YAZIYA KARŞI KONUŞMA

Yazının karşısında konuşma, farklı bir biçimde bazı durumlarda yazıya karşıt bir biçimde konumlanmıştır.
Mesela retorikçiler, yazıdan ziyade konuşmayı yeğlerler. Sokrates yazmamıştır ama sürekli konuşmuştur. Yazıya göre konuşma, bir şey yapmaktır, diye düşünenler az değildir.

Bunlara göre söz’ün canlılığı, çevikliği, etkisi yazı tarafından ortadan kaldırılmıştır. Sofistler, bu düşünceyi dile getirenlerdir. Derrida, Platon’un Eczanesi adlı çalışmasında Sofistlerin yazıyı suçlamasını şu şekilde açıklıyor: Sofistler yazıyı, “soluğu tıkanmış iktidarsızlığı yüzünden suçlarlar…

Sözün hanedanlığı, yazınınkinden daha şedit, müdahalesi daha derin, daha nüfuz edici, daha emindir… Herhangi birinden daha iyi konuşmayı bilmeyen kişi yazıya sığınır yalnızca. Yazı güçsüz sözün tesellisi, telafisi, devasıdır.”
Burada yazı, neden küçümsenmektedir? Yazı, hakikati donduran, hatta bozan bir ilaç mıdır?

Yazı, canlı olan hakikati ebediyen kayıt altına alır. Yazmak, bir tür kayıt altına almaktır. Kayıt altına almak, kayıt altına alınanı adeta kayıt altına alınan yerde hapsetmektir, onu orada gizlemektir. Yazıda gizlenmiş olan açığa çıkmak, hareketlenmek, canlanmak için onu oradan çıkaracak ve gözümüzün önüne getirecek olan okuma fiilini gerektirir.

Yazıda düşünce ikamet eder ama yazının kendisinin kâğıt dışında ikamet ettiği bir yer yoktur. Yazı, düşünceyi kaybolmaması için saklar. Konuşmada bu özellik bulunmaz. Yazının düşünceyi dolaşıma sokmak gibi bir özelliği onu konuşmaya göre daha etkili hale getirir.

Ancak yazı çoğu zaman öksüz bir çocuk muamelesine tabi tutulur. Çünkü sahibi yoktur. Herkes onunla oynar, çekiştirir, altını çizer, soru işareti koyar. Yazının anlamını zenginleştirecek olan da budur. Konuşmadaki söz ise sözün sahibi tarafından sürekli düzeltilebilir, değiştirilebilir. Konuşmada söz, sahibine doğrudan ve mesafesizce bağlıdır. 

Okumadan ve Düşünmek

Okumak, insanın düşünme kaynaklarını zenginleştirmek demektir. Schopenhauer, biraz farklı düşünür. “Okumak, kişinin kendi kafası yerine başka birisinin kafasıyla düşünmesidir” der. O, okumanın kitaptaki düşüncelere insanı bağladığını, kendisine ait düşünceleri ortadan kaldırdığını düşünür.

Çünkü “bir kimsenin eline bir kitap alıp kendi öz malı olan düşüncelerini ürkütüp kaçırması en büyük günahtır” ona göre. Zira eğer bir kimse sadece kitapların dünyasında kalır ve gerçek hayat ile olan bağını keserse kendisine ait düşünceler geliştirmesi mümkün olmaz.

Bundan dolayı da, en büyük düşmanı olan Hegel gibi masa başı filozoflarını eleştirir. İnsan önce kendi kendine düşünmesini öğrenmeli ve daha sonra otoritelere başvurmalı. Düşünmesini öğrenmemiş olan, otoritelere körü körüne bir bağlılık gösterir.

Bir problem karşısında, “kara kaplı kitaba başvuralım” düşüncesi, düşünmesini bilmeyenlerin bir tavrı olur çıkar. İnsanın kendisini okuduğuna teslim etmesi, başkasının kafasına sahip olmak istemesi gibi bir şeydir. “Bir kitap okudum, hayatım değişti” gibi ifadeler, sığ zihinlerin ifadeleridir.

Eleştirel bir okuma, eleştirel düşünmeyi gerektirir. Eleştirel düşünme mantık bilmeyi, insanlığın sahip olduğu düşünce birikimine vakıf olmayı ve farklı bakabilmeyi gerektirir. Bir bakıma kavramlar, nesneler, fikirler arasındaki sorunları ve ilişkileri görmeyi gerektirir. Bütün bunlar ise felsefe eğitimine bağlıdır.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/261/yaziya-karsi-konusma.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar