Tarikat-ı Aliye

          Tarikat yol demektir. Bakın, Çinliler yol'a ‘Tao’ derken Hristiyanlarsa mistik yol manasına ‘Via Mystica’ (mistisizm) demişlerdir. Biz ise ‘Tarikat’ deriz. Ancak, İslâm ümmetinin tarikat anlayışıyla, diğer dinler arasında derin farklar söz konusu. Dolayısıyla Tarikat-ı Aliye’yi Hristiyanların mistik anlayışıyla ya da Yahudi kabalizmle bağdaştırmak isteyenler, büyük bir yanılgı içerisindeler. Nitekim İmamı Rabbani (k.s.) şeriatın ve tarikatın bölünmez bir bütün olduğunu ve tarikatın ancak şeriat çizgisinden yürüyebileceğini beyan buyurmakla İslâm âlemini uzun süre meşgul eden şeriat ve tarikat tartışmalarına son vermiştir. Ayrıca İmam-ı Rabbânî (k.s) tarikatta görülebilen kerametle gayrimüslimlerde görülen olağanüstü hallerin farkını da ortaya koymuştur. Kaldı ki tarikatta vuku bulan haller, daima şeriata arz olunmakta. Yani, şeriata esastan ters düşen hiçbir hal durumu kabul görmez. Zira şeriatın dışında görülen hallere istidraç olarak nitelendirilir Hatta bu konuyla alakalı hususu Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e sorduklarında:

        "-Efendim bazıları havada uçuyor, veli midir?"

           Cevaben:

            "-Kuşlarda uçuyor " der.

           Yine sorarlar:  

           "-Pekâlâ, Efendim bazıları da su üzerinde yürüyor, buna ne buyurursunuz?"

            "-Balıklarda gece gündüz su da yüzüyor. Bu durumda onlar da benim nazarımda veli değildir."

            Sorular devam eder:

            "-Efendim bazı kimseler bir burada, bir orada, bir şurada, hatta aynı anda birkaç yerde bulunabiliyor, veli midir?"

            Şah-ı Nakşibend (k.s) derki:

            "-Hayır, onlarda benim nazarımda veli değildir. Bakın şeytan da ismi Azam duasını okuyunca bir anda doğu batı arasında mekik dokuyabiliyor (gidip gelebiliyor), bu da ölçü değildir. Nitekim şeytan dergâhı ilahiden kovulmuştur" cevabını verir.

           En nihayet can alıcı soru sorulur:

            ''- Madem öyle, Efendim veli kimlere denir?''

            Şah-ı Nakşibend (k.s.) bunun üzerine en nihai cevabı verir:

            ''-Peygamber (s.a.v)’in şeriatına ittiba eden, onun yolundan ayrılmayan kimseler velidir.."

            İşte Bu kıssadan da anlaşıldığı üzere bir insanda olağan üstü haller görülse bile o insanda şayet şeriatı-garra (parlak İslami hayat-insanların kalbî-ruhî derinlikleriyle bâtınî televvünlerin ifadesi) üzerine yaşamıyorsa bütün bunlar bir hiçtir. Kaldı ki Hindistan’da, Çin'de ve dünyanın çeşitli yerlerinde nefislerine bir takım terapiler uygulayarak, mesela çivilerin üzerinde yürüme gibi haller zuhur edebiliyor. Sanki bu durum ilginçmiş gibi lanse edilmekte. Oysa İslâm’ın dışında görülen bu durumlar ‘istidraç’ kavramıyla örtüşen bir durumdur. Hakikat şudur ki ancak İslâm'ı yaşama neticesinde meydana gelen haller ‘keramet’ olarak addedilebilir. Demek oluyor ki; şeriat ve sünneti seniyye yaşantısını uygulamaksızın meydana gelecek her hal istidraç kapsamına girmekte. Dolayısıyla, İslâm tasavvufunu Hristiyan mistisizmiyle karıştırmak ya da ilişkilendirmeye kalkışmak abesle iştigaldir.

          Tarikat-ı Aliyye’de asl olan müminin istikametidir. İstikametten maksat ise şeriata ve sünneti seniyyeye sıkı bağlı kalmaktır. Bilindiği üzere şeriat; Allah (c.c.) ve Resulünün beyan buyurduğu hakikatlerdir. Tarikat ise, Allah'a ulaşmak için takip edilen yoldur. Şeriat ve tarikat iç ve dış gibidir, ayrılmaz bir bütündürler. Tıpkı şeriat gibi tarikat da haktır. Resûlüllah (s.a.v) bizzat hayatında hem şeriatı hem de tarikatı tatbik etmiştir. Allah Resulü değim yerindeyse gündüz tebliğ ve irşat faaliyeti, gece ise tarikat hayatı yaşadı. Öyle ki; gecenin alaca karanlığından sabahlara kadar ibadetten dizlerinin şişmesi bunun en bariz göstergesidir. Geceleyin Ümmet-i Muhammed için yalvarır, yakarır ve kurtuluşu için dua ederdi. Böylece niyaz edilen o dualar hürmetine Ashabı kiram da onun yolunun takipçisi olup, iç dünyaları Peygamber sevgisiyle dolup taşıyordu. Onlar Allah Resulünde ne görüyorsalar yaşadıkları ruh ikliminin yansıması olarak Peygamberimizde buna karşılık her bir sahabeye aynı ölçüde meşreblerine uygun ayna oluyordu. Üstelik dört büyük halifesinin de birbirinden farklı kendilerine has meşreb ve kabiliyetleri sözkonusuydu Nasıl mı? İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’da teslimiyet, Hz. Ömer (r.anh)’da heybet hali, Hz. Osman (r.anh)’da yumuşaklık, Hz. Ali (k.v.)’de ise coşkunluk halinin hâkim olması bunun bariz işaretidir zaten. Besbelli ki Peygamberimiz (s.a.v.), her bir müstakbel halifesinin bu özelliklerini göz önünde bulundurarak her birinin mizacına uygun seyr-u süluk yolu göstermiştir. Yani dördüne de ayrı ayrı tarikat öğretmiştir.  Malum, Resûlüllah (s.a.v.) dar’ul bekaya intikal edince Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) biat edilmek üzere Sakife’de toplanılmıştır. Ve kendisine "elini uzat" denil diginde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuş,  akabinde ise tüm Ashab biat etmiştir. Böylece ilk halife olarak irşada koyulma vuku bulur.

           İlginçtir Peygamberimiz (s.a.v) zikir yönünden de sahabeleri arasında zikri hafiyi (gizli zikir) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a has kılmıştır. Aslında buna şaşmak gerekir. Çünkü Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) öyle Allah'a (c.c.)  yalvarırcasına içten zikredermiş ki,  arkadaşları evinin önünden geçtiklerinde zikir kokusunu et kokusu olarak algılamışlar Tabii bu durum Resûlüllah (s.a.v.)’e şöyle intikal ettirilir:        

            -Ya Resûlüllah! Ebû Bekir-i Sıddık evinde et pişiriyor da komşulara dağıtmıyor. Bunun üzerine Allah Resulü:

            "-Hayır, o et kokusu değil. O, bizatihi Ebû Bekir-i Sıddîk’ın zikreden kalbinin kokusudur" der. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) bu özellikleriyle, "Sıddıkıyet" makamına ulaşmıştır. Böylece Sıddık-ı Ekber, Allah Resulünden öğrendiği hafi zikir metoduyla Nakşibendî Tarikatının önderi (Piri) olmuştur.

            Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’dan  sonra hilafet Hz. Ömer (r.anh)’a geçti. Hz. Ömer (r.anh.) kendi yaptığı yolun zorluğunu bildiği için, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın yoluna girmeyi işaret etti hep. Keza Hz. Osman (r.anh)’da Hz. Ömer (r.anh) gibi kendi izlediği yolu (tarikatı) göstermedi. Yani her ikisi de birtakım sebeplere dayanarak, kendi takip ettikleri tarikatın yerine Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yola işaret etmişlerdir.  Tabii bu arada zaman içerisinde kendi tarikatın usul ve yöntemini aktarmadıklarından izledikleri meşrebi yol kaybolmuştur.

            Hz. Osman (r.a.)’dan  sonra, hilafete geçen Hz. Ali (k.v.) ise kendi takip ettiği yolu uyguladı hep. Ancak O diğer iki halife gibi tarikatını gizlemedi. Bilakis O, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a gönül vermiş olan tüm bağlılarına hürmet gösterdiği gibi, arzu edenlere de kendi yolunun metodunu öğretmiştir. İşte 1400 seneyi aşkındır tasavvufun iki altın halkası çift kutup halinde günümüze böyle uzandı diyebiliriz. Demek ki, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) zikri hafi'nin baş mimarı, Hz. Ali (k.v.) ise cehr-i zikrin önderidir. İşte irşat iki kutup halkadan dallanıp budaklanıp,  en nihayet "on iki hak tarikat" halinde tüm ehlisünnet tarikatlar böyle sistemleşti. Allah hepsinden razı olsun. Zira Tarikat-ı Aliyyeler Allah'a giden yolda giden sevgi ocaklarıdır.

            Şu da var ki, Peygamber (s.a.v.) gizli zikri, önce Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a, daha sonrada Hz. Ali (k.v)'e telkin etti. Fakat Hz. Ali'de ki coşkunluk hali mizacı gizli zikirden pek lezzet alamadığı her halinde kendisinde belli eder de. Bunun üzerine Habib-i Huda (s.a.v.), Allah'a (c.c.) niyaz da bulununca Rabb’ül Âlemin: "Habibim onların dördünün de kabiliyeti başkadır. Birinin gittiği yoldan öbürü gidemez. Onların tecellilerinin gereği budur" beyan buyurdu. Bu durumda Allah Resulü (s.a.v.) her birinin meşrebine uygun ayrı ayrı yol (tarikat) telkin edip onları bu doğrultuda irşat eyledi. Zira kutsi hadiste; "Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefeslerinin sayısı kadardır" buyrulmakta.

            Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle buyurdu: "Beni İsrail’i, peygamberler idare ederdi. Bir Peygamber vefat etti mi yerine (başka) bir Peygamber geçerdi. Şu muhakkak ki; benden sonra Peygamber yoktur. Ama halifeler gelecek hem de çok olacaklardır."

           Tabii bu durumda Ashab merak edip:

             "-Ya Resûlüllah! Madem öyle, bize ne emredersin?"

            Habib-i Huda (s.a.v.):

            "Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız beyatı tutun! Onlara haklarını verin! Çünkü onların halka yaptıkları cefadan dolayı Allah onlara sual soracaktır!" buyurdu.

            Bilindiği üzere Resûlüllah (s.a.v.), hayatında üç görevi şahsında toplamıştı:

            -Devlet yetkisi (Zahiri halife),

            -Din ve ilim yetkisi,

            -Ruh önderliği yetkisi (Manevi halife),

            Zira Peygamberimizden sonra hilafet ikidir:

            -Hilafeti zahiri,

            -Hilafeti manevi.

           Yani bu demektir ki insan tarafından tayin olunan hilafet "Hilafet-i zahiri" manasınadır. Manevi kanaldan seyr-u sülukla (ruhaniyet yolundan) kazanılan hilafet ise "Hilafet-i manevi" adını alır. Dini bakımdan hilafet Peygamber (s.a.v.)’den sonra Ehlullah'tır. Tasavvuf zevkini ve ahlâki hamidiye üzerine yaşayan ancak manevi halife olabiliyor. Bakın,  Yavuz Sultan Selim ruhani reisliğin (manevi hilafetin), dünyevi liderlerce istismar edileceği endişesi taşıdığından manevi hilafeti kabul etmemiş, efendiliğin hadimiyetten (hizmetkârlık) geçebileceğini vurgulamıştır. Hatta “Hakim’ül Haremeyn” unvanını reddedip, "Hadim’ül Haremeyn" unvanına talip olmuştur. Nitekim ruhani mevkiin (makamın) babadan oğla (saltanat usulü) geçmesi tarzındaki bir uygulamanın İslâmiyet'le bağdaşmayacağını ortaya koymuştur. İşte bu örnekten de anlaşıldığı üzere padişahlık babadan oğla veya liyakat esasına göre tanzim edilebiliyor. Ama ruhani önderlik (Mürşidi-i kâmil) babadan oğla geçebilen bir durum değildir, bilakis seyru süluk’unu tamamlamayla ve şer’i ilimleri bitirmekle alakalı bir durumdur. Bu yüzden Allah Resulü (s.a.v.) seyr-u süluk yolcuları için: "O kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ hatırlatır (anılır)"  diye beyan buyurmuştur.

           Anlaşılan o ki; Ehlullah; Allah'ın dostları ve velileri demektir. Yani onlar Allah'ın Halilleridir. Ehlullah aynı zamanda Peygamberimizin ruhani varisidirler. Kelimenin tam anlamışla manevi halifelik, Allah Resulünün manevi hizmetkârı olmak demektir. İşte bu hizmetkârlığın neticesinde Tarikat-ı Aliyye, Resûlüllah (s.a.v.)’den Ebu Müslim’in zamanına kadarki süreçte iki kutuplu olarak yoluna devam etti diyebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Hz. Ömer (r.anh) ve Hz. Osman (r.anh) kendi tarikatlarını göstermedikleri için,  Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) ve Hz. Ali (k.v)’in talim eylediği hafi ve cehri yol iki kanaldan Ebu Müslim’e kadar gelebilmiştir. Derken bu iki ruhani yolun takipçileri iç dünyalarını huzura erdirmişlerdir. 

Ebu Müslim döneminde on iki tarikatın ayyuka çıkmasının sebebi, Resûlüllah'ın soyundan gelen şu meşhur on iki ehl-i beyt İmamının etkin rol oynadığını söyleyebiliriz. Nitekim bu on iki imamın dördü Hz. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yoldan, sekizi ise Hz. Ali (k.v.)’in cehri zikri üzerine amel edip irşat görevi üstlenmişlerdir. Böylece tüm insanlığı aydınlatın ışık kandilleri olmuşlardır. Dolayısıyla Kadir'i tarikatı imam Hüseyni'nin, Nakşibendî tarikatı da imam Hasan'ın yolu olarak bilinir. Anlaşılan o ki; İmam Hüseyni Hz. Ali (k.v.)’i kendine rehber edinmiş, İmam Hasan ise Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın tarikatını yol edinmiştir. 

İşte her iki ehl-i beyt neslin önderleri sayesinde cehri ve hafi zikir halkasını oluşturan on iki hak tarikatın doğuşuna şahit oluruz. Zira on iki imamın yakınlarına telkin ettiği yollardan (tarikatlardan) ister istemez on iki yol doğmuş oldu. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: on iki imam dönemi çok hassas ve kritik bir dönem olması hasebiyle; "Bunlar tarikat icat etti" türünden dedikodulara maruz kalmamak adına, söz konusu bu on iki imam büyük titizlik içerisinde tarikatlarını dışa vurmamışlardır. Dahası herhangi bir fitneye mahal vermemek için çok ince eleyip sık dokuyarak sadece izledikleri yolu yakınlarına öğretmekle yetinmişlerdir. Fakat zaman içerisinde sular durulduğunda, yine onların feyzi ve bereketiyle on iki yol su yüzüne çıkar duruma gelmiştir.

 Hâsılı kritik dönem bittikten sonra tarikatlar zirve yapmıştır.  Nasıl mı? İşte Ebu Müslim'in manevi tılsımı, ya da bir başka ifadeyle onun ortaya çıkmasıyla bütün fitne odaklarının son bulur da. Böylece ortalık süt-liman olmasıyla birlikte "on iki hak tarikat" zuhur eder. İlk evvela sesli zikir kanalından ‘Kadiri tarikatı’ doğup, akabinde sessiz zikir halkasından ‘Nakşibendî tarikatı’ gün yüzüne çıkar. Yani her iki yol da günümüze kadar birçok tarikatın filizlenmesinde beşiklik eder hale gelir. Böylece Kadiri, Rufai, Celvetiyye, Bayramiyye, Halvetiye, Mevleviyye ve Nakşibendiyye gibi yolların doğuşu gerçekleşir. Aslında şu da var ki cümle tarikatların gayesi birdir. Hepsinin amacı Allah'a (c.c.) ulaşmak ve Peygamber sevgisi yolu üzerine bulunmaktır. Her ne kadar izledikleri metotlar farklı olsa da, bu farklılık meşreb itibariyledir. Meşreb farklılıkları asla Tarikat-ı Aliyelere gölge düşürmez. Bilakis, İslâm'ın zenginliğine işarettir. İslâm'ın özünde zenginlik vardır zaten. Dinimiz okyanus misali dal dalabildiğin kadar engin bir denizdir, dahası yüz yüzebildiğin kadar bir deryayı ummandır.  Yeter ki izlenilen yolda tek amaç Allah rızasını kazanmak olsun, gerisi gelir elbet. Zira Tarikat-ı Aliyyeler sevgi ocakları olması hasebiyle deryayı umman olmak için vardır.  Ve ehlisünnet olanın hepside Hak'tır.

            Bazı âlimlerimiz ibadeti zahiri ve batini (iç ve dış) olarak vasıflandırmışlardır. Bilindiği üzere zahiri ibadetler bedenle, batini ibadetler de kalple yapılır. Bir an şöyle hem bedenen hem de kalben ibadet eden bir müminin halini düşünün, hiç kuşkusuz o müminin muttakilerden olacağı muhakkak. Fakat şunu unutmayalım ki zevki tarik hal üzere olmayı ancak yaşayan bilir, yaşamayansa pek idrak edemez. Bu durumu idrak edemeyenler için şimdilik sadece namaz örneğini delil olarak sunabiliriz, bunun dışında ne anlatsak belki de fayda vermez. Yine de biz şu örneği dile getirmekte fayda var diye düşünüyorum: Mesela cemaatle kılınan namazlarda öğle, ikindi namazları fıkıh kuralları gereği imam sessiz kıldırıp, diğer vakitler (akşam-yatsı-sabah) hep sesli kıraat edilir.

 İşte görüyorsunuz ayrı ayrı vakitlerde kılınan namazlar da bile çeşitlilik ve zenginlik söz konusu, o halde tarikatların da meşreb itibariyle birbirinden farklı nitelikte uygulamalarının olması gayet tabiidir. Hakeza mezhepler içinde öyledir. Bilhassa mezhepler içtihat farkından, tarikatlarda meşreb farklarından doğmuştur. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın hafi zikir (gizli zikir) talimatını, Allah Resulü'nden (s.a.v.) mağarada iken aldığı rivayet edilir. Allah Resulü, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a; "Dilini damağına yapıştır ve kalbinden Allah de" diye telkinde bulunmuştur. İşte Nakşî yolunun esası bu noktada düğümlüdür. Derken bu tarikatı âliye Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’dan  Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e  kadar bir hayli mesafe kat ettikten sonra,  en son Bahaüddin Nakşibend (k.s.)’ın   elinde sistemleşmiştir. Malum, bu büyük zatın zahirde şeyhi Seyyid Emir Külâl (k.s) olup ruhaniyet itibariyle Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’den terbiye olmuştur. Bu yüzden kendisi aynı zamanda üveysdir. Hakeza Abdülhâlik-ı Gücdüvânî de ruhaniyetten terbiye olmuştur. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’de  Hızır (a.s.)’dan  hafi zikir talimatını almıştır. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’in zahirde Şeyhi ise Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)'dir.  Bu arada Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)’in halifelerinden biri de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s.)'dir. Bu zat Hacegan nispetini Orta Asya ve Türkî Cumhuriyetlere yayan kol başıdır. Bu nedenle Piri Türkistan, Anadolu'nun Rumeli'nin ve kuzey Türklüğünün İslâm'a uyanışında çok büyük pay sahibidir.  Bakın, Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal'in Fuat Köprülüye; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz. Bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız" diyor. Özellikle kuzey Türklüğünde Pir-i Türkistan’ın, hafi zikir yolu etkilidir diyebiliriz.

            Batı Türklüğünde ise cehri'lik hâkimdir.  Bu hususta Bediüzzaman ise; "Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmışlar. Kadiriler ise cehri zikir ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir" diyor.

            Ayrıca Beddiüzaman Said-i Nursi Hazretleri, cehri ve hafi zikir yolunun takipçilerinin genel manzarasını şu güzel sözlerle izah eder: "Ehli tarikat, ehli delâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimi ehl-i tarikat, sûr-i zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbeti evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur. Fakat kâfir olmaz. Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikat ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Onlardan itimadı kesilmezse zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir."

            Allah Resulü (s.a.v.) "Allah bir insanı sevdi mi Cibril’e şu emri verir. Ben filan adamı severim. Cibril de semada olanlara filan oğlu filanı Allah sever, siz de onu sevin der. Yerdekilerde artık onu sever" buyurdu. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimlerin eti zehirlidir" buyurarak, bu yüce zatların aleyhinde ve gıyabında konuşmanın sakıncasına işaret etmiştir. Bu gerçekler başucumuzda olmasına rağmen, ne yazık ki İbn-i Teymiyye ve paralelinde olanlar:

            -Kabir ziyaretini,

            -Ravzai mutahharayı ziyareti (Mescidi Nebevi),

            -Duada peygamberi vesile kılmayı reddederler. Düşünebiliyor musunuz, Allah Resulünü (s.a.v.) bile duada vesile kılmayı ve kabrini ziyaret etmeye bile tahammülü olmayanlara,  elbette ki kalkıp Evliyayı kabul ettirmezsiniz. O halde  “Fahri Kâinat (s.a.v.)’in yüzü suyu hürmetine" ifadesini reddedenlere karşı yapılması gereken şu ki Evliyayı ve Tarikat-ı Aliye’yi anlatmak boşa zaman harcamak olacağından muhatap almamak en doğrusu. Zaten muhatap almaya değmez de. Kaldı ki onlar Osmanlı'nın yükselişindeki sırrı da bilmezler. Onlar bilmeyiversinler, Prof. Dr. Cahit Tanyol; "Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır. Bunlardan biri tarikat, diğeri ise şeriattır" diyor ya, bu tespit bize yeter artar da.

            Tarikat-ı Aliyyeler, Kur'an ve sünnet çizgisinde yürüdükleri müddetçe daha da yücelecekleri gibi, halkın gönlünde hep "sevgi ocakları" diye yankı bulacaktır. Sofiler bu yüzden; Bahaeddin Nakşibend, Ahmet Yesevi, Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Yunus gibi gönül sultanlarının yolunu şiar edinmişlerdir.

           Velhasıl; Yavuz Sultan Selim'in şu güzel deyişiyle mevzuumuzu bağlayalım:

            Padişah-ı âlem olmak

            Bir kuru dava imiş

            Bir mürşide bende olmak

            Cümleden âlâ imiş…

            Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2946/tarikat-i-aliye.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar