Bizim Devletten Onun Devletine

Türkiye 31 Mart'ta bir seçim yaptı ama seçim atmosferinden kurtulamadı. 23 Hazirana kadar da bu böyle devam edecek.

YSK, gerekçeli kararında ne söylerse söylesin vatandaşın İstanbul seçimleri ile ilgili bir kanaati var. Kimse seçime hile karıştırıldığına, oyların çalındığına inanmıyor. Zira sandık kurullarını CHP oluşturmadı. Her seçim bölgesinde İlçe seçim kurulları bu seçimi yaptı. Üstelik sandıklarda görev yapan kamu görevlilerinin neredeyse tamamı AK parti iktidarı döneminde göreve başlamış kişiler. İktidar mensupları da söylediklerine inanmıyor olacaklar ki her kafadan bir ses çıkıyor. Ortada bir ağız birliği veya herkesin paylaştığı bir iddia yok. Herkes zeka seviyesine göre bir iddia uydurup onun üzerinden YSK'nın verdiği iptal kararını meşrulaştırmaya çalışıyor. Herhalde en uç iddia, Binali Yıldırım'ın seçmenlerin tipine bakarak AK partili olduğu tahmin edilenlere Büyük şehir belediye başkanlığı pusulasının verilmediğine dair iddiasıydı.

Şunu unutmamak lazım, mahkemeler ne derlerse desinler kamu vicdanı da bir muhakeme yapıyor. Eğer mahkemelerle kamu vicdanı arasında bir uyum olmazsa kamu vicdanı tepkici bir tutum takınabiliyor. CB Erdoğan'ı iktidara taşıyan biraz da -muhtar bile olamaz- sözüne gösterilen tepkiydi. AK partiyi iktidara 28 Şubat'a gösterilen tepki taşıdı. Bugün de giderek büyüyen tepkici bir tutum yaygınlaşıyor. Bunun sadece İstanbul seçimleri ile ilgisi yok, iktidar güçlendikçe topluma verdiği sözleri unutarak baskıcı, otoriter, toplumun beklentileri ile örtüşmeyen bir siyasete yöneldi. "Karınlarını doyuruyoruz bize oy vermiyorlar" tavrı siyasi iktidarın vatandaşa bakış tarzını özetliyor. Bu köle efendi  ilişkisinden başka bir şey değildir. Efendi köleyi doyurma karşılığında onun düşünme özgürlüğünü bile elinden alır. Onu kendi emellerinin, arzularının, amaçlarının basit bir aleti haline getirir.

Demokrasiler bir eşitler nizamıdır. Demokrasilerde köleler olmaz, sadece efendiler olur bu da herkese şamildir.  Kimse kimsenin karnını doyurmaz, herkes kendi emeğinin, alın terinin karşılığını alır. Ayrıca devlet kimsenin şahsi mülkü olmadığı için kimse kendini devletle özdeşleştirerek rızıkları veren, karınları doyuran bir mevkide göremez. Dinimiz de böyle bir tanımlamayı kabul etmez. Rızkı veren şu veya bu fani değil, Allah'tır. Onun isimlerinden biri de er Rezzak, yani bütün mahlûkatın rızıklarını veren, ihtiyaçlarını giderendir.

YSK'nın aldığı karar ve bu süreçte yaşananlar İstanbul seçimlerinde alınacak sonuçlardan daha önemlidir çünkü, YSK'da bir yargı organıdır ve yargı organlarının aldığı kararlar o ülkenin nereye götürüldüğünü veya götürülmek istendiğini gösterir. Seçim sonuçlarını kabullenmek demokratik bir tutumdur, o ülkenin demokrasi içinde kalma arzusunu ifade eder. Bu sonuçları kabul etmemek demokrasiyi paranteze alıp hukuktan, adaletten vazgeçmek anlamına gelir. İktidarlar seçimlerle değişmeyecekse hangi araçlarla değişecekler? İşte 31 Mart'tan beri sorulan soru budur. Ve bu sorunun geniş bir çevrede sorulmasının nedeni iktidarın işine gelmeyen seçim sonuçları ile ilgili tutumudur.

İktidarların denetlenemediği yerlerde keyfilik siyasetin bir rüknü haline gelir. Bu tip ülkelerde hukuk sadece başkalarını, iktidarların rakiplerini denetlemek ve terbiye etmek için vardır. Böyle durumlarda devlet milletin ortak mülkü veya organizasyonu olmaktan çıkarak bir parti veya kişinin mülkü haline gelir. Devletin kişiselleşmesi onu sahipsizleştirir. Bugün içinde bulunduğumuz asıl tehlike budur. Devlet, gittikçe millet nazarında "bizimdir" olmaktan çıkıp "onundur" veya " bizim değildir" konumuna düşüyor. Hâlbuki bu tarihi dönemeçte tam tersinin olması gerekirdi.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3055/bizim-devletten-onun-devletine.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar