Akıl ediyor ama hissetmiyorduk

İnsan, düşünen bir varlık olarak çevreyi, tabiatı, uzayı keşfe koyuldu. Bunların çoğunun sırrını çözdü, ama çözemediği ve keşfedemediği bir tek bulmaca kalmıştı: Kendisi. İnsanoğlu, uzun zamanlar sahip olduğu yetenek ve özelliklerin pek çoğunu adeta fark etmeden ve bilmeden yaşamıştır. Felsefî çevrelerde iyi bilenen İbn Sina’nın meşhur “uçan adam” teorisi vardır. Buna göre boşlukta var olan bir insan hiçbir şeyi hissetmezse bile kendi varlığının farkına varır.  Tıpkı bu misal gibi bizde kendimizin fakındaydık ama ruhumuzdaki ve içimizdeki mükemmel özelliklerin farkında olmadan, bazı yüksek kabiliyetlerin mevcudiyetini bilmeden yaşıyorduk.

İnsanları yönlendiren yegane şeyin akıl olduğuna uzun bir müddet katıksız bir şekilde inanmıştık. Çoğu zaman duygulu anlar yaşamamıza rağmen duygularımızın farkına dahi varamamıştık. Uzun yıllar sezgilerimizin varlığını da aklın hatırı için yok saydık. Descartes’in “idea”ları hepimizi fena şekilde büyülemişti. Nihayet bu büyüyü Antinio Damasio, “Descartes’in Yanılgısı” adlı kitabı bozdu. Artık duygularımızın varlığını fark ettiğimiz yeni bir güne uyanmıştık. Ardından popüler psikolog Daniel Goleman da “Duygusal Zekâ” kitabını yazınca, gerçek anlamda duygulara sahip olduğumuzu hiçbir şüphe ve tereddüde yer kalmadan anlamıştık. Nihayet aklımızla birlikte duygularımızın da bizi yönlendirdiğini kabullendik.

İnsanın duygulara sahip olduğu ve beynimizde bunları yöneten belli bölgeler bulunduğunu öğrendikten sonra duyguların kontrolünü de gündemimize aldık. Sinirbilimin önde gelen isimlerinden kognitif sinirbilimci Marsel Mesulam insan beyninin % 90’nın duygu, düşünce ve davranış işlemlediğini, beş duyu ile ilgili işlemlerin ise sadece % 10’unu kapsadığını söyleyince, duyguların önemini kavradık.

Modern dünyanın değerleri tarumar eden maddeci ve seküler anlayışın neticesinde insanoğlu, etrafta kendi faydasına kullanabileceği çoğu değerleri, değersiz kılıp bir kenara atıldı. Özellikle dinî değer yargıları ve kıymet hükümleri, tamamen hükümsüz bırakıldı. Dinin ve buna bağlı ahlâkın boşluğu, insanoğlunun başını büyük belalara soktu. Bu anlayışın insanlığa hediye ettiği iki büyük dünya savaşının faturasını insanlık ağır bir şekilde ödedi. Özellikle daha sonra toplumda suç oranlarının artması, toplumu düzenli bir hayata alıştırmanın zorluğu, çocuk yaşta uyuşturucu ve gebeliğin artması gibi suçlar ile ahlâksızlıklar çoğalınca, bu konunun çözümü öncelikle Kriminoloji biliminin konusu olarak ele alındı ve insanî duyguların kontrol altına alınması gerektiği fikri öne çıktı.  1990'lı yılların başlarında, Michael R. Gottfredson ve Travis Hirschi'nin "Suç Genel Teorisi", kontrol teorisi geleneğinde önemli ilerlemeler sağlamıştır. Böylece öz denetim denilen duyguların kontrolünü temel alan olgu sadece kriminolojinin değil, psikoloji ve eğitimin de temel konuları arasında yer aldı.

Oysa insanın kendini diğer bir ifadeyle duygularını kontrol etmesi, insan duygularını keşfetmeden önce de vardı. Antik Yunan’da Eflatun’dan itibaren tutkunun kölesi olmaktan kurtulma ve duygusal fırtınalara dayanabilme yüceltilen bir husustur. Romalılar ve eski Hıristiyan kilisesi ise, bunu Temporentia yani dengeleme, duygusal aşırılıkları sınırlama olarak isimlendirmiştir. İslam dinin başlangıcından beri “nefis tezkiyesi” veya “nefis mücadelesi” adı altında aynı şeyler ifade ediliyordu.

Resulullah’ın (s.a.v.), kişinin heva, heves ve arzularıyla mücadelesini “büyük cihat” olarak nitelendirmesi, duygularımızın farkına varmadan yüz yıllar önceydi. Mevcut olanı keşfedip ona süslü ve cazibeli yaftalar takmak bir maharet değil; marifet, var olanı çözmek, dizginlemek, değerlendirmek ve yönlendirmektedir. Her alanda bunu başardığımız gibi kendi nefsimizde de başarmamız, insanlığın zaferi olacaktır.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2716/akil-ediyor-ama-hissetmiyorduk.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar