Mezhep taasubu

Daha önce taassup ile ilgili bir yazı kaleme almıştım. Taassup öylesine zehirli bir hastalıktır ki, başta insanın beynini uyuşturup kör eder; sonra da hakikati zihnimizde öldürür. Bu sebeple taassup konusunda ciltlerle kitap yazılsa yeridir.

Başta toplum olarak bir hastalığımızdan söz etmemiz en uygun olanıdır. Bir zamanlar İslam dünyasında, koyu bir mezhep taassubu alıp yürümüştür. Öyle ki bazı zamanlar, mezhebi din konumuna yükseltenler bile olmuştur. Tarih kitaplarının anlattığına göre Malikî mezhebini benimseyen Endülüs’te, halk öyle körü körüne bir bağlılıkla bu mezhebe sarılmıştır ki, “Biz Allah’ın Kitabı Kur’ân ile İmam Malik’in Muvatta adlı eserinden başka kitap tanımayız” der ve başka bir şey söylemezlerdi. Bununla kalmamışlar, İmam Malik’ten kalan elbise ve eşyalarını takdis etmeye başlamışlardır. İmam Şafiî, bu tehlikeyi fark edince, İmam Malik’in bir müçtehit olması hasebiyle yanılabileceğini ve nitekim yanıldığını ortaya koyan bir kitap kaleme almıştır ve ismini de Hilafu’l-Malik adını koymuştur. Hocasına olan saygısından dolayı yaklaşık bir yıl kitabı çıkarıp çıkarmamakta tereddüt etmiştir, nihayetinde bu sapkınlığın önünü almak için kitabını piyasaya sürmüştür.

Hanbelî mezhebine bağlı olduğunu ifade eden İmam Eş’arî, Bağdat’a geldiğinde Ebu Muhammed el-Berbehârî’nin (ö.329/940) yanına gelir ve şunları söyler: “Ben Cübbâî’nin görüşlerini çürüttüm, Mecusilerin ve Hıristiyanların görüşlerini de çürüttüm.” Bunu duyan el-Berbehârî, “Ne dediğini bilmiyorum, biz ancak Ahmed b. Hanbel’in dediklerini biliriz” der. Buradan ayrılan İmam Eş’arî, bu taassubu karşılık el-İbâne adlı kitabını kaleme almıştır.

Aynı dinden ve aynı kıbleye yönelen insanlar, sırf farklı mezhep anlayışlarına bağlandıklarından dolayı birbirlerine düşmanca davranmışlar, canlarına kıymaktan çekinmemişlerdir. Söz gelimi Ebu Sa’d es-Serahsî, Bağdat’ın Kerh semtindeki medresesinde ders veriyordu, 442/1050 yılında Hanbelîler ve Şiîler arasında meydana gelen olaylarda Şiîler her tarafı yaktıkları gibi O’nun da medresesine girerek öldürüp cesedini yakmışlardır.

Bağdadî ve İbn Cevzî’nin bildirdiklerine göre Halife Mütevekkil, Ahmed b. Hanbel’den Muhammed b. Şuca’ es-Selcî’nin (ö.266/879) kadı olarak atanması için görüş sorduğunda, uygun olmadığını belirtmiştir, zira o Ahmed b. Hanbel’e göre bidat ehlindendi. Oysa Selcî, çok muttaki ve Hanefî mezhebine mensup biriydi. Selcî, Ramazan ayında ikindi namazı esnasında secdede ölmüştür. Yine Bağdadî’nin bildirdiğine göre O: “Beni, öldüğümde evime defnedin, çünkü bu evde üzerinde Kur’an hatmediğim bir tek tuğla kalmamıştır” demiştir. Selcî, sadece Ebu Hanife taraftarı olduğu için “yalancı” olarak nitelendirilmiş ve görüşleri reddedilmiştir.

Aynı görüşü paylaşmadıkları gerekçesiyle bazı âlimlerin canına dahi kıyılmıştır. Bunlardan biri, Muhammed b. Muhammed et-Tûsî’dir. Tusî, Eş’arî görüşüne sahip olduğundan, Hanbelîler tarafından verilen zehirli helva ile zehirlenerek öldürülmüştür. 314/926 yılında Bağdat’ta, Hanbelî mezhebinden Ebubekir el-Mervezî’nin yandaşları ile diğer ulema arasında, “Ümit var ol ki, Rabbin seni bir makamı Mahmud'a gönderecektir” (İsra,17/79) ayetinin tefsiri yüzünden büyük bir fitne çıkmıştır. Hanbelîler, bu ayetin manası, “Allah’ın arşın üzerinde oturduğunu ifade eder” demişler; diğer mezheplere müntesip ulema ise, bu ayetin anlamının Hadis’te de (Buharî, Tefsir, 17) açıklandığı gibi “Şefaatu’l-Uzma” olduğunu söylemişlerdir. Bu yüzden çıkan fitnede çok sayıda insan ölmüştür. Yine Bağdat’ta 447/1055 yılında Şafiîler cehri namazlarda besmeleyi açıktan okuduklarından dolayı, Hanbeliler bunları engellemek istemiş ve bu yüzden büyük bir fitne çıkmıştır.

et-Türkî diye meşhur Şam Kadılığı yapmış olan Muhammed b. Musa el-Belasağunî (ö.506/1112): “Elimde yetki olsaydı Şafiîlerden cizye alırdım” demektedir. Bilindiği gibi cizye, Müslüman olmayanlardan alınan bir vergi çeşididir. Bu zat, Malikilere de aynı derecede düşmandı. Bu bilgileri olduğu gibi aktaran ve Hanefî mezhebinden olan İbn Asakir: “O’nun kadılığı döneminde de hakkında iyi şeyler söylenmezdi” demektedir. Bu zat, Şam Camiine imam olarak atandığında, cemaat arkasında namaz kılmamış, Daru’l-Hayl denilen yerde namazı kılmışlar. Onun hayat hikâyesini anlatan ve aynı zamanda Hanefî mezhebinden olan İbn Kutluboğa, Hanefî âlimleri tanıttığı Tacu’t-Teracim adlı kitabında: “Şayet bu isimdeki âlimlerin isimlerini yazmak zorunda olmasaydım, bu akılsızca sözler eden kişiyi kitabıma almazdım” diyerek tepkisini ortaya koymuştur.

Bu tür fitne ve kavgaların örnekleri çoktur. Bir tanesini daha aktararak örnekleri sonlandıralım: Harezmşahların Veziri Nizamuddin Mes’ud b. Ali (ö.597/1201), Merv şehrinde Şafiîler için çok büyük bir cami yaptırır. Bunu çekemeyen Hanefîlerin Şeyhu’l-İslam lakaplı âlimleri, bu caminin yakılmasını emreder ve cami yakılır. Harezmşah, yakanlardan tazminat alır ve veziri Nizamuddin’e tamirini emreder, o da tamir ettirir.

Bu tür basit görüş ayrılıklarının sebep olduğu ve mezhep taassubunun körüklediği ayrılık tohumlarının bu ümmetin kalbinden atılmasını, üç büyük isme borçluyuz: Melikşah, Nureddin Zengî ve Selahaddin Eyyûbî.

İlk kez Melikşah, İsfahan’da bu bölgede en çok aralarında fitne olan Şafiî ve Hanefî mezhebine mensup kimselerin bir arada eğitim ve öğretim gördükleri bir medrese inşa eder ve öldüğünde buraya defnedilmesini vasiyet eder. Öldüğünde vasiyeti yerine getirilir.  Böylece kanlı ve kinli olan mezhep mensupları, bir arada eğitim yapınca aralarındaki farklılıkların, kavgaları ve çekişmeleri getirmeyecek kadar basit olduklarını görme fırsatını bulmuşlardır. Daha sonra Nureddin Zengî ve Selahaddin Eyyûbî de değişik mezhep mensuplarının bir arada eğitim gördükleri medreseleri inşa ederek, Müslümanlar arasında mevcut olan ve mezhep farklılığından doğan ayrılığın ortadan kalkmasına vesile olmuşlardır. Çok geçmeden dört fıkıh mezhebinin bir arada eğitim gördükleri medreselerle karşılaşıyoruz.

Genelde mezhepler ile ilgili çekişmeleri yazmamız ve dile getirmemiz, bazı kimselerce hoş karşılanmamaktadır. Hâlbuki günümüzde mezhep taassubunu nasıl geride bıraktığımızı anlamak için öncekilerden bazılarının, katı bağnazlıklarının kötü sonuçlarını dile getirmemiz gerekmektedir. Günümüzde de Müslümanlar arasındaki ayrılığı ve fitneyi ortadan kaldırmak için bu basit formülü uygulayabiliriz: Bir ve beraberce, aynı mekânlarda buluşmak ve birlikte ilim üretmek.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2594/mezhep-taasubu.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar