Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe

 Tevbe, her kötülüğün kapatılmasına ve her iyiliğin açılmasına vesile olan kapıdır. Yeter ki içten bir yakarışla af dileyenlerden olalım mutlak hürriyete yelken açılırda. Çünkü tevbe ederek tüm sahte mabutlardan kurtuluş olacağından hürriyette beraberinde gelecektir.

   Sadece günahlardan değil her hayrın başlangıcında ve sonunda tevbe etmekte gerekir. Madem öyle yapacağımız hayırlı bir işte olsa her fırsatta tevbe etmekte fayda var. Çünkü yapılan hayırlı ameli Allah’a karşı layığı veçhiyle yerine getiremediğimiz içinde tövbe etmek icab eder.  İster günah işleyelim isterse hayırlı işlerde bulunalım her iki durumda da tevbe zırhımız içimizdeki ve dışımızdaki tüm sahte mabutlardan sıyrılmamıza vesile olup mutlak hürriyete giden yolda birinci basamağımız olur bile.   Malum,  beşer olmamız hasebiyle günahlardan arı değiliz. Kaldı ki günah işlemesek de yapacağımız hayırlı amellerimizi riyadan arındırmamız lazım gelir. Öyle ya, madem Yüce Allah (c.c) kullarına tevbe etmesi için böyle bir fırsat vermiş, o halde bize düşen nasıl ki bütün işlenen günahlardan tevbe etme ihtiyacını hissettiğimiz gibi her ifa edilen hayırlı amellerin başında ve sonunda da tövbe edip tam manasıyla arınmamız mecburidir. Aksi halde içimizde ve dışımızda ki Allah’tan gayrı tüm sahte mabutların boyunduruğundan kurtulamayız.  Dolayısıyla tüm esaret zincirlerini kırıp tevbe zırhıyla gerçek manada mutlak hürriyete yol almalıyız.  Her şeyden önce tevbe kulun Allah huzurunda layıkıyla ibadet edemedim kaygısının ifadesidir.

  İnsan şu fani dünyada yaşadığı müddetçe günah ve sevap ikilemi içerisinde gidip gelmekte. Zaten istesek de bu iki ikilem etkisinden kurtulamayız. Zira insan ruhunu emdiren iki kuvvet vardır. Bunlardan hayra teşvik eden melek-i âlem birinci kuvvet olurken, şerri teşvik eden şeytani vesvese ise ikinci kuvvet olmaktadır. Malum melekler cemal sıfatına haizdirler, şeytanlarsa celâl sıfatına. İnsansa bu iki kuvvetin ortasında hem cemal, hem de celâl sıfatına haizdir. Şayet insanoğlu celal yönü ağır basarsa günahlarla iç içe olması an meselesidir, yok eğer cemal yönü ağır basarsa sevaplarla iç içe olacağı malum. Anlaşılan tüm kötülükler insan ruhunu esir edip köle yaparken,  Allah için yapılacak her iyilikler de insan ruhunu hür kılıp emniyetimiz sağlanmakta.

       Adem (a.s.)  topraktan yaratıldığından yaratılış mayasına uygun Allah’ın hem cemal hem de celâl sıfatıyla kodlanmıştır. İşte bu iki yol ayırımının tecellisidir ki Habil’de merhamet ve iyilik, Kabil'de ise kin, nefret ve gazab olarak tezahür etmiştir. Yani cemal Habil'de, celâl Kabil'de zuhur etmiştir. Bu yüzden Kabil esaretin ve hürriyetsizliğin sembolü, Habil ise Allah’a abd olma manasına hürriyetin sembolü olarak karşımızda durur. Hele bir insan dünyaya doğa gelmeye dursun hemen şeytan ona bir dokunmadan boş durmaz da. İşte dünyaya gelen çocuğun bağırıp çığlık atması bundan dolayıdır. Hatta çocuklarda görülen acelecilik, heyecanda böyledir.  Nitekim Hz. Mevlana şöyle der: ''İnsan ruhunu iki emdiren kuvvet var; biri melektir, diğeri de şeytandır.'' Gerçekten de ruhumuzun aydınlanmasına yardımcı olan melek-i kuvvetle, ruhumuzu esir etmeye çalışan şeytanı kuvvetin arasında tercihimizi birincisinden yana kullanmak gerekir.    

          Melekler günahsız, masum, erkek ve dişiliği olmayan varlıklar olup her birinin emri ilahi gereği ayrı ayrı vazifeleri vardır. Keza melekler ne kadar masumsalar şeytanlar da bir o kadar asidirler. İnsanlar malum; hem nur hem de nar (ateş) yapıdadır. Bu yüzden insan nar ile nur arasında sürekli mekik dokumakta. Nitekim insanın iç dünyasına hayrı emdiren ‘Levvame ve mutmainne kuvvet’, şerri emdiren 'Nefsi emmare kuvvet' mevcuttur. Dolayısıyla helal ve haram bu emzirmelerden tezahür etmekte. Nefs-i emmare, sürekli kötülüğü teşvik eden nefistir. Nefs-i levvame ise nefsi emmarenin bir üst aşaması olup bu tip nefiste bazen kalbe itaat halleri, bazen de kalbe itaatsizlik halleri görülür. Şayet bir insan kötülüğe karşı yenik düşmeden nefsi levvamenin bir adım ötesine sıçramayı başarırsa biranda ‘Nefsi mutmainine’ mertebesine yükselebiliyor. Böylece bu nefis aşamasına gelen bir insan kalbi huzura ermiş pozisyona erişir. Demek oluyor ki; İnsanoğlu sürekli sevaplarla iştigal ederek nefsine çeki düzen vermesi mümkün. Yeter ki azmini yitirmesin, safi gayretinden dolayı şeytan kaçar da. Böylece uzun süren nefis ıslah çalışmaları netice verdiğinde iç dünyasında Sultan-ı ruhu galip kıldığında gerçek anlamda nefsin esaretinden sıyrılıp hürriyete kavuşmuş olacaktır.

       İnsana değer kazandıran sadece akıl değil elbet, ona asıl değer katan içindeki kötülüğü emreden nefsi emmare kuvvetini yenip Allah'a kulluk yapması asıl değerdir. Meleklerde nefis olmadığı için sürekli itaat halindedirler. Madem öyle, ruh dünyamızı nefsin baskısından özgürlüğe kavuşturmak için:

      - Allah’ın dostluğunu kazanmış kâmil zatlardan istifade etmek,

      - Salih amel işlemek,

      - Allah’ı zikretmek gerekiyor.

       Kimi zaman günah işleme zafiyetinin kalbe galib gelmesine neden olan etken unsurlardan biri koyu bir cehalet bataklığına saplanmak, diğeri ise “Nasıl olsa günahım görülmez” gibi bir takım sapık kuruntulara kapılmaktır. İşte bu iki kuruntu bizi tövbe etmekten alıkoyacak tuzak olabiliyor.

         Tuzaklara düşmemek için kontrol mekanizmalarımızı hayırdan yana kullanmamız elzemdir. İnsan, şayet tercihini günahlardan yana yoğunlaştırırsa şeytanın hâkimiyeti dairesine girmesi kaçınılmazdır, yok eğer tercihini helal dairesinde kullanırsa meleklerin kontrolü altına girmiş demektir Anlaşılan o ki; hayrın yardımcısı melekler, nefsin yardımcısı ise şeytan olmakta. Hayırdan yana tercihini kullananlar akl-ı selim özellik kazanır da. Malum, aklın da iki öğesi vardır; biri adalet, diğeri hürriyettir. Hakeza ıslah edilmemiş nefsin ise zulüm ve esaretten ibaret iki öğesi söz konusudur. O halde bize düşen vazife; hürriyete giden yola talip olmaktır.

        İnsan'ın aslı cevherdir. Bu yüzden insan, madde yönüyle ''bayağılığa'', ruhu itibarıyla da 'yüceliğe' meyillidir. İnsan öldüğünde ise cesedi madde âlemine, ruhu mana âlemine rücu eder. Madem öyle ölmeden önce şu üç hususu yerine getirmek gerekiyor:

        - Şeytana muhalefet,

        - Nefsin istek ve arzularından uzak kalmak,

        - Kötü arkadaşlardan uzak durmaktır.

         İşte bu üç emniyet donanımına sahip olan bir insan bilsin ki şeytanın hile ve desiselerine, nefsinde istek ve arzularına boyun eğmeyecektir. Nasıl ki, hayra giden yolda sebepler varsa, günaha akan yolda da şeytan, nefis ve kötü arkadaş gibi pek çok sebepler vardır. Öyle anlaşılıyor ki hürriyetle hürriyetsizlik arası bir yol ayrımındayız.  Ya Allah’a abd olup tevbe zırhıyla hürriyetimizi kazanacağız, ya da şeytanın hilelerine kapılıp köle olacağız. Şüphe yoktur ki kurtuluş Allah’a abd olmaktan geçmekte.  Bakın Gavs-ı Sani (k.s) bir sohbetlerinde şöyle bir kıssa anlatır: “Her türden günahı işlemiş bir adam, yani Kuşun oğlu manasına İbn-i Asfur adında bir adam vardı. Bir gün sokakta çarşıya inerken birde ne görsün bir çocuk kuşa eziyet veriyor. Bu durumda niyet ediyor: Ya Rabbi! Bu çocuğa biraz para verip ikna ederek kuşu azad etmek üzere elinden alayım. Belki bu vesileyle Senin affına nail olayım, böylece kuşu kurtarır da. Birkaç gün veya birkaç saat sonra her neyse adam ölüyor. Adamın bir komşusu vardı. Evliya idi. Bu komşu birkaç gün sonra kabre gidiyor. Acaba bu komşu ne yapıyor diye. Kabrin başına varıyor, gözlerini kapatıyor 25 esteğfirullah çekiyor, murakabe halinde bakmış adam cennette adamı ismiyle çağırıyor. Sen bizim komşun idin, siz çok günah yapmıştınız. Haklısın, evet yapmıştım.  Peki, madem siz ne yaptınız da Allah Teâlâ sizi bağışladı. Tabi adam bu sual karşısında yukarıdaki kuşu kurtarma hadisesini anlatmaktan kendini alamaz.  Ve Allah Teâlâ bunun üzerine “Sen benim rızam için kuşu kurtardın, azad ettin (hürriyetine kavuşturdun) ben seni niye azat etmeyeyim ki” der.

        Elbette ki beşer olmamız hasebiyle her an günah işleyebiliyoruz. Bu durumda tek güvence kaynağımız Allah’ın mağfiretine sığınmaktan başka çaremiz yoktur.  Çünkü O sonsuz rahmet sahibidir,  kulunu affetmeyi sever de. Bakın,  Peygamberimiz (s.a.v.) bile Allah’ın Habibi olmasına rağmen tevbe etmeyi asla ihmal etmezdi. O halde bizim haydi haydi daha çok tövbe zırhı kuşanmamız icab eder.

         Malumunuz tevbe üç çeşittir:

         - İnsanın kendi kendine yaptığı tevbe,

         - Camilerde hocaların cemaate topluca tevbe ettirmesi,

         - Evliya elinden tevbe etmek (İnabe).

        İnsan çoğu kez birincisinde kendi kendine tevbe ettiği halde her nedense bir türlü günahlardan kurtulamıyor. Keza ikincisinde camii hocaların belirli günlerde cemaate tevbe yaptırdığında da öyledir. Maalesef her iki durumda da günah işlemeye devam edip bir türlü düzelemiyor, acaba neden? Belli ki bir yerlerde eksikliklerimiz söz konusu. O halde daha etkili olan üçüncüsüne de başvurmak gerekir.  Ki, bu üçüncü şık evliya elinden tevbe almaktan başka bir şey değildir elbet.

        Evliya elinden alınan tövbeye ''Nasuh tevbesi''  dendiği gibi ''İnabe'' de denmekte. Ancak buradan hareketle her evliya elinden tevbe alanın Nasuh tövbesiyle müjdelendiği anlaşılmasın. Bundan maksadımız Allah dostları naz makamından olduklarından onların elinden alacağımız tevbenin etkisi daha tesirli olacağı manasınadır. Öyle ki geçmiş günahlara bir daha dönmeyecek derecede bir etkidir bu. Bakın fıkıh alanında büyük deha sahibi İmam-ı Azam Ebu Hanife bile Caferi Sadık Hz.lerine koşup onun nefesinden iki yıl istifade edip şu tarihi sözü itiraf etmiştir: ''Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslamda Fıkhi Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2 sahife:95)

      Peki, sadece evliyaullahla ünsiyet kuran İmam-ı Azam Ebu Hanife mi? Elbette ki dahası var. Nitekim İmam-ı Gazali gibi büyük bir zatta ilim koşuşturmasının ardından geldiği nokta evliya kapısında diz çökmek olmuştur. Malum olduğu üzere İmam-ı Gazali Hz.leri önceleri tarikata muhalif bir âlimdi, daha sonrasında bir vesileyle tarikata girip ''Hüccetül İslâm'' olmuştur. Derken Ebû Ali-i Fârmedi Tursi (k.s.)’ın dizinin dibinde diz çöküp Mutlak hürriyeti tadmıştır. 

       Evet, bir insan ister âlim, ister sade bir Müslüman olsun hiç fark etmez her halükarda tevbe etmeye muhtaçtır. Ki, kul tevbe ettiğinde kendi acziyetinin bilincine varmanın ötesinde Yaradandan başka sığınacak bir dalın olmadığının farkına varacaktır. Böylece Yüce Allah’ın  “Rahmetim gazabımı geçmiştir”  müjdesine mazhar olur bile. Düşünsenize Allah’ın sonsuz rahmeti olmasa,  kim bilir bizim halimiz nice olurdu, nefsin elinde bir oyuncak zebun, şeytanın hile tezgâhında ise yem olacağımız muhakkak. İşte tevbe kapısı nefsin elinde oyuncak bir zebun ve şeytana yem olmamamız için vardır. Yeter ki bin defada tevbemizi bozsak o tevbe kapısını son nefesimize kadar aşındırmış olalım kurtuluş gemisine binmemiz her an mümkün diyebiliriz elbet. Çünkü Rabbani âlimler tevbe kapısının ümitsizlik kapısı olmadığını, bilakis umut aşılayan kapı olduğunu vurgulamaktalar. O halde bize düşen Allah’dan umut kesilmez deyip naz makamında ki Allah dostlarının kapısını aşındırmak olmalıdır. Ne mutlu Allah’a canı gönülden yalvarıp da tevbe edenlere ki nefsin hevasından ve şeytanın vesvesesinden kurtulup da hürriyetini kazanmışlar. İşte bu nedenle tevbe, bütün günahlardan arındıran manevi bir güçtür diyoruz.

        Bakın, Mevlana Hz.leri tüm insanlığı  ''Ne olursan ol' yine gel” diyerek tevbe etmeye çağırmakla kalmıyor, aynı zamanda ''Bu dergâh ümitsizlik kapısı değil'' diyerekten de tüm insanlığa umut aşılayıp mutlak hürriyete çağırıyor da. İşte bu manada Gavs-ı Sani (k.s) “Bir kişinin hidayetine vesile olmanız yedi ceddinize yeter”  buyurmakta.  Nitekim bir kişinin hidayete vesile olmak o insanın hürriyetine kavuşması demektir. Hele bu insan bir de Nasuh tevbesi yaptığını düşünün değme keyfine, işte o zaman asıl hakiki hürriyetin tadına varmış olacaktır. Her ne kadar insanoğlu bunca dünya telaşı içerisinde Nasuh tövbesiyle şereflenemese de, bu şerefe ulaşabilmek için  başlangıçta diliyle de olsa tevbe etmekten geri durmamalı.  Olur ya, bir gün gelir dille yapılan o tevbe bir bakmışsın kalbe inmiş, kalptende tüm vücuda sirayet etmiş görürsün. O halde durmak yok yola devam deyip ilk adımımız tevbe etmek olsun.  Şayet Hz. Mevlana’nın ''Bin defa da tövbeni bozsan yine gel'' davetindeki sırrı anlayabiliyorsak, biliniz ki o çağrıya icabet etmekle dildeki o tevbe Nasuh tevbesine dönüşecektir. Sakın ola ki tevbe kapısını defalarca aşındırmaktan usanılmasın, bu yolda ümitsizliğe asla yer yoktur. Çünkü şeytan yeise kapılandan değil gayret edenden kaçmakta. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v.) Allah'ın elçisi olduğu halde günde yetmiş kez tevbe etmekten geri durmuyordu. Keza Sahabeyi Kiramda Resulullah (s.a.v.)’’in izini iz bilip habire tevbe halkası oluşturuyordu Tabiun da sahabeden aldığı  ilahi emaneti aynı kararlılıkla kendilerinden sonra gelecek gönül sultanlarının eline teslim etmiştir. Böylece kıyamete dek tevbe kapısının açık tutulmasına vesile olmuşlardır. Zaten Rabbani âlimler olduğu sürece tevbe kapısı hiç kapanmayacak da. Nasıl kapansın ki, bikere tevbe halkası her devirde misyonuna uygun davranıp  silsileyi şerife kanalıyla yoluna devam etmekte de.

     Nice hükümdarlar, nice insanlar Gönül Sultanlarının eşiğine yüz sürmekle   'Tevbe-i Nasuh' eylemiş oldular. Nitekim Mevlana'nın Mesnevisine konu olan Nasuh adında bir adamın son pişmanlıkla hakiki tevbe kapısını aralayıp affedilenlerden olması bunun bariz bir delilidir. İşte bu arınmadır ki Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u muhasara öncesinde Akşemseddin Hz.lerinin eşiğini niye sürekli olarak aşındırdığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Çünkü madden ve manen arınmadan İstanbul fethedilemezdi. Keza İmamı Azam Ebu Hanife’nin niye Caferi Sadık Hz.leri hakkında “Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu”  demesi de bir başka arınma örneğidir. Yine İmam-ı Şafii’nin de ruhunun susuzluğunu giderecek iksiri  'Şeyban-ı Râî’de bulup arınması da öyledir. 

       Evet, tüm bu arınma misallerini iyi idrak ettiğimizde biliniz ki Nasuh tevbesi bizim kapımızı da çalacak demektir. Yeter ki Allah’dan umudumuzu kesmeyelim gerisi gelir elbet. Yukarıda belirttik ya,  Peygamberimiz bile Allah’ın Habibi ve elçisi olduğu halde tevbe etmekten geri kalmayıp bu hususta şöyle beyan buyurdular: ''Allah'a and olsun ki ben günde yetmiş defadan ziyade (İstiğfar) Allah'tan yarlığamasını talep edip tevbe ederim.'   Madem öyle, ümmetine  “Yâ Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha ben yapmayacağım” kararlılığıyla tevbe etmek düşer. Ümmet olarak kararlılık sergileyelim ki ümmetin her tevbe edişinde tüm sahte mabudlar tarumar olup Allah’a gidilen yolda gerçek hürriyete adım atılmış olsun. Aksi halde ümmetin boynuna geçirilmek istenen tüm prangalar ayak bağı olacağından hürriyetimize mani olacaktır.  İlla ki ümmet olarak tevbe zırhı kuşanmak gerekir ki Allah’a abd olmakla hürriyetimize erişebilelim. 

      Velhasıl; tevbe  etmek mutlak hürriyete giden yolda arınmaktır.

       Vesselam. 

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3053/hurriyetin-ilk-kapisi-tevbehurriyetin-ilk-kapisi-tevbe.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar