Gönüller Sultanı Seyda

            Seyyid Abdulhakim El Hüseyni (Gavs-ı Bilvanisi) bir sohbetlerinde şöyle beyan buyurdular:

  "-Şah-ı Hazne (Ahmed-el Haznevi) vefat ettiğinde, onu gören de görmeyen de çok üzüldüler. Görenler; keşke çok amel işleseydik diye hayıflanırken, görmeyenler de keşke onu görebilseydik dediler."

      Şah-ı Hazne (k.s.) önceleri çok fakirmiş ama daha sonraları Suriye'nin ordusunu bile doyurmuş bir zattır. Bu arada Gavs-ı Bilvanisi (k.s)   hayatının birçok safhasında Şah-ı Hazne’yi ziyaret etmek uğruna sınırda mayın tehlikesini göze alıp ona ulaşmanın heyecanını yaşamasını bilmiştir hep. Üstelik Gavs-ı Bilvanisi (k.s.) Şah-ı Hazne'nin yanına varmazdan evvel Seyyid olması bir yana kendisi de âlimdi zaten.  Ve Şah-ı Hazne hakkında şöyle der:

      "-Eğer o’nu görmeseydim helak olacağımdan korkardım."

      İşte bu müthiş sözlerden anlaşılan o ki,  bir zat âlimde olsa,  peygamber nesebinden de olsa mürşit şemsiyesi altında gölgelenmek lazım gelir.  Seyyid Abdulhakim El Hüseyni Hz.leri nasıl ki Şah-ı Hazne (k.s.)'ın manevi tasarrufatı altında Gavs’lık makamına eriştiyse, Seyda Hazretleri de babası Gavs Hz.leri'nin manevi şemsiyesi altında Gönüller Sultanı olmanın şerefine nail olmuştur. Nitekim Gavs Hz.leri oğlu Seyda’dan (Muhammed Raşit’ten)  bahsettiğinde, Şah-ı Hazne bir şey sezmiş olsa gerek ki ‘Hele onu bana getirin bir göreyim’ demiş. Bunun üzerine Seyda Hazretleri büyük bir adap ve erkân içerisinde huzura vardığında Şah-ı Hazne'nin yüzü aydınlanıvermiş.  Düşünebiliyor musunuz Seyda Hz.leri Şah-ı Hazne (k.s) ile göz göze geldiğinde daha henüz dokuz yaşında toy bir çocuk olmasına rağmen Şah-ı Hazne (k.s) onda ki ışığı görür görmez hakkında şöyle demekten kendini alamaz da:

      "-Her ne kadar O’nun irşad zamanına yetişip cemaatinde bulunamazsak da,  o cemaatin çobanını gördük ya,  buna da şükür "  der.

        Evet, bu övgü dolu sözler karşısında adeta dilimiz tutulmakta,  başka ne diye biliriz ki,  bizler ancak Saadatların dediği gibi deriz: Şeyh odur ki yolun başından sonunu göre.

        Gerçekten de Sadatların bu sözü yerini bulur da.  Nitekim Seyda Hazretleri irşad hayatı boyunca hem Türkiyenin dört bir yanından hem de Türkiye dışından Menzil köyüne gelenlerin sayıca kalabalık olması bu gerçeği teyit eden bir durumdur.  Öyle ki,   yukarıda konumuzun başında belirttiğimiz üzere Gavs-ı Bilvanisi (k.s.)'in Şah-ı Haznenin vefatı ardından söylediği o söz, aynen Seyda Hazretlerinin vefatında da geçerlilik kazanır.  Evet,  Seyda (k.s.) dar-ı bekaya irtihal ettiğinde sofiler bir yandan gözyaşlarına hâkim olamazken bir yandan da zihinlerinden geçeni okumak pek zor olmaz. Ve zihnen şöyle iç geçirdiler;

         "-Acaba trilyonlarca para versek şimdi Seyda Hazretleri'nin arkasından iki rekât daha namaz kılabilir miyiz artık,  ne mümkün,  keşke hayatta iken çok amel işleseydik.

Hadi sofilerin duygu selini anladıkta, peki ya Seyda Hazretleri’ni hayattayken onu dünya gözüyle görmeyenler ne dediler?  Malum, dünya gözüyle görmeyenler de her ne kadar onu "Adıyamanlı Hoca" veya "Menzil Şeyhi" olarak algılasalarda vefat haberini duyduklarında:

      "-Keşke biz de görebilseydik" dediler.

       İşte gören görmeyen herkesin hissiyatına tercüman olacak söz eski Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Mehmet Doğan’dan gelir.  Nitekim o,  Seyda Hz.leri hakkında şu tespitte bulunur: "Hiç kuşkusuz, Seyda Hz.leri 20 yıldır ülkemizde en çok sözü edilen mümtaz şahsiyetlerden bir zattır. "

      Gerçekten de, hemen herkesin dilinden düşmeyen büyük bir zattı o. Tabii onun derdi davası çok konuşulan bir şahsiyet olmak değildi,   tam aksine yediden yetmişe her kesimin övgüsüne ve kınamasına bakmaksızın Allah için irşad halkasını günden güne genişletme derdiyle dertlenen bir Mürşid-i Kâmildi o.  Hani buna dair bir emare veya delil nedir derseniz,  işte irtica haberleri ile ün salmış Kartel medyadan Doğan grubu bir gazete onun hakkında olmadık iftira haberlerini baş sayfasında büyük puntolarla vermesine rağmen o inandığı ve yüklendiği ehlisünnet yolunun misyonu gereği irşaddan vazgeçmemesi bunun en bariz göstergesidir.  Hatta malum medya grubu kamuoyundan pek yüz bulamamış olsa gerek ki çok önceden attığı manşetlere dayanak bulmak için habire muhabirlerini göndermeyi de ihmal etmez. Ancak Seyda Hazretleri'nin bu gelen gazeteci muhabirlerin sordukları suallere verdiği akıl dolusu cevaplar heveslerini kursaklarında bırakmaya ziyadesiyle yetmiştir.

         Nasıl mı? İşte gazeteci muhabirler ilk suallerinde;

        "-Niçin size Şeyh diyorlar" diye sorduklarında,

         Seyda Hazretleri cevaben şöyle der:

       "-Şeyh Arapça kaynaklı bir kelimedir. Anlamı yaşlı hocadır. Bunun için Şeyh diyorlar."

      Tekrar sorarlar:

      "-Şifa dağıtıyormuşsunuz..."

      Seyda Hz.leri cevaben:

      "-Size sorarım şifa cebimde mi ki dağıtayım... Bana gelenlere doktora gitmelerini söylüyorum. Onlar, her çareye başvurduklarını, ancak sonuç alamadıkları için bana geldiklerini söylüyorlar. Bu durumda onlara başka ne diyebilirim ki, Allah belanı versin mi diyeyim? Menzil'e gelenlerin büyük bölümü geri dönüyor. Dönmeyenler ise ceketini yastık yapıp camide, arabasında uyuyor. Türkiye'nin her yerinden kalkıp gelene nasıl git denir ki? Gelenlere şifa, huzur telkin ediyorum, çekip gidiyorlar, gerçekten tövbe etmek isteyenlere boy abdesti, Allah rızası için iki rekât namaz kılmalarını, tevbe edip uyumalarını tavsiye ediyoruz. Bir bölümünün gerçekten içkiyi bıraktığı halde, bir bölümünün yeniden içkiyi aradıklarını..." der.

        Gazeteci muhabirler bu kez hemen her gün buraya akın akın gelen insanlara ikram edilen yemeğin hikmetini sual ettiklerinde ise, Seyda Hazretleri cevaben önce bu yemeğin bir hikmeti olmadığını vurguladıktan sonra şöyle der:

      "-Bu kadar misafiri ağırlamak için büyük maddi güç gerek. Bizim gücümüz bu kadarına yetiyor. Buğdayı değirmenimizde öğütüyoruz. Ne bağış, ne de yardım alıyoruz. Bunu da teklif etmeye cesaret edemiyorlar. Gelenlerden bazen rahatsız da oluyoruz. Çünkü işimiz aksıyor"

         Bu arada gazeteci muhabirler hazır hızlarını almışken asıl can alıcı soruyu, yani Hürriyet Gazetesinin bir gün önce manşetten verdiği haberi Seyda Hazretleri'ne sormayı da ihmal etmezler:

      "-Kiliselerden yardım alıyormuşsunuz?"

      Seyda Hazretleri bunun üzerine:

    "-Kiliselerin Hıristiyanlığı yaymaya amaçladığını, Müslümanlık için para vereceklerine inanmadığını..."  dile getirdikten sonra cevaben şöyle der:

    "-Bunu kim iddia etmiş ve duyurmuş? Sizin aklınız buna alıyor mu? Böyle şey mi olur, onlar para verecek,  biz de İslamiyet’in tanıtımını yapacağız... 

       İlginçtir gazetecilerin ard niyetli olarak Menzile gelmiş olmaları çok açık ve netken, sanki ortada hiçbir ard niyet yokmuş gibi yine de Seyda Hazretleri o malum gazetecileri Hane-i Saadetine buyur etmekten imtina etmediği gibi onları misafir edip evine alır da.  İlginçtir gazeteciler Hane-i Saadete buyur edildiklerinde avludan geçip, iki katlı evin üst katına merdivenlerden çıkıp mutfaktan geçtiklerinde buzdolabının hemen yanı başında ecza dolabının içinde ilaçları gördüklerinde şaşa kalmışlardır. Niye şaşa kalmasınlar ki,  buraya geldiklerinde ne ummuşlardı ne buldular konuma düşmüşlerdi. Öyle ya kafalarında tasarladıkları şeyh için şifa dağıtıyor denmişti, bu nasıl şifa dağıtmaksa şifa dağıtan ilaç kullanıyordu. Oysa ortada şaşılacak bir durum yoktu. Kaldı ki, iyi bir gazeteci bir olayı araştırmaya koyulmadan kulaktan dolma haberler üzerine hemen peşin hükümle atılmaz, şunu iyi çok iyi bilmeleri gerekirdi ki; Seyda Hazretleri kafalarında sürekli tasarladıkları o okuyup üfleyen sıradanlaşmış hocalardan değildi,  tam aksine fen bilimlerine karşı tavrı kapısı ardına kadar açık bir Gönül Sultanıydı. Her neyse gazeteciler şaşa kalsınlar Hane-i Saadete mutfaktan sade döşeli odaya buyur edildiklerinde; Seyda Hz.leri son kez onlara şöyle açıklamalarda bulunur:

      "-Halen bulunduğumuz Menzil Köyü'ne, Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Gadir Köyü'nden 1971 yılında taşınarak geldik. Menzil’e gelişimizden bir yıl sonra, babam vefat etti. Babam Şeyh Abdulhakim Erol, çevresinde çok sevilen, sayılan bir âlimdi. Bir ilim adamıydı. Seveni de çoktu.

      Bugün gelenlerin büyük bölümü, bizi de ziyaret ediyorlar. Bütün bunları güvenlik kuvvetleri de biliyor. Hiçbir suça karışmadığımız için, müdahale eden de olmadı. 12 Eylül darbesinden sonra, bir süre mecburi ikamette tabi tutuldum. Ama sonra serbest bıraktılar. Gezdiniz, gördünüz. Hiçbir gizli kapaklı bir işimiz yok. İsteyen gelip gezebilir. Kapımız herkese açıktır." (Bkz. Hürriyet Gazetesi 23 Ocak 1989 Pazartesi, Hayri köklü/Aziz Aykaç).  Ve böylece gazetecilerin ne umduk ne bulduk şaşkın bakışları arasında, Gönüller Sultanı net tavrını ortaya koymuş olur da.

          Aslında dedik ya, gazeteciler şu gerçeği bilmiş olsalardı,   belki de suizan kaynaklı bir takım masa başı uydurma haberlerin Peygamberimiz (s.a.v) döneminde de müşrikler tarafından yapıldığını fark etmiş olacaklardı. Evet, şu fani dünyada en çok iftiraya maruz kalan ve en çok çileyi çeken peygamberlerdir. Sonrasında ise sırasıyla sahabe, tabiin, tebei tabiin, âlimler ve mürşid-i kâmillerdir. İşte bu çile o kutlu kaynaktan sırasıyla Rabbani âlimlere de pay edilmiş olsa gerek ki; Seyda Hz.leri de çağımızda;

     "-Bir elime güneşi diğer elime de ayı verseniz, bu davadan asla vazgeçmem" buyruğunca hareket etmiştir. Elbette ki,  Peygamber kavlince hayatını idame eden böylesi bir zatın sevenlerinin çok olmasından gayet tabii ne olabilirdi ki.  Nasıl ki Peygamberimizi canından, malından, ailesinden ve her şeyinden çok seven sahabesi olmuşsa, hem nasıl bunun tam aksi bir tavırla O’na olmadık hakaretler yağdırıp her türlü sinsi planlar hazırlayaraktan hunharca katletmek isteyen müşrikler olmuşsa, aynen öylede peygamber hayatını düstur edinen mürşidi kâmillerin de milyonlarca seveni ve sofileri olacağı gibi her türlü iftira yapacak tıynette düşman ve münkirleri de olması gayet tabiidir elbet, bu kaçınılmaz bir gerçektir. Hiç kuşkusuz Yüce Allah'ın hikmetinden sual olunmaz amma şu da var ki dünya yörüngesinde döndüğü sürece hak ve batıl kutbu her devirde var olacaktır.  Besbelli ki kıyamete dek oluklar çift akmaya devam edecek, yani birinden nur, diğerinden kir akacak. Evet, oluklar çift kanaldan aka dursun ancak şu fani dünyada iyiler göç ettiğinde hayırla yâd edilirken,  kötülerin de lanetle anılacağı muhakkak.

       Bakın, Seyda Hazretleri bu dünyadan göç ettiğinde hayırla yâd edilmesi bir yana bu yolun kıyamete devamına yönelik ardından altı halife bırakıp öyle ruhunu teslim etmiştir. Bağlı olduğu aynı Silsile-i Şerifenin altın halkasından Mevlana Halid Zülcenaheyn (k.s.)  vefat ettiğinde ise ardından tam 400 halife bırakmıştı. Tabii yaşadığımız zaman o zaman değil, bu zamanda ancak bu kadar yetişebiliyor, buna da şükür demek gerekir.  Keza  zaman iman kurtarma zamanı olmuş. Kaldı ki;  gelinen noktada pek çok Tarikat-ı Aliyyenin şeyhleri ardından artık halife bırakamaz halde göç edip başında bulundukları tarikatı aliyelerin nisbetleri kesilirken Allah’a çok şükürler olsun ki; Gavs-ı Sani (k.s)’e uzanan şecerede yer alan Sadat-ı Kiram’ın halkası böyle değil. Dahası bu halkanın pirleri Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın yolunu kıyamete dek sürdürebilmek için hem zahiri ilimlerin devamına yönelik medrese yolunu, hem de batını ilimlerin devamına yönelik dergâh yolunu canhıraş gayretlere yürütmeye devam ettirmekteler. Hatta İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.), Nakşibendî yolunun kıyamete dek süreceğini müjdelemesine rağmen tüm Sadatlar en ufak rehavete kapılmaksızın büyük bir titizlikle irşad hayatını sürdürmesini bilmişlerdir. Nasıl sürdürmesinler ki, bakın Sadat-ı Kiram halkasının 38. basamağında yer alan Seyda Hazretlerine (k.s.), Resulullah (s.a.v.)'in sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya bağlı ve takipçisi olduğu içindir yediden yetmişe Gönüller Sultanı olarak taht kurmuştur.  Öyle ki,  yaşadığı hayatının tamamı Allah Resulü'ne tam mutabaat arzusuyla geçirmenin son demlerinde 63 yaşına gelip gelmediğini sorgulamayı bile ihmal etmemiştir. Nitekim oğlu S. Fevzeddin Erol:

      " -Babam yaşımı hesaplayın” dedi.  Tabii bizlerde hesaplamaya durduk, şu dedik bu dedik ama emin olmak için tekrar bize:

      " -Yaşıma iyi bakın " dedi.

      Evet,  bu durum karşısında;

     “-Anladım ki, babam 63'ü geçmek istemiyordu.”

    Gerçekten de Seyda Hz.leri tam tamına 63 yaşında Ankara’da Rahmet-i Rahman'a kavuşur da. Ankara'da ikamet eden büyük oğlu S. Fevzeddin Erol gözü yaşlı halde sofilere şöyle der:

      "-Eğer Seyda (k.s.)'in vasiyeti olmasaydı, O'nu çok sevdiği Ankaralı sofilerden ayırmazdım. Hayattayken yapımında çok titizlik gösterdiği Pursaklar camiinin bulunduğu yerde defnederdim. Ne var ki, vasiyeti vardı.  Zira vefat edersem beni Gavs'ın yanına defnedin demişti."

       Evet, Seyda Hz.leri, bu dünyadan göç etmesine göç etti ama o hep gönüllerde yaşıyor zaten. Bakın, Seyda Hz.lerinin rahle-i tedrisatından geçmiş halifelerinden Molla Yahya Hz.leri o’nun hakkında ne diyor:

      "-Halife bırakan mürşidi kâmil bu dünyadan göç etse de yaşar."

      Gerçekten de Seyda Hazretleri alışılmışın dışında yediden yetmişe herkesin dikkatini çekmiş büyük bir zattı. Hakeza kendisine bir şey sorulduğunda verdiği cevaplarda çok dikkat çekiciydi.  Nasıl mı? İşte sofilerden Seyda Hz.lerine:

      "-Kurban Hacca gideceğiz. Karayoluyla mı yoksa hava yoluyla mı gidelim" diye sorduklarında,   bu hususta şöyle demişlerdi:

         "- Hava yoluyla gidin de bir an evvel oralarda çokça amel ediniz." 

       Seyda Hz.leri aynı zamanda teknolojiye de çok büyük önem vermesiyle de dikkat çeken bir zattı. Malum olduğu üzere Gavs Hz.leri birçok hicret hayatı yaşadıktan sonra en son Menzilde yerleşmeye karar kılındığında ilk iş olarak burada kazma kürekle su çıkartılmıştı. Daha sonra ki yıllarda Türkiye'de teknolojik gelişmeler ilerleme kaydettikçe Seyda Hz.leri Menzilde su çıkarmak için kazma yerine bu kez sondajla su çıkartma işlemlerine başlatmıştı ki,  bu durum onun son derece tekniğe önem verdiğinin bir göstergesidir. Ayrıca yine Ankara Pursaklar civarında camii inşası yapımı sırasında da sondaj vurdurup su çıkartılmıştır. Kaldı ki, teknoloji Allah Teâlâ’nın Sâni’ sıfatının tecellisi hükmünde bir ilahi kanundur, yani adetullahtır. Dolayısıyla Seyda Hz.lerinin teknolojiye kayıtsız kalmaması sünnetullahı uygulamaktan başka bir şey değildir. 

       Sadece teknoloji mi, elbette ki buna Tıp bilimi de dâhildir.  Nitekim Seyda Hz.lerinin kapısına şifa niyetiyle gelen insanlara:

      "- Biz doktor değiliz,  gidin doktora " derdi hep. Buna rağmen kapısına dayanıp hala ısrar eden olduğunda ise:

      "- Allah şifa versin" derdi. 

        Hatta Seyda Hazretleri Tıp bilimine önem verdiği hayatının her safhasında o kadar net belli ediyordu ki, ekseri insanlar ameliyat olduklarında şikâyet ederken,  bizatihi kendileri gözünden katarakt ameliyatı olduklarında zerre miskal şikâyet etmeksizin doktora teslim olması çok manidardır. Hatta Tıp konusunda o kadar hassastı ki bu mesleğin icrasında bulunanlarında öyle olmasını isterdi.  Nasıl mı?

       İşte Tıp talebesi bir sofi:

      "-Kurban derslerim çok iyi değil" dediğinde,

       Seyda Hazretleri:

      "-Bize muhabbetin mi azaldı" deyip o sofiye derslerine çalışmanın Sadatlara muhabbet beslemeyle aynı eşdeğerde olduğunun mesajını vermiştir.

         Bazende öyle sorular olurdu ki;   her ne kadar sorulan soru dini mevzularla alakalı olsa da Seyda Hz.leri bir bakmışsın Fen bilimlerinden misal getirerekten cevap verirdi. Nitekim ilim sahibi bir zat bunca insanın vaaz ve sohbet olmaksızın akın akın Menzile gelmesini merak edip Seyda Hazretleri'ne sorduğunda:

       Seyda Hz.leri duvardaki elektrik kablosunu göstererek:

      "- Bu nedir?"

       İlim sahibi:

      "- Elektrik kablosu" der.

     Seyda (k.s.);

      "- Peki, bu elektrik kablosunda ne geçer?"

      İlim sahibi cevaben:

      "- Cereyan" der.

     Seyda (k.s.) bu kez:

      "- Peki, madem öyle, o halde içinden geçen cereyanı göstersene."

     Tabii İlim sahibi akıl dolusu bu misalde meselenin deruni yönünü anlamakta gecikmez, derken Menzil’de olup bitenden ders alıp, vaaz ve nasihatin tek başına insanları bir araya toplayamayacağını, insan aklının ötesinde tıpkı bir elektrik kablosunun içerisinde geçen bir elektriklenmeyle insanların irşat olabileceğini idrak etmiş olur.

       İşte bu elektriklenmedir ki, Seyda Hazretleri öz evlatlarından çok zamanını sofilere ayırırdı. Yetmedi onların dertlerini dinlediği gibi gelenlere çorba ve ekmek ikram etmeyi de eksik etmezdi.

        Evet, Menzil'de çorba ekmek hiç eksik olmaz.  Nasıl eksik olsun ki, değirmen insanların nefsini ıslah edip öğütülmesini, ekmek pişirilen fırın cehennemde günahların temizlenmesini, tüm bu güzelliklerin yaşandığı Menzil köyü ise Arafat ve mahşer gününü hatırlatan her türlü alâmetifarikanın ayyuka çıktığı mekândır. İlginçtir Türkiye’nin dört bir yanından buraya gelen insanlara hiç ara vermeksizin her gün kazanlarda çorba pişirilip ekmek yetişebiliyor. Ki, Seyda Hz.leri babası Gavs Hz.leriyle Menzile yerleştiklerinde bu topraklar önceleri kıraç topraklarmış, yani verimsiz araziymiş.  Tâ ki sondaj vurulup, tarla, bağ bahçe kurulup sulanıp ekilmeye başlanmış bu topraklarda adeta bereket fışkırmıştır.  Hiç kuşkusuz Sadatların amacı tarla bağ bahçe edinmek değildir,  tüm bu aktiviteler ilim yolunda hizmet için vardır. Kaldı ki Saadatlar bu dünyadan göç ettiklerinde bağ bahçe miras bırakmazlar, onların bıraktıkları tek miras ilimdir. Nitekim Seyda Hz.lerinin bize görünürde yansıyan ibadetleri her gün Kur'an'dan bir cüz okumak, hatme yapmak, vird çekmek,  Evvabin, Teheccüd, İşrak ve Duha (kuşluk) namazları kılmak gibi miraslardır. Zira bu hususta Seyda Hazretleri (k.s.) şöyle der:

     "-İlim olmadığı zaman cehalet olur. Cahilin abidi de, sofisi de hüsrandadır."

       Anlaşılan o ki;  enbiyaya varis olmak, ancak hem zahiri ilim hem de bâtıni ilimle olur. Bir insanda ilim zahiri olup, ilim bâtıni yoksa varis olamaz. Yine bir insanda ilmi bâtıni olup da ilmi zahiri yoksa yine varis olamaz. Mutlaka her ikisi olması lazım gelir ki Sadat-ı Kiram halkasına dâhil olabilsin. Zira Seyda Hazretleri her iki ilmede vakıf olduğu içindir Hasan Kılıçatan’ın seslendirdiği şu silsile-i şerif ilahisinin halkasında Gönüller Sultanı olarak yerini alabilmiştir: 

           Bu nurlu yol başladı Peygamberle

           Devam eder gelir Nakşibendî’yle

           Bu kapıda dolu gönül erleri

           Seyyid Abdulkadir Geylanilerle

           Şeyh Abdulhalık Gucdevaniyle

           Devam eder İmam-ı Rabbaniyle

           Rabbimin çift kanat verdiği yâri

           Şeyh Mevlana Halid Zülcenaheyn’le

           Şeyh Seyyid Abdullah Hazretleriyle

           Gör Şeyh Seyyid Taha O'nun izinde

           Her zamanının bir Gavsı var unutma

           Gavs-ı Hizanı girdi silsileye

           Eşşeyh Abdurrahman-i Tahi ile

           Şeyh Fethullah hemen O'nun peşinde

           Bu kapının sultanları hiç bitmez

           Eşşeyh Muhammed Diyauddin’le.

           Yer ile gök birbirine girse de

           Ahmed-el Haznevi girer sohbete

           Müridleri hal ehli cezbe ehli

           Gavs-ı Azam Seyyid Abdulhakim ile.

           Sultan-ul Müslim’in Muhammed Raşid ile

           Devam eder gelir bu yol bizlere

           Ya sultanlar sultanı Seydam ile

           Nazarı yetişir bütün evlere

           Gözünü aç bak şunu iyi belle

           Şimdi zaman Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki'de

           Hasan der bil ki kıyamete dek

           Menzil'deki bu nur hiç bitmeyecek.

             Hâsıl-ı Kelam;  Seyda Hz.leri aramızdan ayrılsa da, o hala gönüllerde taht kurmuş halde yaşıyor, kıyamete kadar yaşayacak da.

             Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2620/gonuller-sultani-seyda.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar