Hz. Ömer’in Davasına Talip Olanlar Mirasına Talip Oldular mı?

Sözün başında hemen şu açıklamayı yapmalıyım: Bu yazdıklarım, bir grup, parti, tarikat veya cemaate hamledilmesin, sözüm Müslüman olduğunu iddia eden herkesedir. Zira iğne çok kişiye batacaktır. Birçok kimse, bu ithamları hak etmediğini iddia edip feveran edecektir. Ne demiş atalarımız: “Al kaşağıyı gir ahıra, yarası olan gocunur.”

İslam dünyasında Hz. Ömer’in adı, daima adaletle birlikte anılır.  Çünkü Müslümanlar, gerçek bir devlet hüviyetine Hz. Ömer döneminde kavuşmuşlardır. Bu yüzden Hz. Ömer’in uygulamaları sonradan gelen devlet idarecilerine ve Müslümanlara ışık tutmuştur. Resulullah (s.a.v.) vefat ettiğinde, Resulullah’ın dadılığını yapmış Ümmü Eymen, ağlamaya başlar, “neden ağlıyorsun” diye sorduklarında: “Göklerin haberi kesildi diye ağlıyorum” der. Hz. Ömer öldürüldüğünde yine ağlar ve bu kez “niçin ağlıyorsun” diye sorduklarında şu cevabı verir: “Bugün İslam katledildi.” Zaten kendisi de Hz. Ömer’den yirmi gün sonra vefat eder. Gerçekten de İslam’ın en güzel beşerî yorumunu Hz. Ömer’de buluruz. Bu sebeple Ümmü Eymen, Hz. Ömer’in öldürülmesine “İslam katledildi” demekte haksız değildir.

“Adalet, mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e nispet edilmiştir. İnsanlar varlıklarını “dinsiz” sürdürebilirler, ancak “adaletsiz” sürdüremezler. Bu hakikate işaret etmek üzere Allahu Teala: “Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Maide, 5/8) diye emir buyurmaktadır. O halde her Müslüman, şartlar ve durumlar ne olursa olsun adaletli olmak zorundadır. Yine Allah, adalet konusunda hiçbir bahaneye yer olmadığına işaret etmek üzere: “Adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın” (Nisa, 4/135) diye ihtar etmektedir. Hz. Ömer’in davasına talip olan bizler, hangi konuda adaletli davranabildik?

Yine Hz. Ömer şöyle buyurmuştur: “Bir kişinin namazı ve orucu seni aldatmasın; dileyen namaz kılsın, dileyen oruç tutsun. Lakin emanete sahip olmayanın, dini yoktur.” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübra, H.No: 12694) Kur’an’a sıkı sıkıya bağlı olan Hz. Ömer, “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor” (Nisa, 4/48) ayetine işaret etmek istemiştir. Hz. Ömer’e göre emanete ihanet, kişinin sahip olduğu dini inancını sorgulamaya sebep olmaktadır. O halde kimse din namına, emanete ihanet etme hakkına sahip olamaz ve olmamalıdır. Bizler emaneti ehline verdik mi? Emaneti ehil olmayana verirken hangi ilke ve kriterlere sadık kalmıştık? Bir işin ehli dururken, onları değil de çapsız, yeteneksiz, kişiliksiz, yağcı ve istismarcıları tercih ettik mi, etmedik mi? Haklı olarak Abdullah ibni Abbas (r.a.): “İlmi, ehli olmayana verirseniz, ilme zulmetmiş olursunuz; ehline vermezseniz, ehline zulmetmiş olursunuz.” (İbn Abdilberr, Cami’u’l-Beyani’l-İlm, c. 1, s. 450) diyerek bizleri uyarmaktadır. Bu iş elbette yalnızca ilimle sınırlı değildir, her türlü işte düsturumuz bu olmalıydı.

Hani anlatılır ya, adamın bir devesi varmış ve gün gelir deve ölecek olur. Adam, devesine: “Beni affet, sana çok yük yükledim, çöllerde susuz gezdirdim, haksızlık yaptım” demiş. Deve de: “Bunlar bir şey değil hepsini affederim, ama bir şey var ki asla onu affedemiyorum” demiş. Adam şaşkınlıkla sebebini sormuş, deve şöyle cevap vermiş: “Biz develeri dizerdin ya, sonra önümüze bir eşek bağlardın, işte bunu affedemiyorum.” Nice ehil insanların önüne, birer nâehil bağlanmıştır!. Makamlar, mevkiler ve mansıplar dağıtılırken neler gözetilmektedir? Ahbab-çavuş ilişkisi, yandaş kayırma, ideolojik davranmanın olduğu bir yerde, bilin ki bir haklının hakkı gasp ediliyordur.

Ünlü Hadis alimi ve Tabiînden Muhammed b. Sirin, anlatıyor: Hz. Ömer’in (r.a.) çok yakını olan bir adam, Hz. Ömer’den bir şey istedi, o da adamı azarladı ve dışarı attırdı. Bu husus milletin arasında konuşuldu ve yayıldı. Sonra Hz. Ömer’e gelip: “Ya Emire’l-Müminin, niçin filan kişi senden bir şey istedi diye onu azarlayıp kovdun” diye sorulunca, Hz. Ömer: “Benden Allah’ın yani devletin malını istedi, şayet verseydim hain bir yönetici olurdum; benim malımdan isteseydi ya?” demiş ve sonra o adama kendi malından on bin dirhem para göndermiştir. (İbn Ebi Dünyâ, Mekârimu’l-Ahlâk, s. 266). Hz. Ömer’in mirasına sahip olduklarını iddia edenler, devletin her kuruşuna dinî bir hassasiyetle sahip çıkmak zorundadırlar. Yöneticiler, devletin malını yiyen “domuzları” kendilerinden uzak tutmak mecburiyetindedirler. Şimdi soruyorum: Devletin malını hırsızlara ve arsızlara peşkeş çekenler Hz. Ömer’in mirasına sahip olduklarını iddia edebilirler mi? Şunu biliyoruz muyuz? Hz. Ömer (r.a.) birini yönetici olarak bir şehre atadığında onun mal varlığını yazardı; azlettiğinde birçok kişin malını fazla geldi diye paylaştırmıştır. (İbn Sa’d, Tabakat, c.3, s.282). Herhangi bir makama atananların, ayrıdıktan sonra mal beyanları gözden geçiriliyor mu?

Müslüman, ölçülü, ilkeli ve İslamî duruşu olan kimsedir. Hiçbir bahane ve sebebe sığınmadan din düşmanlarına karşı onurlu bir duruş sergiler. Hz. Ömer, şöyle buyurmuştur: “Allah’a ihanet ettiklerinde onlara ikramda bulunmayınız, Allah onları zelil kıldığında, siz aziz kılmayınız, Allah onları uzak tuttuğunda siz yakın tutmayınız.” (İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbar, c.1, s.43) Müslüman insan şahsiyetli kimsedir. Allah düşmanlarından asla izzet beklemez. Din düşmanlarına aşağılık kompleksiyle yanaşanlar, bu davaya ve mirasa sahip çıktıklarını iddia edebilirler mi?

Hz. Ömer’in davasına sahip olduğunu iddia etmek, büyük bür yükümlülük ister. Zira onun davasına sahip olduğunu iddia etmek, mirasını yaşatmakla eş orantılıdır.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3050/hz-omerin-davasina-talip-olanlar-mirasina-talip-oldular-mi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar