Şeyh O’dur ki yolun başından sonunu göre

         Allah’a çok şükürler olsun rahmetli Abdulvehhab Ağabeyimin bana hediye ettiği İbrahim İnan’ın sohbet kasedini derleyip sonuna gelebildik. Her ne kadar makale haline getirmek öyle kolay olmasa da bu akıcı sohbet için değdi de. Madem öyle bu kayda değer sohbetimize kaldığımız yerden devam edebiliriz:

   Malum tasavvufta fizik ötesi haller akılla kitapla izah edilemez. Nitekim söz konusu Ehlullah olunca akıl karaya vurur da. Bize ancak Ebu Bekir Sıddık (r.anh)’ın karşısına gelip dikilen müşrikler “Senin Peygamberin Miraca yükseldiğini söylemekte. O da bunun üzerine Allah Resulü dediyse doğrudur” cevabında olduğu gibi saddak demek düşer. Zira Gavs-ı Hizânî (k.s) bir gün oturduğu yerde tebessüm edip gülümsemiş. Tabii oradakiler merak etmiş:

  "-Efendim, hayrola. Biz birşey görmedik, ne oldu ki?"

       Gavs-i Hizânî:

      "-Yok, birşey " demiş. Fakat tekrar sıkıştırmışlar, bunun üzerine demiş ki:

      "-Çayda bizim sofilerden biri saçını tararken tarağı takıldı, canı yanınca: Ya Gavs! dedi. Eh biz de ne yapalım, düzeltiverdik."

       Keza Gavs-ı Bilvanisî ismiyle meşhur Seyyid Abdulhakim El Hüseyni (k.s)’de tıpkı Gavs-ı Hizânî (k.s) gibi durduk yere gülümsediğinde o’nun sofileri de merak edip neyin nesi diye sormuşlar. Gavs’da şöyle cevap vermiş:

      "-Adamın biri, bizim harmana girip çuvalı doldurmuş, güya harmandan mal aşıracakmış,  hatta çuvalı yüklenecek olmuş ama sırtına ağır gelmiş.  İşte o hal vaziyette bile ‘Medet Ya Gavs!’  der. İşte görüyorsunuz adam hem bizim malımızı çalıyor, hem de bizden yardım istiyor. Ne yapalım, biz de sırtına yükleyiverdik."  

      İşte bu kıssadan anlaşıldığı üzere Saadatların merhametleri çok büyük, tartışılmaz. Nasıl merhamet sahibi olmasınlar ki, bakın Gavs-ı Hizânî (k.s)’ın yanına bir gün Yörüklerden bir adam gelip sofi olmuş, hatta Gavs-ı Hizânî  (k.s) ona bir de tesbih hediye etmiş. Derken o Yörük adam tasavvufun öyle tadını almış ki doğru dürüst evine uğramamış bile.  Tabii aradan bir süre geçip bir sene sonra evine gittiğinde ailesi;

      "-İşte gittin de, gelmedin de, bizim sürüler kırılmaya başladı da, aç kaldıkta, şu oldu da,  bu oldu da, artık şu tarikatı bırak, bütün her şeyi geri ver, mahvolduk… " gibi bir sürü ileri geri laflar etmiş. Eeeh kadın fitnesi bu ya,  o adamı mahvetmiş. Artık adamcağıza gına gelip gidip durum vaziyeti Gavs-ı Hizânî 'ye arzetmiş:

      "-Kurban, al bu tespihi. Hatta bu tarikatı benden al" demiş.

      Gavs-ı Hizânî (k.s) ise şöyle demiş:

      "-Evladım bak, bu tespih ve bu tarikat sende dursun, yine bildiğini yaparsın."

        Adam amma ve lakin talebinde ısrar edince Gavs-ı Hizani (k.s);

      "-Haydi, aldık" der.

        Aradan seneler geçmiş, yine bir gün Gavs-ı Hizani namazdayken, önce bir elini kaldırmış, sonra diğer elini, malum üç harekette namaz bozulur. Tabii sofiler merak etmiş:

      "-Kurban biz bir şey göremedik, ne oldu ki, "

      Gavs-ı Hizânî (k.s):

      "- Boş verin, bir şey yok" demiş. Fakat sofiler sıkıştırmışlar, derken cevaben şöyle der:

      "-Hani, bir zamanlar buraya bir sofi gelip bir sene kadar hizmet etmişti ya. Sonra da, tarikatı iade edip gitmişti ya, işte onun sekerat-ı mevt (ölüm hali) vaktiydi. Şeytan imanını çalmak için gelmişti. O arada bütün Sadat-ı Kiramın ruhaniyetleri de oraya teşrif etmişti. Bana dediler ki:

     "-Sen bunun haline seyircimi kalacaksın, imanını kurtarmak için vesile olmayacak mısın?"

     Biz de dedik ki:

     " Tarikatı iade etti, o artık tarikatımızdan değil."

     “-Olsun” dediler ve ardından yine bana:

      "O bizim çorbamızdan içmedi mi, o bizim elimizi tutmadı mı, o bizim amelimizden yapmadı mı? Derhal yetiş" dediler. Birincisinde şeytana vurduk kaçtı, ikincisinde bir daha geldi bir daha vurduk, üçüncüsünde geldi bir daha vurduk, Allah’a şükürler olsun şeytan imanını çalamadı. Gavs-ı Sani (k.s)’de öyle der ya: “Tuttuğumuz eli bırakmayız, bırakacağımız eli tutmayız.” İşte her şey bu veciz sözde gizlidir.

        Gavs-ı Hizânî (k.s), bu yolun nisbetini Seyda-i Tâhi (k.s)’e devreder. Seyda-i Tâhi (k.s) ise bu Tarikat-ı Nakşibendiyye nisbetini Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s)'e devredecektir.

        İlginçtir Seyda-i Tâhi (k.s) ölüm döşeğindeyken oğlu Hazret Muhammed Diyâeddin  (k.s) yanında üzgün bir vaziyette oturmaktaymış. Tabii Seyda-i Tâhi (k.s)’ın bu hali gözünden kaçmaz. Ve demişki:

      "-Oğlum niye üzülüyorsun. Biz öyle bir yere gidiyoruz ki üzülmeye değmez."

      "-Baba, öyle diyorsun ama hani bir adamın babası zengin olur bağları, bahçeleri, evleri, malları çok olur da, çocuğuna o bağlardan, bahçelerden ve evlerden hiçbir miras düşmezse, o çocuk nasıl üzülmez ki."

     Seyda-i Tâhi (k.s);

     "-Bak evladım, şunu iyi bil ki şimdiye kadar seni diğerlerinin çocuklarından ayırt etmedim,  diğerlerinin evlatlarına nasıl muamele ettiysem, sana da öyle muamele ettim. Fakat seni Şeyh Fethullah Verkanisi ayıracak" demiş. Gerçektende Şeyh Fethullah Verkânisi (k.s), Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’ı kızağa koşarmış. Seyda-i Tahi (k.s)’in ileri gelen müritleri bu durumu gördüklerinde itiraz edip şöyle demişler:

      "-Bu adam senin mürşidinin oğlu, sen nasıl böyle kızağa koşarsın?"

   Şeyh Fethullah Verkânisi (k.s) cevaben:

      "-Seyda-i Tâhi, bunu bana havale etti, bildiğim gibi emanete sahip çıkarım. Yok, eğer size havale ettiyse, buyurun siz bildiğiniz gibi yapın" der. Gerçektende bu söz yerini bulup Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)  ilerde büyük bir zat olur da.

        Seyda Hazretleri ise Seyda-i Tâhi (k.s)’ın dilinden bir sohbeti şöyle nakleder: "Bu devirde beş vakit namazını kılan, orucunu tutan, üzerine farzsa zekâtını veren, büyük günahlardan kaçınan her kimse velidir."  Düşünebiliyor musunuz Seyda-i Tâhi (k.s), bu sohbeti yaptığı zaman Ulu Hakan Abdülhamid Han dönemiydi, her tarafta İslam hâkimdi. İşte Seyda (k.s) bu müjde varı sözlerden hareketle son noktayı şöyle koyar: "Bu devirde bunları yapan sahabe gibidir."

         Özetle bu yol Seyda-i Tahi (k.s)’den Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’a devr olunur. Hazret (k.s)’da emaneti yüklendiğinde Şah-ı Hazne'yi yetiştirecektir.

         Bakınız Şah-ı Hazne (k.s), Nurşin’de Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’in hizmetindeyken bir ara kuraklık ve kıtlık başlamış. Derken bir gün bölgenin ağası, Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s) ile birlikte sofilerini davet etmişti. Tabii Şah-ı Hazne daveti duyduğunda içinden şöyle bir düşünce geçmiş;

     "-Nihayet midemiz kırk yılda bir bayram edecek." Hatta bu duygu seli içerisinde hemen hareket geçip çarıklarını yıkamış, kurutmuş ve hazırlığa koyulmuş da. Tabii, ertesi gün Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s) davete icabet etmeye koyulurken arkasına dönüp der ki;

      "-Molla Ahmed (Şah-ı Hazne) burada kalsın, diğerleri benimle gelsin"

       Hakeza yine aylardan Ramazan ayıymış, malum bu ayda mollalara zekât verilmesi usuldendir. Derken mollalar biraz dünyalık toplamak için cami cami dolaşmaya koyulurlar da Tabii Şahı Hazne’de heveslenip Hazret Muhammed Diyâeddin'den izin istemiş.  Buna karşılık Hazret (k.s) demiş ki:

      "- Ey Şah-ı Hazne! Allah için çalış, Allah sana her şeyi verir."

      Gerçektende Şah-ı Hazne (k.s), eskiden çok fakirmiş, öyle bir vakti zaman gelir ki Suriye’nin ordusunu bile doyurur hale gelir. Kaldı ki onun asıl geride bırakacağı en büyük servet Gavs-ı Bilvanisî olacaktır.

       Nitekim Seyda (k.s),  Şah-ı Hazne (k.s)  hakkında sohbet ederken şöyle der:     

       Şah-ı Hazne deyip geçmeyin, O Gavs-ı Bilvanisî Abdûlhakim el Hüseyni gibi büyük bir zat yetiştirmiş bir zattır. Ve Gavs-ı Bilvanisî Abdulhakim el Hüseyni (k.s)  halifeliği aldığı zaman,  dergâhın ileri gelen sofileri Şah-ı Hazne'ye sordular;

      "-Kurban! Molla Abdûlhakim'in makamı nasıldır?"

      Cevaben der ki;

    "-Biz kendi makamımıza kadar olan yeri biliyoruz, ama sonrasını biz de bilmiyoruz."

    Hatta Gavs-ı Bilvanisî (k.s) daha bir günlük sofi iken, Şah-ı Hazne (k.s) halifelerinden Molla İbrahim'i çağırmış ve demiş ki;

      "- Molla Abdûlhakim'i nasıl bulursun,  uğraşmaya değer mi?"

       Molla İbrahim cevaben;

      "-Bunda iş yok, gelsin gitsin, uğraşmaya değmez"  demiş.

      Tabii Şah-ı Hazne'nin suratı anında değişiverip şöyle der:

      "-Çocuklarıma dua et, onların hocasısın,  yoksa şu anda tarikattan tard olmuştun." Ve diğer halifesini çağırmış demiş ki;

      "-Ne dersin uğraşmaya değer mi?"

      Halife cevap vermiş;

      "-Aman Efendim, onun için elimizden geleni yapmamız lazım, bizim onunla uğraşmamız icap eder, o bizim ümidimiz,  o bizim istikbalimiz,  hatta ona her şeyimizi devretmemiz lazım."

     Ve Şah-ı Hazne (k.s) bu sözlerin üzerine yüzü aydınlanıverir.

      Gerçektende “Şeyh odur ki; Yolun başından sonunu göre."

      Gavs- Bilvanisî (k.s)’de şöyle der: "Mürşid-i Kamil odur ki, müridinin başından geçen her şeyi ve hatta yedi sülalesini bilmeli." Hiç kuşkusuz bu söz Allah bildirirse manasına bilmedir.  Zaten bunun aksi düşünülemez de.

      İmam-ı Rabbani (k.s)’de şöyle der:

      "-Bize kıyamete kadar, bu tarikata dolaylı ya da dolaysız girecek olan herkes ve hatta yedi sülalesi bildirildi. Hepsini söyleyebiliriz de. Ama ne yazmaya kâğıt yeter, ne de söylemeye vakit."

        Gavs-ı Bilvanisî (k.s) der ki: "Biz ulaşmak istediğimiz yerlere ulaşamadık, ama hamd olsun ulaşanı ulaştırdık."

         Ve bu müthiş sözlerine ilaveten der ki:

         "Biz dünyayı iğne deliğinden seyrediyoruz." Hiç kuşkusuz hakikat sırrın gereği bu sözde Allah seyrettirirse seyreder manasına bir sözdür. Bize sadece Allah sırlarını takdis etsin demek düşer.

      Şah-ı Nakşibendî (k.s)’de öyle der:

      "Dünya bizim yüzük taşımızın içindedir."

      Seyda (k.s) ise şöyle der: "Millet, Gavs Hazretleri'ni göremedi. O'nu başında sarık, sırtında cübbe bir molla gördüler. Hakikatını gören olmadı."

       Ve Seyda Hz.leri babası Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni (k.s)’inden nöbeti devr aldığında sohbetini şöyle bağlar:

       "İnsan, ebedi hayatı da düşünmeli, onun için çok çalışmalı. İnsan, dünyada isteyerek çalışmaz, çalışmıyor da. Dünyada elaleme avuç açmamak için nice zor işler yapar da. Mesela, buradan insanlar tâ Adana'ya yazın pamuk toplamaya gidiyorlar. O bunaltıcı yazın sıcağında bir sene rahat etmek ve ailesini geçindirmek için iki üç ay çalışıyorlar. Çocuklarının rızkını temin etmek için, onları sağa sola el açtırmamak için elinden gelen her şeyi yapıyorlar. O halde bir insan, ahrette muhtaç kalmamak için mahşer gününü de düşünmeli. Ahretin rızkını da düşünmeli. Zor anda da olsan çalışmalı. İsteyerek herkes amel eder. Önemli olan nefis istemediği halde amel etmektir. Nefis istemediği halde yapılan amelin feyzi ve bereketi daha çoktur. Ki; gerçekten o iş Allah için yapılmıştır."

       Derken bu kutlu köklü yol Seyda Hz.lerinden kardeşi Gavsı Sani (k.s) devr alır. Gavs-ı Sani (k.s) ise şöyle der: “Nefsinizi Ümmeti Muhammed’in menfaati için feda ediniz. Bir kişinin hidayetine vesile olmanız yedi ceddinize yeter. Niyet, Allah rızası için olursa ameller makbul olur, değilse olmaz. Bir insan bütün dünyanın hidayetine vesile olsa kendi hidayete ermemişse bir faydası yoktur. Ahrete çalışırsanız dünya yularından tutulan bir hayvan gibi ardınız sıra gelir de.”

       Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2842/seyh-odur-ki-yolun-basindan-sonunu-gore.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar