HAYAT: Yeniden bir daha mı?

Şairlerden, filozoflardan, romancılardan, büyük sanatkârların çoğuna göre; hayatın nasıl yaşanması gerektiğini hayatın sonuna doğru yaklaştığımızda öğreniyoruz. Ölmek üzere olmak, yaşadığımız hayata ışık tutuyor.

Hayatın başlangıçlarından, çocukluk döneminden çıktığımızdan itibaren hayatı kazanmak amacıyla yaşamaktan kaçtığımızın hiç farkında bile olamıyoruz. Hayatı, sadece çocukluk döneminde yaşıyoruz. Onun için hep çocukluğumuza özlem duyarız. Ağlamamız da, gülmemiz de sahicidir çocukken.

Çocukluktan çıktıktan sonra tek amacımız hayatı kazanmak haline dönüşünce; mutluluğu, içimizde çocukça olanı, duygularımızı, oyun oynama isteğimizi unutuyoruz. Hata yapmamak için kendimizi sıkıyoruz, ciddiyet ruhuna sarılıp kendi şahsi ahlakımızı başkalarının ahlakına feda ediyoruz. Belki en önemlisi de, an denilen hazineyi har vurup harman savuruyoruz. Anın bizi kuşatan sahiciliğini bozuyoruz. Yaşadığımız anı bozmanın, kendimizi bozmak olduğunu düşünmüyoruz.

1985 yılında Arjantin’li Jorge Luis Borges, 85 yaşına geldiğinde, Anlar şiirinde nasıl yaşamak gerektiğini anlar ama “ve biliyorum. ÖLÜYORUM” der. Hayatı nasıl yaşamak gerektiğini ölürken anlamak kadar acı verici ne olabilir ki!

“Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya,

İkincisinde daha çok hata yapardım.”

En önemlisi de, “kusursuz olmaya çalışmazdım", der.

Evet, kusursuz olmaya çalışmak kadar insanı eylemsiz bırakan ne olabilir ki! Belki bütün eylemlerin sonuçsuz kaldığını düşünmek. Oysa ikisi de aynı sonuca götürür insanı: İnsanın eli kolu bağlanır, bir yere çivilenip kalınır ve insan kendi eliyle kendini öldürür. Kusursuz olmaya çalışmak kadar insana ihanet eden başka hangi duygu ve düşünce olabilir ki! Buna rağmen kusursuzluk, mükemmellik herkesin ideali olmaya da devam eder.

Kusursuz olmaya çalışmak, Borges’in, “gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine” derken sırtımıza aldığımız gereksiz yüklere işaret eder. Oysa kusursuzluğun hayatta karşılığı yoktur. Geçmişin insanı utandıran ya da sevindiren hatıraları ile geleceğin henüz gelmemiş hayal, umut, kaygıları arasında sıkıştıran bir hayat, yaşanmaya ne derece değer ki! Geriye kalan; “Anlar, sadece anlar… Siz de anı yaşayın!” çığlığı, bütün anlarını bitirmiş 85 yaşında Borges’in çığlığıdır.

Anın yaşanması, kolay değildir elbette. İnsanın mutluluğu da trajedisi de onun yaşanma biçimine bağlıdır. Çünkü anın, insanı baştan çıkarıcı bir tarafı vardır. İnsan, anın baştan çıkarıcı cazibesine kapılabilir. An, kendi içinde sonsuzluk taşıyan bir sonluluktur. Aynı zamanda an, sınırlı bir zaman diliminden sonsuzluğa gidişin de tecrübesini yaşatır. Ondaki sonluluk ile sonsuzluk arasındaki sentezi yakalayabilen için değerlidir an.

Borges gibi Gabriel Garcia Marquez’in Veda Mektubu da, ölüme bir adım kalmış bir yazarın hayat hakkındaki düşünceleri bakımından önemlidir. Marquez, 87 yaşında ölmeden önce okurlarına bıraktığı mektupta; hayatın sonuna geldiğinde insanlardan çok şey öğrendiğini ama artık bunların pek işe yaramayacağını yazar: “Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?” diye bitirir mektubunu.

Peki, Tanrı Marquez’e hayatı yeniden bağışlasaydı, neler yapardı? Okurlarına, son derece basit ama derin anlamları olan ifadelerle neler yapabileceğini söyler: “Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse,… Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.” “Basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir”dim. “Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin (kendisini) göstermesini beklerdim.” “Ve aşk içinde yaşardım.”

Marquez, ölümün yaşlanmayla değil, unutmayla geldiğini, aşktan vazgeçince de insanın yaşlandığını anlatırdım, der. “Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse,… Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.” “Basit giyinir, yüzümü güneşe çevirirdim." “Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin (kendisini) göstermesini beklerdim.” “Ve aşk içinde yaşardım.”

Marquez, ölümün yaşlanmayla değil, unutmayla geldiğini, aşktan vazgeçince de insanın yaşlandığını anlatırdım, der. “Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini” öğrenen Marquez, bütün insanlara, kendilerini sevdiğimi ikna etmek için sürekli çabalardım diyerek, sevgiye vurgu yapar. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’deki Zosima Dede’nin öğüdü de böyledir. Çünkü Tanrı bütün sırrını, varlığın içine koymuştur. Onu sevmek, bunu anlamaktır da.

Marquez’in de Borges’in de hayatın sonunda öğrendikleri, kendileri için öğrenilmiş olanlardır. Kazası olmayan hayatın sonunda, her ferdin kendi tecrübelerinden elde ettikleri aynı olmasa da, ortak olan noktalar oldukça çoktur.

Nasıl yaşanması gerektiği, ölümün ışığında mümkün. Bizim öğrendiğimiz temel nokta buradadır. Bizler aslında yaşamayı öğrenirken, Sokrates misali, ölmeyi de öğreniyoruz.

Ali Osman Gündoğan

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2789/hayat-yeniden-bir-daha-mi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar