Mürşid Odur ki İrşad Ede

 İrşad,  insanlara doğru yolu gösterip hidayetine vesile olmaktır. Bundan daha öte içi dışına hâkim, dışı içine köle, özü gibi sözü, sözü gibi özlü özünde insan yetiştirme çabasının adıdır irşad. İşte bu ulvi çaba içerisinde irşad kütüğüne mührünü vuranlar ise halk nezdinde irşad ediciler olarak anılır da.

Peki, bu irşad kütüğüne kimler mührünü vurmuş denildiğinde, elbette ki ilk akla Mürşidi kâmiller gelmekte. Nasıl akla gelmesin ki, bakın Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  irşad edicilerin vasfını ortaya koyarken ne diyor: ''Öyle zevatlarla sohbet etki sözü dimağını (beynini), özü hem kalbini hem de ruhunu tedavi etsin, hali de seni Allah'a kavuştursun.''  

 Evet, Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın işaret buyurduğu öyle donanımlı zevatlarla ünsiyet kurmalı ki irşad olabilelim. Şayet kararan kalbimizi ve ruhumuzu aydınlatmak diye bir derdimiz varsa buna mecburuz da.  Sakın ola ki irşad edici de kim oluyor, benim aklım aydınlanmama ziyadesiyle yeter deyip işi hafife almayalım. Unutmayalım ki akıl bir yere kadar aydınlatıcı, onunda elbet aydınlatamayacağı sahalar var, bu nedenle bizi aydınlık şafaklarla buluşturacak bir irşad edici kılavuz bulmak da çok elzemdir.  Dikkat edin irşad edici kılavuz dedik, yani karga kılavuz demedik.  Malum kılavuzu karga olanların hali ortada, Bizim kast ettiğimiz karanlık dünyamıza ışık saçacak kılavuzdur. Sadece ışık saçmak mı,  ölüm döşeğinde, yani sekarat anımızda bile imanımızı çalmak için fırsat kollayan şeytana bizi yem etmeyecek kılavuzdur bu. İşte böylesi bir irşad ediciyi bulmak aynı zamanda gerçek dosta kavuşmak demektir. Öyle ya, o hakiki bir dostsa hayatın her kademesinde nefesini üzerimizde hissettirmeli. İcabında bu da yetmez, kabirde sorgu sual meleklerin sorusunda yanı başımız da olup ahrette de bizi yalnız bırakmayacak dost olmalı.  Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in “Kişi sevdiği ile beraberdir (haşr olunacak)” beyanı bunun teyididir. Zaten hakiki dost Ümmet-i Muhammed’in hizmetine kendini adamış dosttur. Ki, onlar İslam’ın hâkimi değil İslam’ın kölesi olmak için gecesini gündüzüne katıp her türlü çileyi göze alabilecek ruh seciyesine sahip zatlardır. Asla sırça köşklerde, fildişi kulelerden insanlara tepeden bakıp ahkâm kesenlerden değiller. Bilakis bin bir türlü ezaya ve cefaya katlanabilecek ruhta irşad edicilerdir. İşte bu yüzden irşad etmek her babayiğidin harcı değildir diyoruz. Elbette ki insan-ı kâmil gökten zembille inmiyor, irşadıyla yanımızda var olmaktalar. Şayet bir insan Allah yolunda çile çekmiyorsa, biliniz ki değil Ümmet-i Muhammed’e faydası, kendisine bile faydası yoktur. Zira irşad yolu çile üzerine kuruludur. Çile aynı zamanda Peygambere bile dost edip şefaatna nail olmasına vesile kılar da. Her kim ki Peygamber nuru damlalarından damlanır, işte o zaman üzerine düşen o nur damlaları ölçüsünce aydınlanacak demektir. Bunun dışında bir eli balda bir eli yağda olanın halkı irşat etmesi hayaldir. O nur damlalarından dünde vardı bugünde var olacaktır. Nitekim o nur damlaları alınlardan alınlara konup her devrin insanını kuşatır da.  İşte bize düşen tüm zaman ve mekânları kuşatan o Nübüvvet nur damlaların bulunduğu halkalarda yer almaktır. Yer alalım ki o nur damlaların feyiz ve bereketinden bizim üzerimize de damlasın. Ancak bu mertebeye erişmek için birinci adımda nefsin tepesine basmak gerekir ki, ikinci adım da Allah’a layık kul olunabile. Maalesef gel gör ki nur halkalarında bulunmayıp da halkı aydınlattığını zannedenler var. Oysa habire laf üretmekteler. Onlar laf ürete dursunlar, şu bir gerçek tahkiki aydınlanma ve yakini aydınlanma ancak hak ve hakikate teslim olmakla elde edilebiliyor. Besbelli ki Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  ''İrşad olmayan irşad edemez" derken bu gerçeğe işaret etmiştir. Yani, ilk evvela hem tahkiki hem de yakini irşad olmalı ki, insanlara yol gösterilebilsin. Bunun dışında ağzımızdan çıkan her bir sözü hayatımıza tatbik etmediğimiz sürece kendimizi kandırmış oluruz.

Evet, aydınlatmanın sırrı önce yaşamak, sonra yaşatmaktan geçiyor. Öyle yaşamalı ki mümini gören müminde dirilmeli. Aksi takdirde kendimize bile faydamız olmaz. Kaldı ki insanlar laftan çok uygulamaya ve yaşantıya itibar ediyor. Şurası muhakkak sathi konuşmaların ve heyecan varı nutukların biri bin ettiği devirler artık çok gerilerde kaldı. İnsanlar daha çok pratiğe yönelik özü ve sözü bir olan şahsiyetlere itibar etmekte.

 Öyle zevatlar var ki, hiç konuşmadan binlerce insanı bend edebiliyor. Öyleleri de var ki ciltler dolusu eserler yazıp heyecan verici ve coşkulu konuşmalar yaptığı halde, camiden çıktığı zaman etrafında ya birkaç kişi, ya da bir bastonu bir de kendisi kala kalıyor. Bu durumda insanlar ne yapsın, yıllardır nice insanları dinleye dinleye bir hal olmuş, nice etkili konuşmalara şahit olmuş ve bu konuşmalardan sadece bir veya iki cümlenin tesirinde kalmış, ama sadece o anlık tesirden öte bir işe yaramadığını geçte olsa fark etmiş durumda. Demek oluyor ki insanlara pazara kadar değil mezara kadar örnek bir yaşantı sergilemek gerekiyor.

 Mürşid; irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran ve Peygamber (s.a.v.)’in varisi konumunda olan kâmil zat demektir. İrşad ise  'değer' ihtiva eden bir kavram, asla 'kanun' ihtiva etmez. Her nedense bugüne kadar bir takım yanlış algılamalardan olsa gerek birçok insan deney ve laboratuar bulgularının mürşitlerce irşat edilmesini hep bekler olmuştur. Yani, birçok insan bir türlü deney ve gözlemin mürşitlerce irşad edilemeyeceğine akıl erdirememişlerdir. Oysa ilimle değer aynı şeyler değil. O halde her ikisini birbirine karıştırmamak icap eder, mürşidin sadece ve sadece insanların hak yolunda irşad etmek için misyon yüklendiklerini bilmekte fayda var. Zira deney ve ilim keşfini mürşitlerden beklemek adetullah'a (sünnetullah) ters düşen bir durumdur. Kaldı ki; İslâmiyet, ilim ve teknikte sebep ve netice ilişkisini esas alır. Düşünsenize Allah (c.c.) her şeyi bir sebebe bağlamış. Mesela Rabbül âleminin yağmur yağdırmak için bulutu vesile kılması bunun tipik misalini teşkil eder. Bu yüzden dinimizde sebeplere başvurmak; 'Sünnetullah' olarak addedilir. Hâsılı kelam deneyin mürşitlerce irşad edilmesini bekleyip durmak boşa bir çabadır.

Bir başka açmaz içerisinde bulunan kesimde hiç şüphesiz batı batı diye tutturup kendinden geçenlerdir. Malumunuz batıya göbekten bağlı olanlar irşad görevini pozitif dedikleri bilimden beklediler hep. Oysa bilim tek başına mürşit değil ki irşad gücü olsun. Pozitif bilim dedikleri şey daha çok vakıalarla, deney ve gözlemle ilgilenir. İrşad kavramı daha çok  'değer' içeren bir ifade. Her ne kadar değer düşünce taşımasa da sonuçta insan ruhunun aydınlamasında en etken unsurdur. Kaldı ki irşad edicinin düşünceye ihtiyacı olmaz da. Nasıl olsun ki; bikere problemlerini halletmiş, ruhunun susuzluğunu gidermiş, nefsini tezkiye etmiş ve kalbini tasfiye etmiş bir kâmil insanın düşünce sarmalında ne işi olabilir ki? Hem bu hengâme ve sarmal içerisinde düşün, düşün nereye kadar yol alınabilir ki, sonuçta varılacak nokta huzursuz, çelişik ve karanlık bir dünyanın kollarında debelenmekten başka bir işe yaramayacaktır. O halde bizim işimize yarayacak olana talip olmalı. Keza felsefi hayatın sarmalına dalıp da kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Şöyle tarihten bugüne feylesoflar zincirine bir bakın,  her bir zincirin halkasında konumlanan feylesof taifesi bir öncekine reddiye döşemekle ömrünü heder ettiğini görürsünüz. İşte felsefe dünyasının düştüğü bu girdaptan çıkamama hali bizi ister istemez bu âlemden uzak kalmaya zorluyor. Madem öyle, ne yapmak gerekir derseniz, yapılacak olan şey gayet basit,  neydip edip irşad edicilerin halkasında aydınlanmak olmalıdır. Varın bir mürşidin irşad halkasında vuslatı arayın ki huzur bulasınız. Hele irşad edicilerin eşiğine bir düşmeye göresiniz, huzura vardığınızda ağızlarından dökülen inci tanesi her kelime ve her cümlenin düşünce içermediğini, bilakis kalbimizi ve ruhumuzu aydınlatıp özümüzü tedavi ettiğini hissedersin. İşte bu noktada “Mürşid o dur ki, irşad ede” sözü bizim için çok bir anlam ifade eder de. Nasıl bir anlam ifade etmesin ki, irşad edici bize baktığında Allah için nazar etmekte,  konuştuğunda dilinden dökülen her kelime ve her cümle bir ses olarak değil ruhumuzu kuşatan bir 'nur' olarak yankı bulmakta. Zira ruh aşkla dirilir. İrşad ediciler yürekleri sevgi ve aşk dolu olduğu için ister istemez insanlar onlara yöneliyor. Şu iyi bilinsin ki yüreğinde aşk ve sevgi taşımayanların günümüz insana verecekleri hiçbir sermayesi yoktur. Dahası kişi madde kalıbından kurtulup ruhlaşmadıkça pirüpak olamıyor.

Bakın bir gün, Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) evine sofiler ziyarete gelir. Sofiler büyük bir adab içinde Hazret Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın sohbet etmesini beklerler. Fakat Hazret (k.s) sohbet etmez. Derken sofiler müsaade isteyip oradan ayrılırlar. Bu duruma şahit olan Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın hanımı:

 -Aman Efendim, Sofiler, seni ziyarete geldi, sen ise hiç oralı olmayıp ve hiçbir sohbette bulunmadın, senden bekledikleri sadece birkaç kelamdı, maalesef hüzünlü bir şekilde ayrıldılar.

 Bunun üzerine Hazret Muhammed Diyauddin (k.s) şöyle der:

 ''-Bizim sükûtumuzdan alamayan, sohbetimizden alamaz.''

Evet, bu veciz söz, sözün ötesinde bir nur damlasıdır. Bu nur damlalarından insanoğlunun nice alacağı dersler var elbet. Şayet insan canı gönülden irşad olmayı talep ederse, mürşidin huzurunda sükût lisanında bile irşad olması an be andır. Yeter ki; o insan âlimin yanında dilini, arifin yanında kalbine sahip olsun, bak o zaman kendinden geçip kendine gelir de. Anlaşılan iş lafın zahirinde  (şekli ve şemasında) değil, manevi tasarrufta. Elbette ki; edebi zahiri sözler belirli noktaya kadar etkili olmakta. Ama yaldızlı sözler bir süre sonra enerji olmaktan çıkıp lafı güzafa dönüşebiliyor. Düşünsenize bir çocuk doğduğunda patates yiyemiyor, yani önce süt içmekte. Ta ki dişleri çıkmaya başlar o zaman ancak patates yiyebilmekte. İşte insan da bebek misali başlangıçta ninni sözlerle yol almakta, daha sonraki aşamalarda artık yerini pratiğe bırakmalıdır. Çünkü sözün, pratiğe ve uygulamaya geçmesi çocuğun emzik halden çiğneme safhasına terfi etmesi demektir. Bakın Albert Einstein bile ruhunun susuzluğunu giderecek ilacı şu sözlerle ifade eder: ''Tecrübe edebileceğimiz, en güzel ve en derin heyecan, mistik duygudur. Bu heyecanı tatmayan ölü gibidir.''  İşte bu altın sözleri sarf eden böyle bir bilim adamı birde İslâm tasavvufunu tatmış olsaydı kim bilir belki de mürşid-i kâmillerin (Zat-ı Şahanelerinin) yılmaz savunucu olurdu. Dahası onları öve öve sözünü bitiremezdi.

Bilindiği üzere zatında kâmil, beşeriyeti irşad edebilecek kemalata ermiş mükemmil insana 'Arifibillah' denmekte. Madem kıyamete kadar Arifibillah zatlar olacak, o halde tasavvufa giren bir insanın gayesi, kâmil insanın ahlakıyla ahlaklanmak olmalıdır. Kâmil insanın (irşad edicinin) gönlü Hakkın aynasıdır çünkü. İşte bu nedenle Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri; ''İşte, mürşidin ruhu ve kalbi aynadır. Allah'tan gelen feyze makes (akseden) olur'' diyor. Yani mürşit sadece ilahi feyzi aksettirir manasına bir tespittir bu. Hiç kuşkusuz feyz; Allah'ındır, mürşid arada sadece kılavuzdur. Bir başka ifadeyle, Onlar Allah'tan gelen feyz-i nuraniyi müridin ancak kaldırabileceği dereceye indirmekle vazifelidir. O açıdan evliyanın çok kelam etmesine gerek yoktur. Evliyaullah sadece irşad elçisi ve terbiyecisidir, asla gaye değildir.  Hatta onlar için Allah'ın (c.c) dünyada rahmet halkaları, darda kalan kimsesizlerin imdadına yetişen Hızır’ları dersek yeridir. Nefis terbiye olmadan kemalet gerçekleşmiyor. Şu bir gerçek; manevi tasarruftan yoksun her lafza nasihat günümüz insanına tesir etmiyor. İlla ki kalplere nüfuz edip etkilemek gerekiyor. Zaten insanlara lafla yaklaşılınca kaçıyor, tüm söylenenleri kuru gürültü ve stres olarak algılamakta. Haklılar da. Hele günümüz dünyası söz konusu olunca lafların çoğu sloganik olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu yüzden sloganlarla insanları yönetmeye kalkışanlar, umduklarını bulamıyorlar. Demagojik lafların her biri; içi boş ve göstermeliktir. Oysa dilden dökülen tane tane sözleri taçlandırmak gerekir. Nasıl bir taç derseniz; elbette ki; ''İlimle, amelle taçlanan sözler'' diyoruz. Yaşamadan, uygulamadan her söylenecek söz, hem kendimizi kandırmak, hem de başkalarını aldatmak olur. Nasıl ki petrol uzmanları, kuyudan çıkardıkları ham maddeyi rafine edip pek çok ürün elde ediyorsalar, pekâlâ irşad edicilerin elinde bir insanda hammadde misali işlendikçe etrafa ışık saçabilecek hale gelebiliyor. Hele bir insanın göğsünde kodlanmış nurani letaifler çalışmaya (ürün vermeye) görsün bak o zaman o vücut kolay kolay kararmaz da. Çünkü o vücut zikirden dolayı manevi cevher olmakta. Kelimenin tam anlamıyla, tabiatın işlenmesiyle 'üretim' gerçekleşiyor, insanın âlemi emirle bağlantılı letaifleri işlendiğinde de ''irşad''  vuku bulmakta. Dahası her şey irşad olmakta gizli. Hatta irşad edici bu dünyadan göç ettiğinde toprak dahi naçiz bedenini çürütmekten imtina eder bile. Zira kâmil insanın kalbine melek hâkimdir. Hatta irşad edicilerin kalbine melekler karargâh kurmuştur dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Şeytan bu durumdan dolayı muzdariptir elbet. Neden mi? Gayet açık; onlar Mutlak Dosta dost olmuşlardır, bu yüzden onlara Allah dostları denmiştir. Dolayısıyla şeytan kolay kolay onların kalplerini bozamaz. Nasıl bozabilsin ki, kâmil insanlar kalp uzmanlarıdır. Onun için derler ki, böyle zatlarla karşılaşıldığında yüzlerine doğrudan doğruya bakmayın, zira mürşid-i kâmiller, insanların bakışlarından kalplerini görürler, hatta ayıplarına vakıf olurlar. Onların huzurunda edeben yüzüne bakmayıp (Göz göze gelmemek), kalben bağlanmak en doğrusu.  Nitekim Yunus Emre;

                   ''İstersen var bin Hac’ca

                        Hepsinden daha yüce

                        Bir gönüle girmektir'' demekle bu edebe işaret etmiştir. Yani bir başka ifadeyle ‘Bin defa hacca gidip geleceğine, bir gönle girmeye bak mesajı vardırbu dizelerde.

       Velhasıl; Bir gönle ve kalbe girmekle irşad sarayına dalınır, bu böyle biline.

        Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3034/mursid-odur-ki-irsad-ede.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar