Moskova resminde gezinmek

Şehirleri tanımadan önce onların görüntüleri, tasvirleri ile karşılaşırız; böylece muhayyilemizde o şehirle ilgili bir resim oluşur. Şehri görmek biraz da o resmi görmektir; o resmin içine girmek, hatta o manzaranın içinde dolaşmaktır.

Bir yabancı İstanbul denilince hangi resmin içinde olmak ister öncelikle? Muhtemelen Sultan Ahmet Camii ile Ayasofya’nın birlikte göründüğü resimdir bu. Bu resme doğru yürümek, bu resmin içinde olmak. O resmin arka plan teşkil ettiği bir fotoğraf karesinde görünmek…

Moskova’daki vaktimiz sınırlı idi. Ankara’dan kör sabahta çıktığımız yolculuk öğleden sonra tamamlanmış, ertesi gün erkenden başlayacak program bu yorgun zamandan başkasını bırakmamıştı bize. Otele yerleşir yerleşmez zaten görünür durumda olan şehrin resmine doğru yürümek yolunu seçtik. Moskova nehri, onun kenarında Kremlin ve rengarenk soğan biçimli kubbelere doğru bir yürüyüş.

Ankara’nın +15 derecesinden gelip Moskova’nın sıfırın altında seyreden havasına alışmak, hele de nehrin meydana getirdiği ayazla baş etmek hayli meşakkatli idi. Demir korkuluklarında orak çekiçler bulunan köprüden geçerken Rusların tatil için Antalya’yı seçmelerinin hikmetini anlamakta zorlanmadık. Moskova sıfırın etrafında dolaşırken Antalya 20 derece ile kış günlerinde Moskova yazını yaşıyordu.

Kremlin 15. Yüzyılın sonunda idare merkezi olarak yapılan bir iç kale. Kırmızı tuğladan 20 gösterişli kulesi ile Moskova nehri kenarında dikkat çekici bir külliye. İçinde saray, idarî yapılar ve kiliseler var. “Kremi” Rusça’da kale demekmiş. Kazan Hanlığı’nın merkezi olan Kazan şehrinde İdil (Volga) nehrinin kenarındaki Kirmen, yani kale bu hanlığın yönetim merkezi idi. Kazan Kirmen’inin Moskova Kremlin’ine model teşkil ettiğini tahmin etmek zor değil. Bu arada “kirmen/kirman/kerman”ın kale anlamını Karadeniz’in kuzey batısındaki Ak-kirman’dan da çıkarabiliriz. Belki de Kazan’dan hayli batıda olan bu kale bu sebeple Ak-Kirman olarak adlandırılmıştı. Eski Türkler yönleri renklerle ifade ederdi. Kara kuzeydir, kuzeyimizde Karadeniz var. Akdeniz batımızdadır, Kızıldeniz güneyimizde. Bu arada “gök”ün de doğuyu ifade ettiğini hatırlatalım.

Kiliseler şehrinde oyuncak kilise!

Moskova, aradan geçen seksen yıllık komünist döneme rağmen hâlâ bir kiliseler şehri, dense yeri var. Vakti zamanında üç yüz elliden fazla kilisesi olan bir şehir burası. Bugün de manzaraya nereden baksanız, bir kilisenin çan kulesi veya altın kaplı kubbeleri dikkati çekiyor. Bir Rus kilise mimarisi var mı? Mevcut kilise binalarının karakteristik özellikleri dikkate alınırsa, bu sorunun cevabı “evet”tir. Fakat bu mimarinin özgün Rus mimarisi olduğunu iddia etmek hayli zor.

Moskova denildiğinde hatıra gelen ilk resimlerden biri Aziz Vasil katedraline aittir. Kızıl Meydan’ın güney ucundaki bu katedral gerçeklik etkisini silen hayalî (fantastik) bir görünüme sahip. Onu rengarenk bir çocuk oyuncağı olarak görmek mümkün olduğu gibi, renkli şekerden veya pasta malzemesinden yapılmış bir fantezi eseri saymak da yanlış sayılmaz.

Çar Korkunç İvan, 1552’de Tataristan’ın başkenti Kazan’ı ele geçirmesinin hatırasına bir kilise inşaa ettirmek ister. 1555 yılında başlayan inşaat 1561’de tamamlanır. Katedralin mimarı Barma adlı bir İtalyandır. Rivayete göre, eserinin bir benzerinin yapılma ihtimalini ortadan kaldırmak isteyen Korkunç İvan inşaat bittikten sonra mimarın gözlerine mil çektirir.

8 kubbeli Katedral, merkezdeki Şefaat Kilisesi’nin etrafında bulunan sekiz ayrı kiliseden oluşmaktaymış. Katedral kubbelerinin hiçbiri diğerinin aynı değil. Her kubbe bir zaferi temsil edermiş. En yüksek kubbenin tepesi altın kaplama. Hem Kremlin hem de bu kilise inşa edilirken Kazan’ın iç kalesi ve Süyün Bike minaresinin model alındığı söylenebilir. Daha ötesi, soğan kubbe Türkistan mimarî geleneğine aittir. En muhteşem örnekleri, bu mimarî eserden en az yüz sene öncesine ait olan Timur ve Ahmed Yesevî türbelerinin kubbeleridir.

Buradaki müşkil mesele şudur ki, İtalyan mimar bu yapıları görmemişse -ki o zamanın şartlarında görme ihtimali zayıftır- nasıl böyle bir eser ortaya çıkarmıştır? Kazan’daki mimarî eserlerin, Türkistan’daki yapıların resimleri, çizimleri gösterilerek mimar yönlendirilmiş olmalıdır. Belki daha kuvvetli ihtimal olarak Barma ile birlikte yapımda adı geçen Postnikov’un tesiri üzerinde durulabilir.

Tamam kubbeler farklı karakterde, her bir soğan başka biçimde! Ya o rengârenkliği ne yapacağız? Ağır “İslav kederi” böyle bir dinî yapıda bu uçukluğu, daha ötesi laubaliliği nasıl kabullenir?

1860’lara kadar kubbeler böyle rengarenk değilmiş, yani ciddiyet hâkimmiş. İşte o yıl kubbeler boyanmış, boya o boya!

Bu arada, Türkistan’ın soğan kubbelerinin de renkli olduğunu, bu renklerin benzersiz çinilerinden kaynaklandığını hatırlayalım. Moskova’da çini yoksa boya da mı yok?

Biz Kızıl Meydan seyrindeyken, harıl harıl noel veya yılbaşı kutlamaları ile ilgili hazırlıklar yapılıyor ve küçük alışveriş mekânları, çocukların eğlenebileceği minyatür lunapark oyuncakları kuruluyordu. Tabii sağda solda Noel Baba tasvirleri görülüyordu. Bir an şunu düşündüm: Noel Baba en çok Ruslara yakışır. Nitekim Antalya Demre’deki Aziz Nikolas’a atfedilen kilise kalıntısına en fazla Ruslar ilgi gösteriyor. Meydanın dekorunu rengarenk Aziz Vasil kilisesi tamamlıyor. Belki de bütün dekor bu kiliseye bakılarak tasarlanıyor! Aziz Vasili kilisesi Ruslara Noel Baba’nın bacadan attığı bir hediye olmalı!

Moskova resmine Sovyetler ne katmış olabilir? Bir ara Stalin’in bu kiliseyi yıkmak istediği biliniyor. Daha sonra müzeye tahvil edilmiş, böylece tarihe karşı işlenecek cinayete mâni olunmuş.

GUM, yani Sovyetlerin meşhur alışveriş merkezi, Çarlık döneminden kalma. Kırmızı tuğladan Milli Tarih Müzesi keza öyle.

Kızıl Meydan’da Komünizm döneminden kalan ve resmi değiştiren tek şey Lenin’in “mozole”si. Kremlinle renk uyumu uğruna kırmızı mermerden yapılmış bir anıt mezar. Karya kıralı Mozoleus’un “mozole”sinin model alındığı anlaşılıyor. Bu modern anıt mezar yorumunun üst kısmında Ankara’daki Anıtkabir’in maketini görmek mümkün. Lenin Sovyet devriminin babası. Erken vefatından sonra sistemin bu adı yüceltilmiş liderinin “kült”üne ihtiyacı olduğu anlaşılıyor. Lenin komünist sistemde bir meşruiyet kaynağı olarak kullanılıyor. Bu mozole bu yüzden bir kültleştirme merkezi.

Lenin’in camekanda teşhir edilen cesedine bakarak öldüğüne inanmak zor. Çünkü cesedi ölümünden sonra tahnit edilmiş, yani mumyalanmış. Diyeceksiniz ki o günden bugüne ceset hiç bozulmadan nasıl ulaştı? Bu merakımı, giderecek bilgilere ulaştım: Lenin’in naaşı 18 ayda bir tekrar tahnit ediliyormuş! Naaş mozole laboratuvarına götürülüyor, mumya çözülüp naaş yeniden tahnit ediliyor, Lenin’in üzerindeki kıyafet yeni ve temiz olanlarıyla değiştiriliyor ve kısa süre içinde yerine konuluyormuş. Bir cesede eziyet ancak bu kadar olabilir diye düşündüm! Bu arada Mozole ziyaretçilere kapalı tutuluyor tabiî ki. Bu işlemlerin yapılması için özel bir Biyomedikal Teknoloji Merkezi oluşturulmuş. Lenin’i böyle sağmış gibi göstermek hayli masraflı anlayacağınız!

Bana kalırsa, tarihî çevreyle uyumsuz bu yapının buradan kaldırılması lâzım. Rusya’da öyle düşünenler de varmış. Ne de olsa Lenin’i sağmış gibi göstermek bugünkü yönetime bir fayda sağlamaz. Rusya’da Lenin’in cesedinin gömülmesini isteyenler az değilmiş, “bu kadar masrafla Lenin canlandırılabilirdi” diye alay yollu sözler ediliyormuş. En etkileyici olan Ortodoks ulemasının görüşleri. Onlar bu mozoleyi pagan, yani putperest mezarlarına benzetiyorlarmış…

Kısacası, böylesine ruhaniyetsiz bir kabir görmedim diyebilirim!

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2777/moskova-resminde-gezinmek.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar