İnsanı Düzeltmeden Yargıyı Düzeltemezsiniz

Yanlışlığa, kötülüğe ve zulme karşı susanlar; özledik/eri hayatın gelmesini nasıl bekleyebilirler?

Bilmezler mi her şeyin bir bedeli vardır.

Bilelim ki bedeli ödenmemiş bir hayatı yaşamak kimsenin hakkı olmasa gerek.

Öyleyse unutulmasın; yaşamayı hak ettiğimiz hayat, bedelini ödediğimiz hayattır.

Ne fazla ne de az...

*

1.

Bir millet devletini güç ile kurar; güç ve adaletle devam ettirir.

Bu bakımdan bir millet kurucusu olduğu devletten iki hizmet bekler:

_İçte ve dışta güvenliğinin sağlanması

_Adaletin tesisi

Bir ülkede adalet sağlanmamışsa, o ülkede huzurun sağlanması mümkün değildir.

Diğer bir ifadeyle:

Bir ülkede adalet hangi ölçüde sağlanmışsa, huzur da o ölçüde sağlanmıştır yani ülkedeki huzur ancak sağlanan adalet kadardır.

Daha başka bir deyişle:

Bir ülkenin gücü adaleti kadardır ve bir devlet adil olduğu sürece ayakta kalacaktır veya adil olduğu ölçüde itibarlı veya şahsiyetli olacaktır.

Bu bakımdan güç ve adalet devleti ayakta tutan iki ayaktır.

Biri olmadan diğeri olmaz.

Sadece güce dayanan, adil olmayan, insanları arasında adaleti sağlayamayan bir devletin uzun süre ayakta kalması mümkün değildir.

Bu bakımdan bir ülkede gerçekten huzur isteniyorsa; devletin adalet üzerinde hassasiyetle durması, adaletin tesisi için elinden geleni yapması gerekir.

Diğer taraftan, devletin adaleti sağlayabilmesi için, mutlaka güçlü olması gerekir.

Daha açık bir ifadeyle:

Devlet önce güçlü, sonra adil olmaya mecburdur.

Yani gücü olmayan devletin adil olması mümkün değildir.

Adil olmayan bir devletin ülkesindeyse huzurun olmayacağını tekrar belirtmek zorundayız.

Önce güç, sonra adalet derken gücün önceliğini ve olmazsa olmazlığını belirtmek için söylüyoruz.

Biraz önce de belirttiğimiz gibi, bir ülkenin huzuru ve bir devletin devamlılığı için bu iki unsurun birlikte olması gerekir.

*

2.

Adalet, genel geçer bir tarifle, hakkın hak sahibine verilmesinin adıdır.

Bu bakımdan ferdidir ve vazgeçilemeyecek bir haktır.

Kişiye bu hak verilmeyecek olursa zulmedilmiş olur ve bu zulmü yapan ister kişi, ister kurum olsun, o zalimdir.

Çoğunluğun menfaati, kamu yararı gibi gerekçeler, yapılan işin zulüm olmasını önlemez ve zulmün derecesini hafifletmez.

Çünkü ortada bir hak kaybı vardır ve bu hak kaybının telafisi, o hakkı daha çok kişilere vermekle değil; o hakkın ancak hak sahibine iadesi ile mümkündür.

Bu yapılmadığı sürece, hakkı elinden alınan mazlum; hakkı vermeyen ise zalimdir.

Mazlum ve zalimin birlikte yaşadığı bir cemiyette ise huzur beklemek hayalden öteye bir şey değildir.

Bu bakımdan bir ülkede adalet mutlaka sağlanmalıdır.

Bunu sağlamak devletin asli görevi olup; devlet bu işi idare edenler vasıtasıyla yapacaktır.

Fakat devleti yönetmekle görevli olanlar veya devletin herhangi bir kademesinde devlet adına iş yapanlar adil olmazlarsa; devlet zalim gibi gözükür ki, bu doğru değildir.

Çünkü bu durumda zalim olan devlet değil, yönetimdir.

Fakat yönetim, devletin arkasına sığınarak ve devleti dokunulmaz kılarak, zulümlerini örtmeye ve kendilerini saklamaya çalışırlar

*

3.

Bir millet ortak hayali, ortak sevdası, ortak iradesiyle devletini kurup geliştirirken; devlet yönetimini gözetleyecek, kontrol edecek, denetleyecek mekanizmaları da kurup geliştirmek zorundadır.

Aksi halde, devletin asıl sahibi olan millet, yönetenler tarafından istismar edilecek; yönetenler devletin asli görevlerini yapmadıkları gibi, devletin imkânlarını kendi menfaatlerine, birer zulüm vasıtası olarak kullanacaklardır.

Nitekim doğudan batıya, bunu bütün devletlerin yönetimlerinde görmek mümkündür.

Gerçekten de, eğer yönetimi denetleyecek kontrol mekanizmaları kurulmamışsa ve bu mekanizmalar etkin olarak çalışma iradesine ve gücüne sahip değillerse; devleti yönetenler, devlet adına, millete zulmetmekte; yönetimde daha uzun süre kalabilmek için her yolu deneyerek, yetki sınırlarını aşmakta ve milletin her işine karışarak, milleti bir robot gibi yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

Halbuki demokratik sistemin tam olarak yerleştiği ve demokrasinin olabildiğince iyi uygulanabildiği ülkelerde, yönetimin kendisine verilen yetkileri uzun süreli olarak çiğnemesi mümkün değildir.

Yönetim, kimi zaman yetkilerini aşabilir ve kendisine verilen görevi kötüye kullanabilir.

Fakat böyle bir yönetim kamuoyundan derhal,en şiddetli tepkiyi görecektir.

Halbuki bizim gibi demokrasinin sadece sözü edildiği ve tam olarak hiç uygulanmadığı ülkelerde, yönetim yanlış yaptıkça, yönetimin etrafını çevreleyenler başta olmak üzere, güç odakları, bu yanlışlara ya göz yummakta veya daha da kötüsü ayakta alkışlamaktadırlar.

Devlette yönetimi bir şekilde ele geçirenlerin, devletin aslı

sahibi olan millete yapacakları zulmün mutlak manada, tam olarak önlenmesi mümkün olabilir mi?

Bu soruya evet demek zor değil, imkansızdır.

İnsanlık tarihine baktığımızda, devlet yönetiminde bulunanların millete zulüm etmedikleri dönemlerde idarenin Allah dostlarında, yani Peygamberlerde, velilerde veya veli huylu kimselerde olduğunu görürüz.

Bu dönemlerin ise genel tarih içinde tuttuğu yerin çok fazla olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bu bakımdan pratikte ulaşılamayacak olan mutlak adalet peşinde koşmaktansa, vakıayı kabullenmek ve yönetenlerden gelecek olan zulme karşı hazırlıklı olmak ve bu zulmü önlemeye çalışmak zorundayız.

Çünkü, ister ilahi, ister beşeri olsun hiç bir sistem, gücü elinde tutanın zulmüne tam olarak mani olamaz.

Ta ki, gücü elinde tutan kişi veya kişiler, inandıkları veya kabullendikleri o sistemi kendi ruhi ve bedeni yapılarında tam olarak kurmadıkça...

Sistemi kendi ruh ve beden yapılarında tam olarak kurabilenler ise, biraz önce belirttiğimiz gibi, peygamberler, veliler ve veli yaradılışlı kişilerdir.

Bir sistemde gerek yöneten, gerekse yönetilenler arasında bu tip kişilerin sayısı ne kadar çok olursa, o sistem o kadar iyi işleyecek, adalet o ölçüde var olacak, zulüm o ölçüde yok olacaktır.

Oysa sistemlerin pratiğine baktığımızda uygulamaların, yönetenlere göre çok farklı ve adil olmaktan çok uzak olduklarını görebiliyoruz.

Bir dönemde, bir zaman ve mekân diliminde, sistem adına yapılan bir uygulama adil olabiliyorken; bir başka zaman ve mekân diliminde yine aynı sistem adına yapılan uygulama, zulmün en katmerlisi olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Adalet ve zulüm med-ceziri arasındaki bu çelişkili ve birbirine taban tabana zıt uygulamaları beşeri sistemlerde gördüğümüz gibi, ilahi sistemlerin uygulanışında da görebiliyoruz.

Bu bakımdan, bir sistemin mükemmel işleyişindeki bütün mesele; sistemin, o sistemi kendi bünyesinde kurabilen insanların elinde olmasıdır.

Yani sistem kendi insanını, hangi ölçüde ve ne kadar çok yetiştirebilmişse, o sistem, o ölçüde iyi işleyecektir.

Bu bakımdan bir sistem tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir; o sistemi tam olarak hazmetmiş, gerçek uygulayıcılar olmadıkça...

Şöyle ki, mükemmel bir sistem kötü uygulayıcılar elinde bir zulüm aracı olarak kullanılıp, çok kötü sonuçlar verebildiği gibi; çok kötü ve insan yaradılışına uymayan bir sistem, iyi uygulayıcılar elinde en az zulmün işlendiği, iyi sonuçlar veren bir sistem görünümünde olabilir.

Mükemmel ve çok kötü iki sistem arasındaki fark, birinde zulmün ilahi sistem adına, diğerinde ise beşeri sistem adına işlenmiş olmasıdır.

Oysa zulüm zulümdür; ne adına işlenmiş olursa olsun...

Yani bir sistem tek başına, zulmün derecesini artıramaz veya eksiltemez.

Önemli olan zulmün ne adına yapıldığı değil, ferdin haklarının korunması ve adaletin teessüsüdür.

Adalet sağlanmadıktan ve kişi haklarına kavuşmadıktan sonra; sistemin güzelliğinin ne faydası olacaktır?

Son söz:

Devlet mutlak olarak adildir ve devletin görünürü olan sistem ya devletin adil oluşunu devam ettirir ya da devleti ‘zalim devlet’ konumuna getirebilir.

Ve insanı düzeltmeden yargı sistemini düzeltmenizin fazlaca bir anlamı olmaz...

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3077/insani-duzeltmeden-yargiyi-duzeltemezsiniz.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar