Erol Güngör’de Din-Devlet ilişkisi ve Hilafet meselesi

Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma okumalarının Anadolu merkezli okumalarının temeli Nurettin Topçu ve Erol Güngör olduğunu söylemiştik. Topçu hakkında birçok yazıda bahsettik. Erol Güngör, Türkiye’nin çok gençte kaybettiği önemli bir âlimdir, alanım adına söyleyecek olursam İslâm’ın Bugünkü Meseleleri ve İslâm Tasavvufu’nun Meseleleri adlı eserleri son derece vukufla yazılmış eserlerdir.

Buna ilaveten profesörlük takdim tezi olan Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar Ahlâk Psikolojisi, Ahlâkî Değerler ve Ahlâkî Gelişme  (Ötüken İstanbul 1998) ile Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak (Ötüken yay, İstanbul 1997) adlı eseri, Mumtaz Turhan geleneğini devam ettiren ve ülkemizin birikimini sosyal psikoloji alanında değerlendiren yegâne çalışmalardandır.

Türkistan Türkiye irtibatını en iyi temellendiren bilim insanlarında birisi olarak Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme (Paul Hazard, çev. E. Göngör, Tur yay, İstanbul 1981) bağlamında yerli/milli ve manevi değerlerimizi okuyarak tümelleştirmeye çalışmasının takipçisi olmaya çalışıyoruz.  Bu nedenle Tarihte Türkler adlı eserini merkeze alarak Din-siyaset ilişkisini ana hatlarıyla incelemeye geçmeden önce niçin Erol Göngör önemli sorusunun cevabını anlamak için hayatına kısaca bakmak gerekir.

1938 yılında Kırşehir’de doğan Göngür, İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesine 1956 yılında kaydı oldu. Muhafazakâr gençliğin yetişmesinde isimsiz kahramanlardan birisi olan Fethi Gemuhluoğlu onu Mümtaz Turhan ile tanıştırdı. Mümtaz Turhan’ın önerisiyle aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi'ne geçiş yatı ve burayı 1961 yılında bitirdi. Aynı yerde Tecrübî Psikoloji asistanı oldu. Bu sırada Türkiye’de yeni bir bilim dalı olan Sosyal Psikolojiye yöneldi. Bu disiplinin önemli eserlerinden Krech ve Crithfield'in Sosyal Psikoloji kitabını Türkçeye çevirdi. 1965'de “Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon” adlı teziyle doktor oldu.

Güngör, Ziya Gökalp başta olmak üzere Mehmet Akif Ersoy, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Hilmi Ziya Ülken, Hüseyin Nihal Atsız ve Dündar Taşer gibi âlimlerden etkilenmiştir. 1966'da ABD Colorado Üniversitesinden tanınmış sosyal-psikolog Kenneth Hammond'un daveti üzerine Amerika'ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsünde milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. Sosyal-psikoloji ders ve seminerlerini yürüttü. “Şahıslar arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü” konulu teziyle 1970 yılında doçent oldu.

Akademik çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerlerde yazılar yazmaya devam etti. Erol Güngör üniversitede verdiği derslerle, ilmi yayınlarıyla Türkiye'de sosyal-psikoloji dalını önemli bir saha haline getirdi. Devlet Planlama Teşkilatı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görev alan Güngör, 1978 yılında "Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar" adlı teziyle profesör oldu.

Akademik metinlerin yanı sıra yaşanılan sosyal politik sorunlarla dair gazetelerde kısaca yazılar (fıkra) ve dergilere makaleler de yazmıştır. Yazıları Türk Yurdu, Klinik Sempozyum, Hisar, Türk Birliği Dergisi, Töre, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Millî Eğitim ve Kültür, Millî Kültür, Konevî, Toprak ve Diriliş dergileri ile Millet, Hergün, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Yol, Ayrıntılı Haber, Yeni İstanbul ve Ortadoğu gazetelerinde yayınlanmıştır. Güngör ayrıca 1974-77 yılları arasında Ortadoğu gazetesinin başyazarlığını yapmıştır. 1982 yılında YÖK tarafından Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edildi ve bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te geçirdiği bir kalp krizi sonucunda fiziken aramızdan ayrıldı ama eserleriyle her daim yanımızda olmaya devam ediyor.

• Erol Güngör’e Göre Din-Siyaset İlişkisi ve Hilafet

 İslâm aleminde din ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl olacağı genelde siyasetçiler tarafından belirlenmeye çalışmasının tutarlı olmadığını, bunu Türk Tarihini bilen aydınların görevi olduğunu belirtmesi makalenin ilk hareket noktasıdır.  Çünkü ona göre “Türkler daha ilk Müslüman oldukları yıllardan başlayarak dinle devlet arasında tam İslâmiyet'e uygun bir ayırım yapmışlardır. Türkler‘de devlet reisi, ayni zamanda dinin de reisi olmuyordu. Öyle olsaydı, siyasi bir mevkide bulunan insanlar dini istedikleri gibi yorumlayabilir ve istedikleri uygulamayı yapabilirlerdi. Hâlbuki Türkler din konularında hüküm vermeyi devlete değil, siyasetle hiç ilgisi olmayan âlimlere bıraktılar. Böylece devlet idaresinde bulunanlar dini kendi istedikleri gibi değil, âlimlerin yorumladıkları şekilde uygulamak zorunda kaldılar. Böylece hangi devlet idaresinin Allah'ın emrettiği gibi adaletli, şefkatli, haksever olup olmadığı konusunda objektif ölçüler kullanmak imkânı doğdu. Bu çerçevede Göngör, ilk önce dini manevî meselelerin çözüm arayışı olarak inceler.  Sonra tarihî açıdan yeni bir medeniyet (İslâm ve medeniyet) inşasında dinin rolünü araştırır.  Son olarak, toplumsal ve sosyolojik açıdan laiklik ve din irtibatını inceler.

Müzakere konusuna doğrudan gelecek olursak,  tarihte görüldüğü üzere tek bir halifelik hiç bir zaman olmadığı aynı anda Abbasî, Fatimî ve Endülüs Emevî Hilafetlerinin bulunmasından hareketle tezini destekleyen görüşlere sahiptir.  Ona göre, İslâm’a göre hareket eden her siyasî lider, bir çeşit halifedir, yani yöneticidir. Ayrıca İslâm dünyasının tek bir devlet altında birleşmesine gerek olmadığı için, ulus-devletlerin varlığı İslâmiyet ile çelişmez.

•      Romantik Bir Hayâl: Ümmetçilik

Bu çerçevede ümmetçiliği romantik bir hayal olarak gören Güngör, millî farklılıkları dikkate almayan İslâmcı söylemler, siyasî motivasyonlar dan hareket etmektedirler. Pan İslâmcılık ile hilafet arayışları İslâm dünyasındaki milliyetçilik hareketleriyle eş zamanda ortaya çıkar.

 Bu açıdan II. Abdülhamid’in politikasını İslâmcılık olarak değil de, Batı emperyalizmine karşı bilinçlendirip parçalanmayı engellemek için hilafeti siyaset aracı olarak kullanmadığını dikkat çeken A.Y. Ocak’a göre “hilafetizm” diye adlandırmak daha tutarlıdır.

Bu anlamda Güngör, temelinde merkezî otoriteyle sorunları olan etnik azınlıkların ideolojisi ve İslâmcılık adına bu söylemlerin gizlendiği kanaatindedir. Bu noktada insanların kendi kavimlerini sevmek, onun yücelmesini istemek demek olan Milliyetçiliğin İslâmiyet’e aykırı olmadığını düşünür. Burada çokluk içinde birlik anlamında bir mensubiyet duygusu vardır ki, birini diğerinden üstün görmeyi gerekli kılmaz.

Bu anlamda Osmanlı’nın Balkanlar ve Arap Dünyasında yaşanılan kırılmalar, misyonerlik faaliyetleri karşısında İslâmcılık ve halifelik kavramlarının kullanılmasının bir neticede vermediğini de hatırlamak gerekir. Güngör, kavimleri, kültürlerin çokluğu ve farklılığı olarak görür ve temel ilkenin iyilik ve güzellikte yarışmak olduğunu belirtir. Bu anlamda Türk milliyetçiliği fikir sistemiyle hemhâl olduğunu söyler, burada gözden kaçırılan hususun dini bir kültür meselesi olmaktan çıkıp ideolojiye dönüştürülmesi gerçeğidir.

İslâmiyet’in Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir laiklik olmadığını, bunun inanç ve vicdan özgürlüğü açısından önemli olduğunu düşünür. Dinin bir ideolojiye dönüştürülmemesi bağlamında laikliği önemser. Bununla birlikte İslâm’ı kamusal alandan ayırmanın zorluğunu bilir ve dinin hayatın içinden ayrılamayacağını da ileri sürmekte ve devletin dine müdahale etmesinin sakıncalarını da belirtir.

Türklerin Müslüman olma süreçlerini ve İslâm önceki dini tasavvurlarını ana hatlarıyla inceleyen Güngör’e göre de “Türkler dünyanın idaresinin Tanrı tarafından kendilerine ısmarlandığına inanırlardı. İslâm'a girmekle onlar Allah’ın askeri oluyorlar, ellerine hiçbir yerde bulamayacakları eşsiz bir dayanak geçirmiş oluyorlardı.”

Türker’in ilk temasta oldukları Araplar Sünnî Müslümanlığın temsilcileriydi.  Yaşadıkları coğrafya Hanefi fıkhı ve Maturidi akaidinin etkisi altındaydı. Yesevîlik bu resmi söylemin halka yansıyan popüler İslâm diyebileceğimiz ve bir süre sonra Tekke İslâmı haline gelen yapısıydı. Dolasıyla Şiîlik ve Bâtınîlik şeklinde gelişen muhâlefet hareketlerine -birkaç istisnâ dışında- katılmadılar. Büyük çoğunluğu Hanefî mezhebini tercih etli ve hep öyle kaldılar. Türkler Peygamber Sülâlcsi’ne karşı büyük bir sevgi ve saygı gösterdiler ve Emevîlere karşı Abbasîleri destekledi. Emevî saltanatının yıkılıp yerine Abbâsîler’in gelmesinde önemli rol oynadılar. Ama yönetime karşı kendi geleneklerini korudular ve Devlet olarak doğrudan mevcut halife’nin kontrolü altına girmediler.

Türk’ün Devlet Kurucu Dehası: Orhun Abideleri

Bu girift meselenin boyutlarını müzakere etmek için Büyük Türk Tarihi üzerinde çalışmalar yapar.  Bu konuda oldukça şanslı olduğumuzu düşünür, çünkü “Türk'ün bütün tarihi kaybolsa, sadece Orkun Abideleri’ne bakarak bu milletin yüksek medeniyetini, devlet kurucu dehasını, ahlâk ve faziletini, askerî kahramanlığını, devlet ve kanun anlayışını öğrenmek mümkündür.”  Nitekim Türk-İslâm düşüncesinin şaheserlerinden ve bizim Türk Felsefesinin kurucu metinlerinden birisi olarak ele aldığımız Dîvân- Lûgai't-Türk adlı eserde, Kâşgarlı Mahmud, Peygamberimizin Türkleri övdüğünü, Dünya hâkimiyetinin Allah tarafından Türkler’e verilmiş olduğunu söyler.

Bu yüzden Türkler'in dilini öğrenmekte herkes için büyük faydalar bulunduğunu belirtir.  Kamil bir Orta-Asya Türk çocuğu olan Yusuf, hem dönemin doğu ve batı felsefe ve ilmine; hem de Türklük gelenek, görenek ve terbiyesini de tam anlamıyla hazmetmiş, özümsemiş bir âlim olan Kâşgarlı Mahmud bu eseri 1077'de Bağdad'daki Abbâsî Halîfesine takdim ettiğini belirtmesi bana göre bu özgüvenin simgesidir. Bu çerçevede Karahanlılar devrinde yazılan bir başka önemli eser de Karahanlı Saray Nâzın Yûsuf Has Hâcib'in (1075) kaleme aldığı Kutadgu Bilig ve Selçuklu başveziri Nizamülmülk’in Siyasetnamesi ayrıntılı olarak incelenebilir.

Görüldüğü üzere bu husus bütün Türk geleneğinde zaten vardı, Tuğrul Bey ile birlikte başlayan sürecin Yavuz Sultan Selim tarafından resmen Oğuz Kayı boyunun İslâm dünyasının lideri olarak ilanı olarak düşünüyorum. Nitekim Erol Güngör de Türkler siyâsî hâkimiyete alışkın olduklarını, çok eski bir devlet geleneğine sâhip oldukları için İslâm medeniyeti içine girdikleri zaman bunu kolayca devam ettirdiklerini söyler.

İslâm'ın devlet anlayışıyla temelde çatışmadığını söylerken (Sünnî)  Müslümanların başında Abbâsî Halîfesi'nin otoritesi olduğunu düşünüp, "Halîfe"  tabirini Peygamberimizin vekili anlamında kullanıyorlar, hükümranlıklarını sürdürmek içinde bunu kullanmaya devam ediyorlardı. Ama “Hz. Muhammed son Peygamber olduğuna göre, dînî otorite bakımından kimsenin ona vekâlet etmesi düşünülemezdi. Halîfe ancak İslâm devletinin reîsi olarak ona "Halef” olabilirdi. Bunun için de devlet reisinin İslâm esaslarına göre hükmetmesi yetiyordu.

Kısacası, Müslümanlığa hakkıyla uyan bir Türk ve/yâ başka milletten- hükümdarla Abbâsî Halîfesi arasında herhangi bir fark olamazdı. Aslında Türk hükümdarlarının yaptığı bundan başka bir şey değildir.  Önceden beri Türkler’de devletin en büyük vazifesi halkını korumak, adaleti yerine getirmek, asayiş ve sükûneti sağlamaktı. Törenin hükümleri karşısında Sultanın bile boynu kıldan ince idi. İslâmiyet'ten sonra örfün yanı sıra şeriatın hükümleri de titizlikle uygulanır olmuştur.

Bu dikkat sayesinde herkes canından ve malından emin bir şekilde yaşardı. Bu bağlamda ilk dönemlerde kendilerinin hükmetmeye hak ve yetkileri olduğuna dair Halifelerden " menşur" aldılar. O zamanlarda Sünnî düşüncede Abbâsî  Halîfeleri, kendilerine Şiî/Fatımî hilafetine karşı destek veren Türk hükümdarlarına "Emîr", "Hâkan" gibi ünvânlar verdiler. İlk defa Gazneli Mahmud, sonra Tuğrul Bey "Sultan" ünvânın aldılar. Malum olduğu üzere sultanlık en büyük siyâsî otorite anlamına geliyordu. Zaten Abbâsî Halîfeleri’nin sâdece gelenekten ibâret mânevî bir otoritesi kalmıştı, asıl kudret Türk sultanlarında idi.

 Yavuz Sultan Selim’in bu fiili durumu hukuki şekle dönüştürmesi önemlidir. Mustafa Kemal’da yenidünya düzenine uyum sağlayan Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde bunu tamamen kaldırarak nesep üzerinden bir saltanat sürme gereksinimi tamamen ortadan kaldırdı.

Sonuç: Tarihte sürekli devlet kuran Türkler, uzun süre dönemin şartlarına uygun bir şekilde hanedan merkezli farklı siyasi birlikler kurdular.  Hanedan ve beylikler şeklinde başlayan bu siyasi birliklerden bazıları kadim dünyanın birçok yerini ele geçiren imparatorluklara da dönüştü. Ed-Din anlamında Tanrı’nın farklı zaman ve mekânlarda aynı temel ilkeleri (Tevhid) farklı dillerde peygamberlere (nebi/rasul) gönderdiğini, hiçbir topluluğa vahiy gönderilmeyeceğini düşündüğümüz zaman Mete Han/Oğuz Kaan’dan bu yana dini değerlere öncelik veren yapıları bulunduğu da malumdur. Orhun Abidelerinde yöneticilerin Tanrı’dan Kut aldığı ve bu mesaja göre insanlara adaletle hükmetmeyi vazifeleri gördüğünü düşündüğümüzde bu ilahi boyutun önemi de ortaya çıkar.

Ed-Din’in son uygulaması Hz. Muhammed’e gönderilen şekli olan Müslümanlığa geçişleri hakkında birçok iddia varsa da, önceki dini tasavvurlarına uygun yönlerinin baskın olması nedeniyle kabul ettikten sonra bu dinin hadimi ve hamisi (koruyucu ve hizmetçisi) oldukları bir gerçektir.  Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti sürekliliğini din ve devlet ilişkisi bağlamında incelediğimiz zaman Türklerin Fars ve Araplardan farklı bir Müslümanlık tasavvuru olduğu görülür. Fars/İran geleneğinin Hz. Hüseyin üzerinden Kureyş kabilesine; Arapların Kureyş kabilesinin farklı kollarına aidiyetini sağlayarak siyasi hükümranlığına dinsel meşruiyet aramaları Türkler açısından çok anlamlı olmamıştır.

Selçuk Bey ile birlikte başlayan dini değerlere öncelik veren monarşi/hanedan yönetimi, Fatih Sultan Mehmet ile Patriklik ve Şia Velayet tasavvurlarındaki ki yanılmaz buyrultusu veren bir statü olması engellenmiş, Şeyhu’l-İslam devlet başkanına bağlı bir kurum haline getirilmiştir. Yavuz Sultan Selim, Arap dünyasında dini ve hukuki bir anlamı kalmayan ve gölge bir kuruma dönüşen Halifeliği devralarak Fatih’in geleneğini bütün dünyaya ilan etmiştir. Osmanlı’nın dağılmasıyla Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu tarihsel sürekliliği dikkate alarak hilafet/saltanat kurumunu resmen kaldırtırmış, Şeyhu’l-İslam’ı Diyanet İşleri Başkanı olarak görmüş ve DİB anayasal bir kuruluş olarak ilan etmiştir. Üniversite öğrenciliğim ve akademisyenliğim sırasında fikirlerinden oldukça istifade ettiğim merhum Erol Göngör’ün de hilafet ile ilgili görüşleri bu doğrultuda olduğu görülmektedir.

(Kaynakça: Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken yay, İstanbul 1995,Tarihte Türkler, Ötüken yay, İstanbul 1997, İslam Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken yay, İstanbul 1993, Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Ötüken yay, İstanbul 1997. Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergâh yay. İstanbul 201. Ahmet Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam, İletişim yay, İstanbul 2016)

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2956/erol-gungorde-din-devlet-iliskisi-ve-hilafet-meselesi-1.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar