Müsmir yalnızlık

İnsanın yalnızlığı tercih etmesinin türlü türlü sebepleri vardır. Belki de en etkilisi “yorulmak”tır. Bunu bıkkınlık, hayal kırıklığı ve çaresizlik gibi sebepler takip edebilir.  Bazı durumlarda insan yalnızlığı kendisi tercih eder. Tabii sebepleri farklı farklı da olsa, sonuçta kendi hayatını kendi iradesiyle yönlendirir insan. Yalnızlığı kendi tercih edenlerin arasında sadece daha verimli olmak için böyle davrananlar olabilir. Bu tür yalnızlığa “müsmir yalnızlık”; yani “semereli, verimli yalnızlık demek mümkündür.

Ben son zamanlarda yalnızlığı tercih etme temayülündeyim. Tabii ki “müsmir yalnızlık”ı…

Hayatın hay huyu çok vaktimizi alıyor ve özellikle yazmak istediğimiz pek çok şeyi yazamıyoruz. Çünkü yazmak için yaşamıyoruz;  “zorunlu hareketler”i yerine getirmek için yaşıyoruz.

Oysa hayat sadece “zorunlu hareketler”den ibaret değil; hayatın bir de “artistik hareketler” boyutu var ve bu boyut, insanı daha çok insan yapıyor.

Kendini, kavramları, toplumu, doğayı yazmasan bile sadece düşünmek bile insan bir dördüncü boyut katıyor. Düşünmek, sadece basit bir “zihinden geçirmek” değil; düşünülen şeyin bütün evsafı ve encamıyla idrakte yer bulup yorumlanmasıdır.

Ne diyordu Nailî:

Mestâne nukûş-ı suver-i âleme baktık

Her birini bir özge temâşâ ile geçtik

Yani “Dünyanın görünüşlerindeki nakışlara mest bir şekilde baktık; her birine başka bir tür bakış ile bakıp geçtik”…

İşte o “özge bakış”tır aslolan ve “müsmir yalnızlık”ın temeli.

Yoğun gündemin insan idrakini bombardımana tutup atâlete sürüklemesi, bir süre sonra çaresizliğe dönüşüyor. Kısır çekişmeler, sonu belli olmayan tartışmalar, ilkelerin yerini alan çıkarcılıklar, idealizmin yerini alan oportünizm,  bir ömre mâl olan düşüncelerin buhar gibi yok olup gitmesi… Ve elbette değişen dünyanın bir türlü istikrar bulmamasının getirdiği entelektüel tedirginlik… Türkiye özelinde yaşanan derin bir hayal kırıklığı…

Bütün bunları alt alta sıraladığımızda, hayatı terk edip münzevi bir hayat yaşamak gerekebilir ama benim tespit ve teklifim, inzivayı verime dönüştürmek. İnzivayı verime dönüştürüp tespitleri tarihe emanet etmek. Yoksa artık “öğrenilmiş çaresizlik” vakıasının dayattığı “etkisizleşme” hâkim oluyor bizlere. Evet… “Bizlere”… Sadece düşünüp üretme ve bunu sosyal etkiyle hayata geçirme amacı güdenlere hâkim olan bir şey bu. Son zamanlarda böyle düşünenlerin sayısı artıyor…

Önümüzde iki alternatif var:

  • Yarışın bittiğini görüp koşmaya devam etmekten vaz geçmemiz.
  • Hiçbir şey olmamış gibi, yarış bittikten sonra da koşmaya devam eden atlar gibi koşmak… Sadece koşmak…

İlk bakışta şahsî tercihimin ağırlığı birinci maddeden yana ama ruhumuza işlemiş misyon adamı olma” düşüncesi ikinci maddeye sevk ediyor. Uzlete, inzivaya veya fildişi kuleye çekilip yazmak, yazmak, yazmak… Sadece yazmak ve tarihe emanet etmek…  Elimde bir adres yok ki ona yazayım… Bütün adresler kayıp… Cemil Meriç cevap veriyor: “Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok.”

Yaaa Süheylâ!... İşte böyle. Şenlik dağılır ve bahçede bir acı yel kalınca insan böyle şeyler düşünüyor. Ne diyordu Attila İlhan:

                         Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız

                             O mahur beste çalar, Müjgan’la ben ağlaşırız.

                             Gitti dostlar, şölen bitti, ne eski heyecan ne hız,

                            Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız

                            O mahur beste çalar, Müjgan’la ben ağlaşırız.

                            

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2734/musmir-yalnizlik.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Mehmet Demirci
26.12.2018 23:03
Azizi Dost, bırak o kadar kötümserliği, daha gençsiniz. yapacak çok işiniz var. Zaten itiraf ediyorsunuz: "..ruhumuza işlemiş misyon adamı olma düşüncesi ikinci maddeye sevk ediyor." Misyon adamı, aksiyon adamı olmak yazmaya engel değil ki.. Ha bakın burası doğru, biraz az yazdığınızı sanıyorum.. Durmak yok yola devam... Hem koşmaya hem yazmaya yetecek potansiyel var sizde.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar