Has bahçenin gülleri

Nasıl ki   her bir sanat eseri   kendi sanatkârlarını gösteriyorsa,  her bir gül bahçeside kendi bahçıvanlarını göstermektedir.  Hatta o bahçıvanlar    bu  dünyadan göç etmiş olsalar da  ardından bıraktıkları  her bir Gül fidanlar sayesinde  tasarrufatlarını  devam ettirebiliyorlar.  Örnek mi? İşte  Seyda Hz.leri bunun en  bariz örneğidir zaten. Gerçektende  Seyda Hz.leri göç ettiğinde bir baktık ardından bıraktığı  her bir Gül fidan  yurdun dört bir yanında irşad ettiklerini gördük. Yani bu  demektir ki ardından  bıraktığı Gül fidanlardan birini kaynağında (Menzil’de)  bırakmak suretiyle  kimi İstanbul’da, kimi Urfa’da, kimi Konya’da, kimi Van’da irşad faaliyeti yürütmek için vardır. Hem büyükler boşuna mı demişler  Bir kilime  on derviş sığar ama  on şeyh soğmaz“ diye. Hiç kuşkusuz bu kelam boş  bir kelam değil elbet. Bu yüzden   her bir yetişen Gül fidanın yurdun  çeşitli yerlerinde   irşad etmeleri gayet tabii bir durumdur.  Dolayısıyla şu mekanda  veya bu mekanda bulunmanın  pekte  bir kıymeti harbiyesi  yoktur, burada önemli olan  üstlendikleri  görevi en iyi şekilde deruhte etmeleridir. Madem öyle,  Seyda Hz.lerinin  vefatıyla birlikte  irşada koyulan altı Gül  halife  nasıl vazife yüklenmişler  bir görelim. Bu arada şunu belirtmekte fayda var   her bir Nübüvvet Gü‘lünü  anlatmaya  bizim gücümüz yetmez, yinede  biz  dilimizin döndüğü kadarıyla  Seyda Hz.lerinin  has bahçesinde yetişen her bir Gül fidanını koklamaya çalışalım.

    SEYYİD ABDÜLBAKİ HAZRETLERİ

                            (Gavs-ı Sani )                                            

       Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilbe, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayıp Menzil köyünü  mesken tutunan  Gavs Hz.leri ve oğulları bu köye  geldikleri günden  bugüne,  hatta  kıyamete dek sürecek bir irşad faaliyeti  içerisinde bulundukları artık bir sır değil. Hiç şüphe yoktur ki  Allah sırlarını takdis etsinsırrın gereği   gelişlerinde ki temel  gaye ve hedef Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Kasr-ı Arifan’da başlattığı  Nakşibendiyye nisbetini Menzil’de daha da uç noktalara taşımak olmuştur. Nitekim  bu temel  gaye ve hedef  doğrultusunda    köy köy, diyar diyar hicret etmeyi de göze almışlardır. Öyle ki  hicretlerinin en son evresi  Menzil köyünde  durakladıklarında   babaları Gavs Hz.leri  burası için    ikinci Buhara demekten kendini  alamaz da.

       Gerçektende Menzil’de  duraklamak bir bambaşka hissiyattır. Çünkü Medine’yi de hatırlatan  en son durak olacaktır. Meğer   köy köy, diyar diyar  dolaşmak   iş olsun babından bir göç  değilmiş,  bilakis Şah-ı Nakşibend (k.s)‘ın nisbetini  yeniden ihya ediş  hicretidir.   İyiki de hicret etmişler, bu sayede  Kasr-i Arifan ruhu Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri ve  oğulları eliyle yeniden dirilişe geçmiş oldu. Nasıl dirilişe geçmesin ki, bikere bu hamurun  mayasını   çok yıllar öncesinden elden ele  Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s), Şeyh Fethullah (k.s), Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s) ve  Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s) eliyle yoğrulmuş, sonrasında yoğrulmuş bu hamurun kıvam haline gelme işide  başta babaları Gavs Hz.leri olmak üzere evlatlarına düşecektir. Gerçekten de bu anlamda  Menzil  ikinci  Buhara olmayı çoktan hak etti bile. Malumunuz  her iki oğul da  Gavs-ı Bilvanisi Hz.lerinin göz bebeğidirler. Babaları  dar-ı bekaya göç ettiğinde  nöbeti ilk önce Seyda Hz.leri devr alacaktır. Seyda Hz.lerinden sonra da   kardeşi Seyyid Abdülbaki Hz.leri devr alır. Aslında Abdulbaki Hz.leri kardeş olmanın ötesinde tam yar ve yardımcısı diyebileceğimiz bir yol arkadaşıdır. Onu bilenler bilir zaten. Hele onu bilhassa eski  Sofilere bir sorun  ta Seyda Hz.leri  zamanından  beri biliyorlar.  Ki, o zamanlar  kalabalıktan dolayı Seyda Hz.lerine ulaşmak zor olabiliyordu, bu yüzden  sofiler   sıkıştıklarında hep ona  müşkülünü sorarlardı, o da Allah var sofileri kırmayıp  Seyda Hz.lerinin omuzundaki yükü hafifletmeye çalışırdı. Oldu ya, sofilerle  hemhal olduğu esnada  Seyda Hz.leri  gözüktüğünde değim yerindeyse o an  tası tarağı toplayıp  iki büklüm  halde adab vaziyetine bürünürdü. O an gök çökse yer yarılsa hiç  islimini  bozmayacak  bir adap duruşuydu  bu.  Zaten  biri çıkıp  dese ki Seyyid Abdulbaki  denince ilk akla  gelen nedir  diye sual etse, hiç kuşkusuz sofiler  Adabın ta kendisidir  diye cevap vereceklerdir  İşte böylesi  bir cevaba   şaşmamak gerekir. Çünkü Seyda Hz.lerinin döneminden beri  sofiler   hep onu  böyle gördüler, böyle bildiler. Değilmidir ki  onun   tıpkı ölü teneşirinde ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi duruşu, ziyadesiyle Menzil’in ikinci Gavs’ı Sanisi olmasına  yeter artar da. Tabii ki böylesi bir  mertebeye  erişmek  bir anda olmadı, tâ çocukluk  çağına  uzanan  çile bülbülüm çilenin neticesi bir mertebedir.  Öyle ya bülbül âşığı, gül mâşuku temsil ettiğine göre bülbülün güle aşkından ötürü çektiği çileye  karşılık  gelen Ne kadar çile o kadar ecir derler ya onun gibi bir şeydir bu. Düşünsenize  çocukluk çağında  verem hastalığına yakalanıp  zayıf ve bitap bir hale düşer de. Olsun yine de o  dergahın  hizmetinden bir an olsun  geri durmayacaktır. Aslında  bu zayıf ve bitap düşüş hali onun  ilerisinde  manevi  heybet bir hale bürüneceğinin  ilk işaretiydi. Nitekim  ileri ki yıllarda üzerinde heybet hali belirgin hale  gelir de. Babası Gavs-ı Bilvanisi  (k.s) pekala biliyordu ki bu yol çile  üzerine kurulu, bu yüzden  oğlunu  bu hal vaziyette bile Siirt ve Van’a ilim tahsili için   göndermekten imtina etmez de. Sadece ilim tahsili mi, bunun yanısıra   tevbe de verecektir.  Öyle ya, madem  babası  vazifelendirmiş o halde gereğini yapmak gerekirdi. O da hiç üşenmeden  gereğini yapar da. Ancak Yusufiye  çilesi de beraberinde gelecektir. Gelmeside gayet  tabii, çünkü  etrafında  halka  genişledikçe  birilerinin uykusu kaçacaktır.  Neymiş efendim yöre halkı  içki alışkanlıklarını terkediyormuş da, yok şuymuş da yok buymuş da eften püften sudan bahanelerle  durumdan vazife çıkarıp  şikayet edeceklerdir.  Derken   iki-üç günlük tevkifin ardından  otuz günü bulan  bir tutuklama hadisesi  vuku bulur bile. Tabii ki  bu tutukluluk   hiç arzu edilmeyen bir durumdu. Yani  can sıkıcı durumdu. Bir başka ifadeyle  Baba Gavs duyduğunda  üzülecek endişesi sarmıştı.   Bu yüzden  Molla Ahmed ilk etapta  durum vaziyeti  açıklamaya cesaret edemez,  sadece dayısı Seyyid Sıtkı’ya duyurmakla yetinecektir.

Peki Dayı Sıtkıy‘a durum bildirildiğinde ne oldu? Olan olmuştu artık, hem   Gavs üzülecek diye de bu bilgiyi saklamakda doğru  olmazdı  elbet. O halde eksik kalan bu kısmın hikayesini de dayısından dinleyelim. Nasıl mı? Menzil’de Seyda Hz.lerinin anısına Seyyid Saki Hz.leriyle yaptığıım röportajın ardından  bir ara  Seyyid Dayı Sıtkı‘nın dükkanına girdiğimde bizatihi  kendisine sorduğumda   ancak  bu kısmı  öğrenebilmiş  oldum.  Sağ olsunlar  kendileri de  lütfedip  Molla Ahmed’den aldığı haberi  Gavs’a  nasıl aktardığını şöyle anlattılar:

“ Tabii ben Molla Ahmed’den aldığım bu haberi Gavs Hz.lerine söyleyince  üzüleceğini sanmıştım,  beklediğimin tam  aksine  bir  baktım yüzü çiçek gibi açıldı. Öyle içi ferahladı ki, dönüp  bana şöyle dedi:

-Bundan daha ne büyük  nimet olabilirdi ki?  Kaldı ki bu kutlu  yolda İmam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibend, Abdulkadir Geylani, Şah-ı Hazne  gibi  nice  Sadatlar çile çekmişler, gelin şükredelim. Zaten  bu hadiseyle birlikte Sadatlara  mutabaat olmuş. Nasıl ki başkaları suç işlediğinde tevkif edilip ceza yiyorsa, Oğlum da Allah yolunda tevkif edilip nezaret altına alınmış.  Dolayısıyla ne kadar şükretsek o kadar azdır.”

Evet; Yöre halkının git gide kötü alışkanlıklarını terketmesinden rahatsızlık duyanlar, maalesef 25 muhtardan topladıkları imzayla durum vaziyeti Yüzbaşı’ya intikal ettireceklerdir. Tabii Yüzbaşı da boş durmaz, o da huduttaki bir başka komutana intikal ettirip en nihayetinde gözaltına alınacaktır. Şikayet ettilerde ne oldu, otuz gün sonra serbest bırakıldığında pişmanlık duyacaklardır. Üstelik şikayet edenlerin bir kısım  hakikati gördüklerinde    bu  yola da girecektir. Tabi  baktılar ki bu gencecik talebeye  ne kadar çile çektirsek, Allah’da  kat be kat o nisbette  feyz ve bereketini artırıyor. En iyisimi  yol yakınken  tevbe etmekte fayda var deyip onlarda  hatme halkasına oturacaklardır. Şu bir gerçek  hiç bir şey yapanın yanına kâr kalmıyor. Şayet ortada bir kâr menfeat varsa, o da  hiç şüphesiz  Allah yolunda çile çekenlere has manevi şirket hükmünde hatme halkası kâr sermayesi vardır. Nitekim 30 günlük Yusufiye çilesinin ardından   heybesine doldurduğu manevi sermaye ile birkte dönüş yine Menzil’edir. Ama  o  yine de  dönem dönem  ilim tahsili  için oralara gidip gelmeyi  ihmal etmeyecektir.  Çile bu yolun  tadı tuzuydu zaten, pes etmek doğru olmazdı elbet.  Başta da dedik ya,  ne kadar çile, o kadar ecir vardır bu yolda.

            Öyle anlaşılıyor ki Gavs-ı Sani  Hz.lerinin  çocukluktan  halifelik dönemine  kadar olgunlaşmasında  baba Gavs Hz.leri, Molla Derviş ve  pekçok   medrese hocalarının yanısıra  kardeşi Seyda Hz.lerinin de çok büyük  emeği ve desteği vardır.  Onlar destek verir de  meyve vermez mi? Hem de öyle  tarif edilemiyecek derecede meyve verir ki,  Seyda Hz.leri nasıl ki  Gavs Hz.lerinin emrinde  koşturup Gönüller Sultanı olduysa, Seyyid Abdulbaki (k.s)’de Seyda Hz.lerinin emrinde  koşturup babalarının  ikinci Buhara diye andığı Menzili şerifin ikinci Gavs-ı Sanisi olacaktır. Dahası Seyda Hz.lerinin irşat döneminde gösterdiği  o müthiş teslimiyetiyle  birlikte  Menzil-i şerif  artık kabına sığmaz bir  hüviyet kazanırda.

Düşünsenize  Gavs-ı Sani  Hz.leri genç yaşlarda hastalığından dolayı çok zayıf ve cüssesiz bir fiziki görünüme sahipmiş. Gavs Hz.leri  ta ki  oğlunu  tedavi için Ankara’ya  gönderir, işte  o gün bugündür  heybet hali üzerinden hiç kalkmayacaktır..  Tıpkı babası Gavs Hz.leri gibi   üzerine heybet hali hakim olur. Keza yüz siması da  aynı hal alır. Bu nedenle Gavs-ı Bilvanisi’yi dünya gözüyle görmeyipde merak eden varsa  oğlu  Seyyid Abdulbaki’yi görmesi kâfidir dersek yeridir. Gerçekten de bu benzerliği hayatta  halen  yaşayan, yani  Gavs-ı Bilvanisi zamanından  kalma sofiler de  tıpkı babasının bir  kopyasıymış şeklinde  teyit etmekteler.  Peki  sadece fiziki benzerlik mi,  elbette ki buna  bir dizi çileler, hastalıklar ve sabır yürüyüşleri de  dahil. Ne mutlu böyle bir oğula  ki  babasının izini iz  sürüp Seyda Hz.lerinin  has bahçesinde  olgunlaşan  gül oldu.

Düşünün ki o  daha çocukluğunu yaşamadan  hayatında iki şeyi aziz bilerek kemale erecektir. Birincisi Kur’an ve hadis ışığında, ikincisi de  canından aziz bildiği babası Gavs-ı Bilvanisi ve  kardeşi Seyda Hz.lerinin  izini iz sürerek  ilerleyecektir. o’na da o yakışırdı zaten. Bu öyle bir iz sürüşdir ki  önce babasının babasının izini sürerken,  sonra da kardeşinin izini iz sürrken kendinden geçti.  Nasıl mı?  Canından aziz bildiği   babası Gavs Hz.leri vefat ettiğinde  adeta şok hali yaşayarak elbet.  Nasıl kendinden geçmesin ki;  Gavs Hz.lerine öyle sıdk ile bağlıydı ki, o’nun dar-ı bekâya irtihali çok ağır gelmişti. Öyle ki   dergahın hizmetine birlikte koştuğu  kardeşi Seyda Hz.lerini o an  unutacak derecede bir şok halidir bu. Zira   Seyda Hz.leri irşada  başlamış, aradan  yirmibir gün geçmiş ama  hala  şok halinden  çıkamayıp biat edememişti. İşte bu kendinden geçme  halidir ki Seyda Hz.lerine beyatını geciktirmesine sebep olmuştur. Tabii Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline taaccüb edenlerde  olmuş.  Neyse ki markada kapandığı  yirmi birinci gününde Seyda Hz.leri markad’a gidip  Kur’an okumaya başladığında  kardeşi de  murakabe halde  ordaymış zaten. İşte  o an    orada  ne oluyorsa oluyor kardeşine:

“ Abdulbaki otur...” dediğinde   beyatı o anda  gerçekleşmiş olur. Hatta bu hususta  Gavs (k.s.)‘ın  maneviyatta  Seyda Hz.lerine üç sefer:

“- Muhammed Raşid, Seyyid Abdulbaki’ye dikkat et. O’nu sana teslim ettim” demesi üzerine beyat ettiği rivayet edilir. Böylece Seyda Hz.leri de Seyyid Abdulbaki’ye “Otur” deyip emanet yerini bulunca o şok hali ortadan kalkar da. Hatta Seyda Hz.leri ilerisinde o’nun halifeliğini Molla Abdulbaki ile beraber verecektir.  Her  nekadar  Gavs-ı Bilvanisi Hzleri hayatteyken en büyük yardımcısı  Seyda Hz.leri  olsada  büsbütünde yanlız sayılmazdı, çünkü  o yıllarda da   yine  yanında  en büyük yardımcı  kardeşi Seyyid Abdulbaki Hz.leriydi. Seyda Hz.leri Gavs’tan sonra irşada başladı, yine yanında  en büyük yardımcı o oludu elbet. Gavs döneminden tek fark,  dergah hizmetlerinde  Mürşit-Halife ikilisi şeklinde yürüyecektir. Üstelik sırt kısmında nükseden ağrılara rağmen dergâhın hizmetine koşturacaktır. Abdulbaki Hz.leri sırt ağrılarını belli etmemeye çalışsada nereye kadar gizleyebilirdi ki. Bir şekilde sırt ağrıları çektiği gözlerden kaçmayacaktır. Ta ki Seyda Hz.leri emir buyurur,  işte ozaman Ankara’da ameliyatla ağrıları dindirilmiş olur.   

Vakta ki Seyda Hz.leri de bu dünyadan göç ettiğinde bütün yük üzerine binip Menzil’in işleri daha da bir yoğunluk kazanacaktır. Bir yandan camii inşaatı, diğer yandan markad inşaatı ve diğer yandan vakıf faaliyetleri bunun en büyük göstergeleridir. Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı içindir büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerine hız verecektir. Tabii bu işlere tam koyulmadan önce ilk iş Türkî Cumhuriyet’lerini ziyaret etmek olacaktır. Yani buralarda Sadatların kabr-i şerifleri ve bulunduğu mekânları ziyaret edecektir. Sonrasında ise Umre ziyaretiyle Allahın beyti Kâbe’ye Gül Nebinin Mescid-i Nebevisine yüz sürecektir. Malum, tüm bu ziyaretlerin akabinde ise dönüş yine Menzil’edir. Belli ki bu sıradan bir dönüş değil, baba Gavs’ın ve kardeş Seyda (k.s.)’ın temellerini attığı Menzili daha da mamur hale getirmek için bir dönüştür. Nitekim de Menzil’e daha ayağını basar basmaz tez elden markad ve camii inşaatına hız verecektir. Bu arada sene içerisinde fırsat bulduğunda ise mürşidi Seyda Hz.lerine mutabaat edip Afyon ve Pursaklar’ı ziyaret edecektir. Keza daha ileri ki yıllarda da Umre ve Hac ziyaretlerinde bulunacaklardır. Derken o çok yoğun tempo içerisinde yürüttüğü irşad faaliyetleri arasında geriye dönüp baktığımızda baba Gavs ve kardeşi Seyda Hz.lerinden devr aldığı Nakşibendiyye nisbetini kat be kat daha da artırdığı gözlerden kaçmaz da. Nasıl gözlerden kaçsın ki,   görünen köy klavuz istemez, her şey ortada zaten. Baksanıza artık tek tek, ya da on kişiye birden elle tövbe vererek kalabalık dizginlenemiyor. Onca kalabalığın yükü ancak sarık şeklindeki bez şeritle kaldırılabiliyor. Aksi takdirde ne namaza, ne hatmeye, ne sohbete ne de hizmete vakit yeter. İşte tek başına şeritle tövbe vermesi bile omuzlarında ki yükün ne kadar arttığının göstermeye yeter artar da.  Şu da var ki, Allah’a tam teslimiyet olmasa bu denli yükü omuzlarında taşımaları asla mümkün olamazdı. İşte bu nedenledir ki Nakşibendiye Sadatları için  Allah’a tam teslimiyet ve  tam tevekkül olmazsa olmaz şart hükmünde bir temel dusturdur..

          Peki, onca çileler ne için yaşanmıştı derseniz, şüphesiz Allah’ın rızasını kazanmak içindi. Buna inancımız tam da. Düşünsenize camii hınca hınç dopdoluluktan nefessizlikten dayanılmaz halde olduğu halde, o yine de her şart ve ahvalda durmak yok yola devam deyip bir yandan namaz kıldırmakta, bir yandan hatme Hacegan yaptırmakta diğer yandanda tevbe vermektedir. Gerçekten de şöyle etraftan bir baktığımızda gerek imar faaliyetleri, gerek ameli faaliyetler, gerekse kültürel faaliyetler olsun hiç fark etmez,  her üç faaliyetinde bir arada yürütülüyor olmasına bir türlü insan akıl sır erdiremiyor. Üstelik tüm bunları sırtında nükseden dayanılmaz bel ağrıları çekmesine rağmen yürütmekte. Şayet biz o halde olsak, ne yapacağımız besbelli, ahlanmaktan sızlanmaktan inlemekten geri durmayıp ayan beyan her şey ortaya dökülecekti. Dahası yeri göğü inleteceğimiz adeta malum olacaktı. Ama sözkonusu Allah dostları olunca, öyle olmuyor. işte görüyorsunuz bunun en bariz örneği zaten önümüzde duruyor. Nitekim bu hususta Gavs-ı Sani Abdülbaki Hz.lerinde şimdiye dek en ufak ne uflanmasını, ne hayıflanmasını ne de sızlanmasını gördük.  Zaten görmeyiz de. Nasıl görülsün ki,  öyle narin,  öyle zarif bir ruh seciyesine sahip bir mizacı var ki, dayanılmaz bel ağrılarını bile dile getirmeyi kendine hayâ edinecek bir karakter abidesidir o.  Sofiler onun bel ağrıları çektiğini ancak sırtını çeviremediği anlarına şahit olduklarında ya da da camiye tekerlekli sandalye ile girişlerinde farkedip hissedebiliyorlardı. Bunun dışında en son gelen aşamada ise   bel ağrıları öyle   bir hal alır ki  artık   saklayamaz da. Çünkü  namaz vakitlerin  pek çoğunu  oğlu  Seyyid Saki Hz.leri  kıldırmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Ehl-i Beyt Gül nesli   ne kadar  çile çekse   Allah’da ona  göre   ecirlerini daha da   artırıp manevi makam almalarına vesile kılmakta, buna asla şüphe duymayız bile. Çünkü biz biliyoruz ki, dünyada en çok çile çekenler Peygamberlerdir,  dolayısıyla bu çileden Peygamber varislerinin de istifade etmeleri gayet tabii bir durumdur. .

            Velhasıl kelam  Seyyid Abdülbaki Hz.leri  için  en son şunu diyebiliriz ki,  O Nakşibendiyye nisbetini Seyda Hz.lerinden devr aldığından bugüne camii,  medrese, markad,  tuvalet ve çeşme inşaatı gibi pekçok  imar faaliyetlerine hız vermesiyle, yine  vakıflaşma, dergi, kitap, televizyon radyo yayını   gibi bir dizi  kültürel  faaliyetlere girişmesiyle,  keza  tevbe  almak için  gelenlere  artık elle değil sarıkvari bir şeritle tövbe  veriyor  olması,  sofilerini sırf muhabbetle değil virdle yönlendiriyor olması, aynı zamanda sofilerin ilmihal eksiklklerinin giderilmesi noktasında sohbetciler tayin ediyor olması gibi pekçok ameli faaliyetleriyle dikkat çeken  Hadimül hizmetkâr Gönül Sultanıdır. Burada cümlenin sonuna dikkat edin  hizmetkâr dedik. Niye derseniz, her şey gayet açık,   çünkü  Menzil’de bilhasssa bu dönemde kazanlarla  daha çok çorba  kaynatılıyor olması,  daha çok buğdayın değirmende öğütülüyor olması, ekmeğin daha çok fırınlarda kızırtılıyor olması, musuluklardan daha çok su akıtılıyor olması  gibi bir dizi  hizmet alanlarının genişlemesi  hizmetkarlığının en belirgin zişanı zaten.  İşte bu yüzden hizmet nimettir buyurmaktalar.  

MOLLA YAHYA EL ABBASİ  EL HAŞİMİ HAZRETLERİ

Molla Yahya Hz.leri  ta 1957-1958 yılları  arasında Gavs Hz.lerinden beyat aldığından beri  kendisine Menzilin  öz evladı gözüyle bakılmıştır hep. Nasıl böyle bakılmasın ki,  ta Gavs’ın  zamamnıda Kasrik dergahında  hem ilim tahsil etmiş hem de Gavs’ın yol arkadaşı olmuştur. Derken bu arada  Gavs Hazretlerinin oğlu  Seyda Hazretleriyle de   aralarında dostluk bağı kurulur.  Öyle ki  birlikte  medrese ilmi tahsil edecektir.  Tabii ki ilimde de  Seyda Hz.leri  öndedir, bu yüzden imamlığa  Seyda Hazretleri, kendisi de  müezzinliğe geçecektir. Malum, Seyda Hz.leri  irşad postuna oturduktan sonra da  yine dostluk devam edecektir,  ama  bu kez  dostluk  farklı şekilde tezahür edecektir.  Yani Seyda Hz.leri mürşid dost, kendisi ise halife dost olacaktır. Ki, bu dostluk  Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte  İstanbul‘da irşada koyulmasıyla da taçlandırılmış olur. Hiç kuşkusuz Molla Yahya Hz.leriyle yazılacak daha pek çok şey var. Ama  daha önceden de kendisiyle ilğili  Enpolotikde  yayınlanan  İlimsiz Tasavvuf Asla! başlıklı  makale yayınlandığı için şimdilik bu kadarıyla yetinebiliriz. Yinede geniş bilgi isteyenlerin  şu linke tıklamaları kafidir:

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2549/ilimsiz-tasavvuf-asla.html

MOLLA FARUK-İ MUHAMMED EL KONYEVİ  HAZRETLERİ

Molla Muhammed Hz.leri deyince   aklımıza  hep Seyda Hz.lerinin müezzini olarak gelir hep.  Hatta bundan öte o bizim  Bilali Habeşimizdir dersek  yeridir.  Madem öyle  Bize Bilali Habeşiyi hatırlatan  Molla Muhammed Hz.leri  ilgili bilgiyi Ahmet Öz’ün bir kitabının önsözünde Molla Muhammed Konyevi hakkında kaleme aldığı  biyografisini aktararak bu bilgiyi  edinmiş olalım. Ancak kitabın önsözünden  alıntı yaparken Seyda  ismi geçen   satırlarda Seyda yerine  Molla Muhammed olarak   isimlendirip öyle  aktardım. Çünkü okurlarım Molla Muhammed Hz.lerini mürşidi Seyda Hz.lerinin ismiyle karıştırmasın diye böyle yaptım. Her neyse fazla sözü uzatmadan asıl mevzuya  geçebiliriz:

 Molla Muhammed Hazretleri, 1942 yılında Mardin ilinin Kızıltepe ilçesine bağlı Konaklı köyünde doğdular. Altı yaşına geldikleri zaman o yıl köylerine açılan ilkokula kaydoldular. Öğrenimleri devam ederken aynı zamanda dayılarının yanında Kur’an-ı Kerim öğrendiler. Bu esnada dayıları, seni medreseye göndereceğim derlerdi. Molla Muhammed Hz.lerinin okul öğretmenleri onu öğretmen okuluna gönderme kararı verdiler. Bu zaman zarfında Molla Muhammed Hz.leri öğretmen okulunda namaz kılmaya müsaade etmediklerini öğrenip, bu karara karşı çıktılar. Okulu bitirince bir süre kendi koyunlarına çobanlık yaptılar.

Molla Muhammed Hz.leri, aradan bir süre geçince yanına  bir yatak alarak evden kaçtılar. Bir medreseye yerleştiler. Bu günlerden bahsederken: “O günlerin tadı bambaşka idi. İlim ve din aşkı ve din aşkından deli olacaksın”diye üzüldüklerini beyan ederlerdi diye aktarıyor.

Medrese yılları boyunca bütün arkadaşları ile hoş vakit geçirmeye çalışır ve azami dikkat sarfederlerdi. Hocalarını da memnun etmek için var güçleri ile çalışırlardı. Hatta hocalarından birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “Yalnız o talebeliğin hakkını veriyordu.”  Molla Muhammed Hz.leri hocalarını anarken; “Allah onlardan razı olsun” diye dua ediyorlar.

Medrese arkadaşları ile çok iyi geçinmelerine rağmen, bir gün arkadaşı ile ağız kavgası yapmışlar. Şer’an dahi arkadaşı haksız olmasına rağmen o gece herkesin uyumasını bekleyip, daha sonra gidip o arkadaşından özür dilemiş ve helalleşmişlerdir. Böyle davranmalarına neden olarak şu âyeti celileyi gösteriyorlar. “Bir kimse sahibi bilcem’den (birlikte olduklarından) sorulacaktır.

Hocalarından birisi de Seyda-i Molla Süleyman Banihi idi. Çok yaşlı idi. Hatta Şah-ı Hazne (k.s.)’nin halifesi olan Şeyh Abdurrezzak da ondan ders almıştır.

Molla Muhammed Hz.leri ve bir arkadaşı ile beraber medreseden ayrılmaları icap etmiştir. O zaman Seyda-i Süleyman Banihi onları yanına alıp evine götürdü ve çay ikram etti. Dedi ki: Bu güne kadar çok talebe okuttum. Ancak hiçbirinin gidişine bu kadar üzülmedim. Siz hem talebe olarak hem de ahlak olarak çok başkasınız. Gidişiniz beni üzüyor. İşte böyle hocalarını memnun ederlerdi.

Medrese yılları esnasında bütün talebeler harmanlara çıkarak zekat toplarlardı. Molla Muhammed Hz.leri okumasına devam ederdi. Ramazan ayında civar köy camiilerine giderek imamlık yapıp harçlık temin ederlerdi. Bu şekilde devam edip daha sonra kayınpederleri olan Molla Abdüssamed Hazretlerinden mollalık icazetlerini aldılar. Ve memleketleri olan Konaklı köyüne döndüler.

Konaklı köyünün imamı amcalarının oğlu idi. O kişi bu görevden ayrılınca köy halkı görevi kendilerine teklif ettiler. Molla Muhammed Hz.leri  kendi köyü  olması hasebiyle  kabul etmek istemedi. Ancak ısrar üzerine onlara iki şart koştu. Bunlardan biri davul zurnalı düğünlerin terk edilmesi ve kadın erkek bir arada oynamamaları idi. İkincisi ise beraberlerinde getirdikleri talebelerin bakımının üstlenilmesi idi. Köylüler bu şartları kabul ettiler. Orada küçük bir medrese yaparak üç yıl ikamet ettiler. O günlerden kalan bir anı şöyledir. Köy halkından birisi düğün isteyince şu cevabı verdi. Kızınızı altınla süsleyip verseniz de, biz imamımıza  söz verdik. İsterseniz vermeyin. Üç yıl sonra kendi tabirlerince oradaki nasipleri bitti ve köylülerden birisi düğününü bu şekilde yapınca oradan ayrıldılar. Bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladıklarını anlatıyorlar.

O sıralarda Gavs Hz.leri (k.s.a.) vefat etmişler ve Seyyid Muhammed Raşid Hz.leri (k.s.a.) irşada başlamışlardı. Seyda Hz.leri Molla Muhammed Hz.lerini Menzil’e davet ettiler. Yanlarında Molla Abdüssamed olduğu halde Menzil’e geldiler. 20 küsur yıl orada hizmet ettiler. O günleri anarken de; “Keşke bütün ömrümüz hizmetlerinde geçseydi. Allah (c.c) onlardan razı olsun” diye anlatırken gözleri doluyor.

Molla Muhammed Hz.leri Seyda Hz.lerinin vefatından 6 ay teberrüken Menzil’de kaldıktan sonra, hayattayken işaret buyurdukları Konya’ya hicret ettiler. Halen Konya’nın Ankara yolu üzerinde 18 km.sindeki Kayacık Köyünde tebliğ ve irşadlarını sürdürmektedirler.

Kaynak: Ahmet Öz’ün bir kitabının önsözünde M.Muhammed Konyevi ile ilgili biyografisi.

ŞAH-I URFA  MOLLA SEYYİD ABDÜLBAKİ  BİLVANİSİ HAZRETLERİ

Molla Seyyid Abdülbaki Hz.leri Seyda Hazretlerinin dayısı ve halifesidir. Aynı zamanda Seyda Hazretlerine hocalık  yapan da  ilk isimdir.  Öyle ki; Seyda Hz.leri daha henüz  üç yaşındayken, Siirt’in Kurtalan kazasına hoca olarak gelip,  Seyda Hazretlerine ilk medrese tahsilini vermeye başlamıştır. Evet ilk hoca ve ilk talebe ilişkisi böyle başlar. Derken bu güzel ikili ilerisinin de habercisi olarak birbirlerinden istifade ile Seyda Hz.lerini irşad makamına ulaştırmış,  en nihayet dayısını da ona halife kılmıştır.

Molla Seyyid Abdülbaki Hz.leri ise  öğreniminin büyük bölümünü Gavs Hazretlerinin yanında görmüştür. Hatta sekiz yıl gibi bir süre de Gavs’ın yanında okuduktan sonra, Molla Muhyiddin’in derslerine üç yıl devam etmiş, ordan da Dilbey’de okumaya koyulmuştur. Dilbey Köyü aynı zamanda Seyda Hazretleriyle göz göze gelmek bakımından önemli kavşak noktasıdır. Çünkü o mekan  hem Seyda Hazretlerine, hem de  yeni gelenlerin  Seyda Hazretleri ile birlikte ders okutmanın beldesi olur. Zaten günlerinin çoğu Seyda Hazretleri ile yer, içer, oturur ve muhabbet ederek birlikte geçirirdi. Hem dayı, hem de hocası olmanın bahtiyarlığını yaşayan Molla Seyyid Abdülbaki Hazretleri hane-i saadetin inci gülüydü.. Böylece Seyda Hazretlerin hayatını yakinen görme fırsatını elde ettiği gibi, irşad yıllarında Seyda Hz.lerinden halifelik almıştır. Bu arada belirtmekte fayda var; Seyyid Fevzeddin Hz.leri  babasının (Seyda Hz.leri) vefatının ardından birkaç yıl sonra Molla Seyyid Abdülbaki Hz.lerine intisap ederek halifelik alıp Eskişehir’in Sivrihasar’ın Bilvanis köyüne yerleşip irşada başlamıştır.

MOLLA AHMED EL  VAN-İ HAZRETLERİ

Molla Ahmed Hz.lerinin doğum yılı 1948’dir. Hayatının büyük bir bölümü Hane halkı ile geçti diyebiliriz. Böylece 11-12 yaşlarında Gavs Hazretlerini de görme nasib olmuş ve dergahına gitmiştir.Molla Ahmed Hazretlerinin Seyda ile  ilk tevafuku ise 1957-1958 tarihler arasıdır. Ki; o yıllarda Seyda Hazretleri Gavs’ın yanında ve medresede ilim öğreniyordu. İşte 1956’dan beri bu derece yakın olması hasebiyle hem Gavs Hazretlerine, hem de Seyda Hazretlerine karşı  büyük bir sadakale içten muhabbet duyup bu muhabbet Seyda Hazretlerinin damadı  olmasına bile yetecektir.. Bu buluşma Hz. Osman (r.a)‘ın  iki nur zişanını hatırlatan bir buluşma olacaktır. Yani  bu bir anlamda Seyda Hazretlerinden iki kere icazet almak anlamına gelip, hem damat olmuş hem de halife olmasına işaret teşkil edecektir.. Herşeyden öte  onun Sadata olan  derin edebi, hayası, hizmeti, maddi ve manevi güzellikleri herşeye yetiyor artıyor da.

Seyda Hazretlerinin vefatının ardından Van’da Seyda Hazretlerinin takib ettiği yolda irşada koyulmuştur.

SEYYİD YUSUF ARVASİ HAZRETLERİ

Kendisi Gavs-ı Hizanı (k.s.)’ın akrabalarından olup,  aynı zamanda Arvas Seyyidlerindendir.

Seyyid Yusuf Arvas Hazretleri, mollalık icazetini amcası Şeyh Mustafa Hazretlerinden almıştır. Amcası  ise  Şeyh Şahabeddin Hazretlerinin halifesi olması bir yana Nakşibendi silsilesinin Halidiye kolunun büyük zatlarından Gavs-ı Hizani (k.s)’ın torunudurlar da. İşte böylesi büyük bir zatın torununun pınar çeşmesinden beslenip  Gavs-ı Bilvanisi Hazretlerinin dergahında şereflenmek ancak amcasının vefatından sonra, yani tarihler 1966’yılın gösterdiğinde  nasib olacaktır. Malum, o sıralarda Seyda Hazretleri askerde olduğu için tanışamamış, bilahare terhis olup asker dönüşü sonrası  hemhal olacaklardır. Seyda Hz.lerine biatı ise Gavs Hazretleri 1972 yılında vefat edince  gerçekleşir. Böylece bu biatla birlikte uzun bir zaman dilimi diyebileceğimiz  irşat süreci boyunca  Menzil dergahına hizmet için seferber olur. Derken bu seferber olmanın neticesinde 1977 yılında Seyda Hazretlerinin has bahçesinde yetişen Gül tanesi olurda. Seyda Hzlerinin vefatının akabinde ise irşad faaliyetine koyulacaktır.

Velhasıl Yukarda zikrettiğimz  her bir Gül tanesini karınca kaderince ancak böyle yad edebildim. Şayet sürçü olan olduysa affola.

Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2770/has-bahcenin-gulleri.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar