Maârif Dâvâmız-1

Nurettin Topçu, kült eseri “Türkiye’nin Maârif Dâvâsı”na, “Milletimizin üç asırdan beri geçirmekte olduğu buhranların sebebi ve kaynağı, kültür ve maârif sahasında aranmalıdır” sözüyle başlar. Bu, yaşadığımız tüm problemlerin eğitim kaynaklı olduğunun açık bir ifadesidir. Mezkûr kitabın ismi, yazı dizimize de ilham kaynağı olmuştur. Bu yazı, konuya “Giriş” mâhiyetinde olup bundan sonrakiler eğitimin son yirmi yılda yani Ak Partili yıllarda takip ettiği süreçleri tahlil etmeye dönük olacaktır.

Merhum İ.Hakkı Uzunçarşılı’nın “Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı” isimli eseri bize, yeni bir medeniyetin doğuşunda (İslam Medeniyeti) lokomotif görevi üstlenen “medrese”nin Osmanlı’da ilk olarak 1330 yılında İznik’te ve Orhan Bey tarafından kurulduğunu, ilk müderrisinin de Dâvûd-i Kayseri olduğu bilgisini verir. Doğulu toplumlar, karizmatik kişi odaklı dünya tasavvurundan sistem ve ilke odaklı hayat algısına sıçrayıp kurumsallaşmayı da başarabildikleri oranda tarihin öznesi olmuşlardır. İşte Osmanlı’nın ilmiye teşkilatındaki medrese örneği tam da bunu ifade eder. Bunu, Osmanlı ile sınırlamadan, Fâtımîler’in kurduğu el-Ezher, Fas’taki Karaviyyin, Tunus’taki Zeytûne, Bağdat’taki Nizâmiye, Nişabur’daki Saîdiyye, Tebriz, Meşhe ve Kum şehirlerindeki medreseler ile Endülüs’teki ve Orta Asya’daki medreseleri de dikkate alarak anlamak işimizi daha da kolaylaştıracaktır. Fakat ne hazindir ki, medrese de bir süre sonra bozulmuş, Taha Akyol’un Fahri Unan’dan yaptığı alıntı ile örneklendirecek olursak; 1470-1600 yılları arası ulema 189 telif eser yazarken, 1600-1700 yılları arası sadece 32 telif eser yazacak kadar irtifa kaybetmiştir. 1860’larda Osmanlı Türklerinin okur-yazarlık oranının %2’lerde oluşuna karşın diğer Osmanlı halklarında oranın %20’ler civarında oluşu, bu güne nerelerden ve nasıl geldiğimiz noktasında bir fikir verecektir. Türkiye’deki 206 üniversiteden hiç birisinin Dünyanın ilk beş yüz üniversitesi içine giremeyişi gibi bir gerçeklik tâo zamandan kendisini hissettirmektedir.

Peki bize, eğitimde “başarısızlık” hükmünü verdiren amiller nelerdir? Üç yılda bir yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) verileri mi? Dört yıllık dönemlerde gerçekleştirilen Uluslararası Matematik ve Fen Eğilimleri Araştırması (TIMSS) sonuçları mı? Ortaöğretim son sınıf öğrencilerinin her yıl girdikleri üniversite sınavlarındaki ortalama netleri veya ortaokul son sınıfların nitelikli (!) liseler için girdikleri sınav mı belirlemektedir bu hükmü? Yoksa lise ve üniversitelerimizden mezun olmuş milyonlarca gencimizin işsiz oluşu mu? Zira TÜİK son işsizlik oranlarını %14.7 olarak açıklarken genç(15-24 yaş aralığı) işsizlik oranının %26.7 olduğunu belirledi. Veya Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO)’nün son raporunda belirtilen patent başvuru sayısında Dünya 20.si oluşumuz mu? Yoksa muhtelif sivil toplum kuruluşlarının gençlik araştırmalarındaki iç karartıcı bulguları mı? Her geçen gün zayıflayan aile yapımız, aşınan toplumsal birlik ve beraberlik arzularımız ve artık inanmaz olduğumuz eşit vatandaşlık hayallerimiz mi? Peki, her iki yılda bir MEB tarafından açıklanan ve devrim niteliğinde dönüşümler oluşturacağı söylenen ama birkaç yıl sonra tamamen unutulan yenilikler(!) olabilir mi bu yargının nedeni? Yoksa bunların hepsi ve daha fazlası mı bizim eğitimimizi başarısız kılan? Artıkbizim eğitimde başarı kriterlerini ele almamız gerekmez mi? Çünkü bizim başarı ölçütümüzün dayandığı temel değerler dizgesi gerçekten bize ait olan bir medeniyetin parçası mıdır? Bunun tespiti önemlidir. J.Taylor Gatto’nun yaklaşımıyla ifade edersek, yâni eğitimdeki başarı, modern Batılı Medeniyetin devamı için ihtiyaç duyduğu eleman yetiştirme ölçütleriyle mi tespit edilmektedir? Kurulan uluslararası sömürü düzeninin çarklarını işletmeye ve hatta geliştirmeye dönük bir beyin ve yetenek seçim sistemine mi başarılı eğitim diyoruz? Zîrâ bu sistemde en önemli şey sınavlardır. Kimin hangi seviyeden nereye geldiğinin önemi yoksa ve daha çok üretme ve tüketme sarmalına hizmet eden rekabetçi kapitalist düzenin ihtiyaç duyduğu beyinleri devşirme sürecine biz, “başarılı eğitim” diyorsak, başarı ölçütümüz şaşmış demektir. Çünkü, A.Toynbee, Alen Touraine, Y.Noah Harari, Jack Goody, John Lukacs, George Orwell ve diğer pek çok Batılı düşünürün itiraf ettiği gibi modern Batı Medeniyeti ve onun ana taşıyıcısı liberal ekonomi artık insanı mutlu etmiyor. İnsanlığı Batı Medeniyetinin getirip bıraktığı yerin koskoca bir nihilizm ve rölativizm çıkmazı olduğu yüksek sesle söyleniyor. Fakat karşı konulamaz büyüklükte bir güçle kendisine çeken karadelik gibi, Batı Medeniyeti de alternatifini üretmeye bugün için izin vermiyor. İnsanlık, homo sapiensin varlığını nasıl devam ettireceği noktasında bir fikir üretemiyor. Dijital çağ, yapay zeka ve gen teknolojisinin bize dayattığı yeni insan modelleri ve hayat tarzlarıyla nasıl mücadele edileceği bilinemiyor. 

 İşte bizler, böyle bir Dünyada insan kalabilmenin imkânlarını sunacak eğitim modellerinin arayışı içinde zamanı hızla tüketiyoruz. Yuval N.Harari’nin dediği gibi; artık atlara ihtiyaç yok. Onlardan çok daha iyisi icat edildi. Atlar şimdilerde merasim figürü. Eğer bizler bir çıkış yolu bulamazsak başımıza gelecek olan atlardan farklı olmayacaktır. İlk cümleyle son cümleyi ilişkilendirerek bitirelim. İnsanlığı içine düştüğü buhrandan kurtaracak tek çıkış yolu doğru kurgulanmış bir eğitim sistemidir. Bu yazı dizisinin de buna minik bir katkı olması ümidiyle…

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3092/marif-dvmiz-1.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar