Ben kimsenin ölümü için karar vermiş değilim.

-On binlerce zavallıyı, kadın, çocuk demeden bu Allah’ın kışında soğukta, dağ başlarında yürütmek, sanki süngülemekten daha mı iyidir? Üstelik sen bir idare amirisin, bunları senin himayene vermişler, memleketimiz dahilinde yaşayan vatandaşların birini diğerinin üzerine sevk ederek can ve mal tecavüzüne teşviketmenin cezası nedir bilir misin ?

–İdamdır Paşam ….

–Kendi hükmünü kendi ağzınla verdin Kemal Bey, bizde senin için bu karara varmıştık !..

Böylece 08 Kasım 1919 günü Kemal Bey idama mahkum edilir. Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendinin fetvasını alan Sultan Vahdettin Damat Ferit Paşanın elden getirdiği kararı aynen onaylar.

10 Nisan 1919 günü henüz 35 yaşında iken Beyazıt meydanında kurulan idam sehpasına getirilen Kemal Beye son sözü sorulduğun da toplanan halka şöyle seslenir;

“Sevgili vatandaşlarım ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptım, vicdanım emindir, ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar, eğer buna adalet diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet.”

Sözleri yasa bürünen halkın “kahrolsun böyle adalet” gürlemesiyle kesilen Kemal Bey devam eder.

“Benim sevgili kardeşlerim çocuklarımı asil Türk Milletine emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin.”

Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. O sıra da şimdiki Rektörlük binasının penceresinden devrin Adliye Müsteşarı Sait Molla cellatlara hiddetle bağırır;

“Söyletmeyin şu alçak herifi ……hemen asın bu köpeği, ne duruyorsunuz itoğlu itler….

Kemal Beyin “borcum var, servetim yok, üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum, yaşasın millet” sözleri halkın hıçkırıklarına karışırken cellatlar idamı gerçekleştirmişlerdi.

Kemal Beyin üstünden şu vasiyet çıkar;

“Merhum Sevgili oğlum Adnan’ın mefdun bulunduğu Kadıköy Kuşdili çayırındaki kabristanda yavrumun yanında gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’de sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir. Adı İsmet Hanımdır. Defin masrafı teyzeme buyurulmalıdır. Kabri taşım hamiyetli Türk Müslüman Kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır. Millet ve memleket uğruna şehit olan Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyin ruhuna fatiha. Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım Müzeher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyurulmasını vatandaşlarımdan beklerim. Babam, Karamürsel Aşar memuru Sabık-ı Arif acizdir. Kardeşim Münir’de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa memnun olurum. Türk Milleti ebediyen yaşayacak Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar, inşallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.” 30 Mart 1335
Boğazlayan Kaymakamı Sabık ı KEMAL

Ertesi gün halk Kemal Beye Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni düzenler. Cenaze törenini Kadıköy, Mecidiyeköy, Üsküdar Dergah Şeyhi Münip Efendi yönetir. Münip Efendi törene katılmaları için mollalara emir vermiştir. Tıbbiye öğrencileri cenazeyi “Türklerin büyük şehidi Kemal Bey” yazılı bir çelenk ile karşılarlar. Tabutun üzerine “Milletin masum kurbanına” yazılı çelenk konur. Bir tıbbiye öğrencisi yaptığı konuşmada şöyle der;

“Dinle Ey Millet, Dinleyin Ey Müslümanlar, burada toprağa verdiğimiz insan Kahraman Kemal Beydir.

İngiliz’i Odesa’dan attılar, Haydi bizde İstanbul’dan atalım. Ne bekliyoruz? İngiliz’i atmak borcumuzdur. Felaketimizi hazırlayan İngiliz’i yok etmek zorundayız. Allah’ın yardımıyla yakında İngiliz’in kafasını ezeceğiz.”

Cenaze defnedildikten sonra, mezarın başında imam sorar;

“Merhumu nasıl bilirsiniz”

Cemaat birden gürler;

“ Büyük vatanperverdir, iyi biliriz. Allah rahmet eylesin.

Bayburt Kaymakamı NUSRET Bey:

Ermeni kıyımından sanık olduğu ileri sürülerek savaş suçlusu sayılan Nusret Bey’in yargılanması ise tam bir hukuk faciasıdır. Nusret Bey, Hurşit Paşa’nın başkanlığında kurulan mahkemedeki ilk yargılanmasında aynı suçtan beraat etmiş olmasına rağmen ikinci defa tutuklanarak yeniden yargılanır.

Bu defa mahkeme başkanı Nemrut Mustafa Paşadır ve Nusret Bey’e söz söyletmemiş, itirazlarını dikkate almamış ve müdafaa hakkı tanımamıştır. Ermeni Patrikhanesinin bulduğu yalancı şahitleri can kulağı ile dinlemiş ve hatta 8-10 yaşındaki çocukların şahitliklerini geçerli kılmıştır. Bayburt civarında aynı gün aynı saatte birbirinden 50 Km. uzaklıkta olan iki ayrı noktada Nusret Bey’i gördüklerini söyleyen ve hayatlarında hiç İstanbul’dan ayrılmamış olan iki Ermeninin söylediklerini doğru kabul etmiştir. Ve hatta eldeki şahit ifadelerini yeterli bulmamış,gazetelere ilan vererek yeni şahitler aramıştır.

Bu yargılama sonucu Nusret Bey üç yıl hapis ve Malatya’ya sürgün cezası ile cezalandırılmıştır. Ancak Nemrut Mustafa,Nusret Bey’i Malatya’ya göndermekle görevli İngiliz subayına “Onu bırakınız bir kaç gün sonra idam edeceğiz” der ve sevk işlemini durdurur. Yeni şahitlerle tekrar yargılanarak idamını istemiş , fakat diğer üyelerin karşı çıkması ile onbeş yıl kürek cezası verilmesinde anlaşmışlar ise de Nemrut Mustafa kararı yazdırmamış, Ermeni patriğinin bulduğu yeni şahitlerle idamda ısrar etmiş, üyeler razı gelmeyince Adliye nezaretince üyelerin değiştirilmesini sağlamıştır.

Sonunda Nusret Bey yeniden mahkemeye çıkartılır ve temin edilen, ifadeleri ezberletilmiş dört kadın şahide aleyhinde şahitlik yaptırılır, ama kadınlara “Nusret’i tanıyormusunuz?” denilince “tanıyoruz, fakat burada değil” demişlerdir. Dışarı çıkarılan kadınlara gerekli talimat verilerek içeriye alındıktan sonra “Nusret budur” demişlerdir.

İdama mahkum edilen Nusret Bey hakkındaki hüküm 5 Ağustos 1919’da infaz edilmiştir. Göğsündeki yafta da “para çalmak için kırım yapmıştır.” Yazan Şehit Türk Milliyetçisinin pantolonu yamalıdır ve cebindeki cüzdanında yalnız bir kağıt lira çıkar.

Eşine yazdığı veda mektubu ve kardeşine yazdığı vasiyetname hazin ve dokunaklıdır.

“Hayriye,

Vazife-i resmiyemi şimdiye kadar sadıkane ve müstekimane bir suretle ifa eylediğim gibi şu Ermeni işinde de vazife-i insaniyetimi elimden geldiği kadar bihakkın ifa ettim.

Binaenaleyh bana isnat olunan cürümlerin hepsinden uzaktayım, fakat ihtiras ve garaz işte beni mahkum eyledi. Beni mahvettiler. Aciz kalan ailem biçare üç ufak çocuk seni de mahvettiler, Allah intikamımı alsın, masumiyetim bilahare anlaşılacaktır. Fakat heyhat … Mustafa Paşa garazkar, Cemal Bey ha keza, iki şahıs ki, bir ailenin mahvına sebep oldular, isnat olunan suçların hiçbirinin faili değilim, şahadet eden zevat içinde yalnızca Fırka Kumandan Vekili doğru söyledi, öbürleri hayır, çocuklarım sana emanet. Terbiyelerine itina et. Fakir ve açsınız. Allah muininiz olsun. Elveda . Zevceniz Nusret YY.

“Borcuma havi pusulayı ağabeyime verdim, ileride müsait zamanda tavsiye ediniz.”

“Kardeşim,

Bugün hayatımın son dakikalarını yaşıyorum. Vicdanım katiyen muazzep değildir, hayatımda millet ve vatanıma hizmetten başka bir gayem yoktu. Onu elhamdülillah Kemal-i Sıdke ve istikamette ifa ettim. Bana isnat edilen cürümlerden hiçbirinin faili değilim. Masum ve bigünahım garaza kurban oluyorum. Mustafa Paşa garazını bugünde gösterdi. Küçük çocuklarımı, zevcemi ve pek fakir olarak ve yalnız bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile kalmayacaktır.

Allah aşkına sokaklarda bile bırakma, validesi çocuklarımın terbiyelerine baksın, intikamımı almak için çocuklarımı ona göre terbiye ederek büyütsün. Babaları mücrim değil, şehittir. İşte son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sanaibrağ ediyorum. Vatanım yaşasın, elbet bir gün gelir intikamımı alır, mazlumların ahı büyüktür.

Bir masumun kanı ile oynayan şu Mustafa Paşanın hainane planları şu dünyada kendisine acaba kar kalacak mı? Sabır tavsiye eder ve aileme sefalet çektirmemenizi rica ederim. Bilirim seninde halin müsait değildir, fakat ne yapalım, senden başka kimsem yok.

Elveda kardeşim, hakkınızı helal ediniz.”
SONUÇ

28 Nisan 1919’da aralarında Ziya GÖKALP ve eski Sadrazam Sait Halim Paşanın da bulunduğu Ermeni kırımı suçlularının mahkemesi başlar, ancak İngilizler umutlu değildir. Kemal Beyin idamına büyük tepki olmuş, İstanbul’da yer yerinden oynamıştır. Mahkemede bu havada uzun süre usul ve yetki konuları ile oyalandıktan sonra sorgulamalar başlar.

13 Mayıs günü, Aşcıyan adlı bir Ermeni Sıkıyönetim Mahkemesi Sorgu Hakimliğine atanır. 15 Mayıs’ta Yunanlıların İzmir’e çıkması ile bütün Türkiye kaynar. Protesto mitingleri başlar, bu hava içinde Ziya GÖKALP 17 Mayıs günü mahkeme önünde gürler;

“Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni Kırımı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır, bize arkadan vurdular, bizde vurduk.”

GÖKALP meseleyi kökünden kesip atmıştır. Mahkeme Başkanı Nazım Paşanın “demek kökten toptan göç ettirmeyi de yerinde buluyorsunuz? Sorusunu,” Tabi” diye cevaplar. Bundan sonraki soruların cevabi da “ Tabi” olmuştur.

Sonuçta Nazım Paşa da istifa eder ve İngilizler “suçsuz suçluların” hepsini Malta’ya sürerler.

Temennimiz, vatanı milleti ve devleti savunan Türk evlatlarının bir daha bu tip mahkemelerde yargılanmamasıdır.

Herkes bilmelidir ki Türk Devletine karşı suç işleyen sonuçta mutlaka cezasını görür.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3102/ermenilerin-meselesi-ve-uc-milli-sehidimiz.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar