Allah için Yol Gösterenler

    Allah yolunda Rıza-i Bari için yol gösterenler; hiç şüphesiz enbiya, evliya ve ulemadır. Bu yüzden Ebubekir Verrak (k.s) insan taifesini:

        - Âlimler (İlmi ile amil olan âlimler),

        - Dervişler (İrşada talip olanlar),

        - Emirler (İdareciler)'' diye tasnif etmiştir.

      İşte bu tasnifelme güzel olmasına güzel ama oldu ya bu arada âlimler ve emirler bozulunca halkın hali nice olur sorusu da akla gelmez değil. Olacak olan besbelli; milletin âlimlere ve idarecilere karşı olan itaati zafiyete uğrayacağı muhakkak. Peki ya sofiler (dervişler) bozulursa ahval durum ne olur acaba dersek, bu kez olacak olan malum, milletin ahlakı bozulacağı kaçınılmazdır. Yani her iki durumda da o ülkenin hali virane olur dersek yeridir.

        Hele bilhassa yol göstericilerden enbiyanın hayatına bakıldığında karşımıza irşad gerçeği çıkmakta. Nitekim Allah Teâlâ kullarına ''Biz muhakkak Nuh isminde bir Peygamberi kendi kavmine irşad için gönderdik'' beyanı şeriflerindeki ilahi hikmet bunu teyit ediyor. Zaten hangi Peygamberin kıssasını açarsak açalım, bila istisnasız ''irşad''  gerçeği ile yüzleşmekteyiz. Zira Enbiyalar ilahi emri yüklenir yüklenmez insanlara rehber olup irşat görevi üstlenmişlerdir. Anlaşılan o ki, Peygamberlerin esas vasfı irşat yapmaktır. Ama gel gör ki günümüzde hala sadece tebliğ yapmak irşat sanılıyor. Oysa ''Âlimler Peygamberlerin varisleri'' hükmünce hakiki âlim irşad yapmakla mükelleftir. Şayet bir yerde Hud (a.s.) gibi irşat dairesi oluşturulamıyorsa biliniz ki orada tebligat (laf) var demektir, yani orada asla irşad söz konusu değildir. Zaten şu bir gerçek asıl tebliğ irşad etmektir. Nasıl ki musiki aletlerinden ney’i üflemeyince musiki çıkmıyorsa, aynen öyle de bir din yaşanmayıp sadece dille telaffuz etmekle geçiştiriliyorsa, o din müzelik olmaktan öte bir anlam ifade etmez. O halde dinin emir ve gereklerini hayatımızda bizatihi tatbik etmeli ki; dinin toplum üzerinde etkisi de beraberinde gelsin. İşte irşat halkası oluşturmaktan amaçta budur.

          Enbiyaya varis olmak ancak ve ancak hem zahiri ilim, hem de batini ilme vakıf olmakla mümkün. Şayet bir insan zahiri ilme haiz olupda batini ilim yoksa Peygambere varis olamaz, ya da batıni ilme vakıf, zahiri ilim yoksa yine varis olamaz, mutlaka her ikisi bir arada olması gerekir ki Peygambere varis olunabilsin.

         Bakınız Mürşid-i kâmiller hem zahiri ilmi, hem de batın ilmini tamamlamış zatlardır. Şöyle ki; İslam’ın bütününe şamil ana başlıklarda zikredilen 12 ilmin (Sarf, nahiv, fıkıh, kelam, hadis vs.)  eğitimini görüp bu ilimlerden icazet almak zahiri ilmi hak ediş demektir. Keza bir Mürşidi kâmil’in manevi terbiyesi altında tasavvufi mertebeleri aşıp seyr-u süluk eğitimini tamamlamak ise batın ilme hak ediş kapsamında değerlendirilir.

      Şu bir gerçek, Allah dostları ilme çok önem vermişlerdir. Hatta ilim olan yerde bereket olduğunu vurgulamışlar bile. Nitekim bu konuda Seyda (k.s.)’ın ''Bir ilim talebesini binlerce sofiye değişmem'' sözü bu gayeye yöneliktir. Hakeza bazı âlimlerin fıkıhsız bir yere varılamaz sözleri de öyledir. O halde müminler olarak malımızı, mülkümüzü,  her şeyimizi ilme adamakta fayda var.   

       Allah’a ulaşmada sırasıyla şu basamaklardan geçmek gerekir; şeriat (İslam’ın zahiri kaide ve kuralları), tarikat (İslam'ın tatbiki ve uygulama yolu) marifet ve hakikat basamaklarıdır. Zira İbn-i Abidin: ''İlimden maksat Allah'a ulaşmaktır'' diye beyan buyurmakta. Bu demektir ki; insanı Hakk'a götüren vasıta irşad ilmidir. Hatta İmam-ı Gazali bile tasavvufa meylettikten sonra bu hususta “Şu ana kadar boşa ömrümü zay etmişim'' itirafında bulunmaktan kendini alamamıştır.

               Tasavvuf Yolu Yolların En İyisidir

       Bakınız İmam-ı Gazali kendi kendine eseflenmekle kalmamış bu yolu şöyle övmüşte: ''Şüphe götürmeyecek surette anladım ki, mutasavvıflar, Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusu. Ahlakları, ahlakların en temizidir. Onların dışlarındaki ve içlerindeki bütün hareketleri ve durgunlukları, hep nübüvvet kandilinin ışığından alınmıştır.''

       Süfyan b. Üveyne ise aynı meyanda ''İlimsiz amel Hıristiyanların, amelsiz ilim de Yahudilerin yoludur'' diyor. Ve sözlerine şöyle açıklık getirir: ''Kim ilmi olduğu halde amel etmezse Yahudilere, kim şeriatsız amel ederse o kişi Hıristiyanlara benzemiştir.''

       Evet, ilim ancak amelle taçlanınca kuvvet bulmakta. Zaten amel olmadan yapılan ilim,  tıpkı yayık yaymadan sütten yağ çıkarmaya çalışmak gibi boş beklenti içerisinde bulunmaktan başka bir şey değildir. Aliyyül Havas bu nedenle: ''İlim talibi, bir mürşide bağlanmadıkça kemale erişilemez. Çünkü ilim ona, hakikate giden yolda perde olacaktır. İlimsiz amel davasında bulunan sofiler de hüsrandadır. Çünkü işlediği yanlış ameli doğru yapıyorum sanacaktır...''  diye fikir serdetmiştir.

      Elbette ki beşer olmamız hasebiyle her an şaşabiliriz. Ama bilge insanın şaşması avamınki gibi değil, çoğu kez amelsiz ilminin neticesinden doğan bir şaşmadır bu. Unutmamak gerekir ki; ilmi göz ardı edip, sırf amel davasında bulunmakta yanlış. Çünkü kendi kendine yapılan amel yanlış kapıları aralamaya yol açacaktır.  Bakın, Hz. İsa (a.s.) “Ben ahmağa, kele, köre, topala, kötürüme ismi azam okurdum onlar dirilirdi, ama cahile bir ismi azam okusam fayda vermez, dirilmezdi” buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Anlaşılan o ki; hem ilim, hem de amel bir arada bulunmalı ki hakikate ulaşılabile. Resulullah (s.a.v.) “Ya Rab! Faydasız ilimden sana sığınırım” (Müslim, Zikir, 73) dua ve niyazında bulunduğu gibi, “Nefsini bilen Rabbini bilir” (Keşful Hafa, El Acluni 2/262) beyan buyurmakla da Salih amele işaret etmiştir.

         O halde Allah'tan gayri her şey masivadır sözü kulağımıza küpe olmalı. Bilindiği üzere masiva, Allah’tan gayri her şey demektir. Yani masiva araçtır, asla gaye değildir. Bu yüzden sıratı müstakim üzere olan müminler kendilerine Peygamberleri, Evliyaları ve Kâbe’yi vs. Allah'ın (c.c.) sevgisine kapı veya vesile bilmişlerdir. İşte bu gerçeklerden hareketle sofilerin bağlı oldukları mürşitlerine feyz kaynağı gözüyle bakmalarını yadırgamamak gerekir. Zira Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s.); ''Yol tamamlanıncaya kadar kâmil bir mürşidin işareti ile gitmek en kolay ve en tehlikesiz yoldur'' beyan buyurmakla kâmil rehberin önemine işaret etmiştir.

       Ashab-ı Kiram, Peygamberimiz (s.a.v.)’in meclisinde soluklamanın ötesinde bizatihi dünya gözüyle o’nu görme şerefine nail olup böylece bu şeref sayesinde her biri ışık kutbu olmuşlardır. Ebu Talip ise sevgili yeğenini dünya gözüyle gördü görmesine ama iman etmediği için kurtuluşa eremedi. Şu da bir gerçek Sahabeyi Güzin sadece Peygamber meclisini soluklamakla kalmayıp, Peygambere olan bağlılıkta haddi hududu da aşmadı. Şöyle ki; O’nu Allah'a ulaşma yolunda bir vesile bildiler. Şayet onlar da Hıristiyanlar gibi Hz. İsa’yı gayeleştirip ulûhiyet isnat etseydiler asla gökteki yıldızlar gibi olamazlardı.  Zira Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a) İslami çerçeve içerisinde ölçüyü aşmadan Allah Resulü'ne (s.a.v.)  teslim olmakla sıddıkiyet makamına erişti. Hz. Ömer (r.a.) kızının evinde Kur’an tilavetini dinlediğinde ruhunda fırtınalar kopup soluğu Allah Resulünün yanında almakla adalet timsali olmuştur. Hz. Osman (r.a)  hayâ ve edebiyle çift nur sahibi olup rikkat ve merhametin doruğuna ulaşmıştır. Keza Hz. Ali (k.v.) ise Peygamberimizi müşriklerin şerrinden korumak gayesiyle ölümüne yatağında yatacak kadar cesaret örneği sergilemekle hikmet kazanıp ilmin kapısı olmuştur. Anlaşılan; Peygamber gölgesi sahabenin her birinde ayrı bir tecelli daireleri ve değişik meşrepler ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden Allah-ü Teâlâ Kur'an’da insanlar arasında ilim, güç, zekâ ve akıl farklılıklarının olabileceğini beyan buyurup Habib’inin dilinden de fiziki gücün üstünlük olmadığını, asıl üstünlüğün takvada olduğunu ilan etmiştir.

      Veliler Peygamber Varisleridir

        Birçok Âlim; geçmiş asırlarda ne kadar Peygamber bulunduysa, bir o kadar da velinin var olduğundan bahsediyorlar. Bu yüzden ehlisünnet kaynaklarında kâmil mürşitlerin her asırda en az beş on tanesinin mevcut bulunduğu zikredilir. Hatta Ahmet bin Hanbelî’den aktarılan bir hadisi şeriften hareketle: ''Her asırda beni temsilen bir, Hz. İsa'yı temsilen üç, Hz. Musa'yı temsilen yedi, Hz. İbrahim'i temsilen kırk dostlarım vardır. Onlar insanların efendileridir'' diye zikredilmektedir. Kim bilir belki de son velinin gelişi evrensel dirilişin işaret taşı teşkil edecektir. Yine ehlisünnet âlimlerin beyanlarından hareketle Mehdi (r.a.)’ın vefatına kadar her asırda Resulullah'ın (s.a.v.) varisi hükmünde;

    - Kutuplar kutbu (Kutbul aktab),

    - Gavs-ül Azam,

    - Sırrı Hilafet,

    - Üçler,

    -Yediler,

     -Kırklar gibi her daim aydınlatıcı gönül sultanları olacaktır.

      Malumunuz Allah Resulü (s.a.v.) dar-ı ukbaya göç edince, hayattayken kendisinde toplanan üç vazife ister istemez ümmeti içerisinde pay edilmiştir. Peki, neydi o taksim edilen üç vazife? Bunların birincisi ilim adamlarına, ikincisi evliyaya, üçüncüsü hâkim ve devlet adamlarına intikal edilerek taksim olunan vazifelerdir.  Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) söz konusu o üç görevi de kendi şahsında toplamıştı ki, bunlar:

      “- Devlet yetkisi önderliği,

        - Din ve ilim yetkisi önderliği,

        - Ruh önderliği yetkisi önderliği” diye tasnif edilir.

      Evet, Allah Teâlâ Kur'an’da Davud (a.s.)'a hem nübüvvet, hem de hilafet verdiğini beyan ediyor. O halde Peygamberler Reisi Hz. Muhammed (s.a.v)’in bu üç görevi birlikte icra etmesi gayet tabiidir.

        Resulullah (s.a.v.)’den sonra peygamberlik kapısının kapanmasıyla birlikte ruh önderliği yetkisi manevi terbiye yoluyla Hz. Ebu Bekir (r.a)’a, Hz. Ömer (r.a)’a, Hz. Osman (r.a)’a ve Hz. Ali (k.v)'e geçmiştir. Hatta onlar aynı zamanda zahiri halifelerimiz de olup kendilerinden dört büyük halife olarak söz ettirmişlerdir. Öyle ki Allah Resulü hayatta iken seyr-u süluk idmanını her birinin meşrebine uygun öğreti talim ettirip gönül dünyaları öylece nakşolunmuştur. Tabii, Peygamber sevgisi bu şekilde gönüllere nakş olununca beraberinde marifetullah ilmide hâsıl olmuş oluyor. Derken evliya sevgisi de Peygamber sevgisine kapı olmuş oluyor. Nitekim Sahabeyi Kiram, Peygambere olan sevgisi sayesinde her birinde birbirinden ayrı güzellikler tezahür edip ister istemez geleceğe de ışık tutmuş oluyorlardı. Nasıl ışık olmasınlar ki, baksanıza Peygamberimiz (s.a.v.) ''Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız felah bulursunuz'' diye övmüşte. Yine Allah Resulü (s.a.v.) ''Benim ümmetimin âlimleri, Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir'' buyurmakla da kendisinden sonra emaneti öncelikle yol arkadaşları Ashab-ı Kiram'a vermiş, Ashabı kiramdan sonra da bayrağı Tabiin devr almıştır. Tabiun’dan sonra da emaneti Rabbani âlimler üstlenmiştir. Bu demektir ki; en nihayetinde Peygamber (s.a.v.)'den sonra dini bakımdan hilafet hiç şüphesiz Arifibillah Ehlullah'ındır. Ki; onlar İslam’ın ihsan mesabesindeki tasavvuf zevkini ve ahlakını yaşadıklarından dolayı manevi halife olmayıda hak kazanmışlardır. Anlaşılan manevi halifelikte atama söz konusu değildir.

        Peki ya zahiri halifelik? Bilindiği üzere dünya işlerini yürütmede liderlik (halifelik) ya liyakat ve kabiliyet esasına göre ya da cumhuru yoldan veya başka yollardan da (saltanat vs.) elde edilebiliyor. Kelimenin tam anlamıyla Peygamberimizden sonra:

       - Hilafeti manevi,

       -Hilafeti zahiri söz konusudur.

     Velhasıl; Hilafeti manevi, manevi silsileyi şerife yoluyla devam ede gelmiş, hilafeti zahiri ise saltanat yoluyla, zaman zaman da seçim veya cumhuru yoldan gelmiş diyebiliriz.

      Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2978/allah-icin-yol-gosterenler.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar