BEŞERÎ HASLETLER TÜRKÜLERDE KALINCA

Toplumsal dokuyu meydana getiren en önemli unusur, o toplumu meydana getiren bireylerin şahsiyet özellikleri ile toplumsal özelliklerinin ortak paydasının “maşerî vicdan” dediğimiz veya batılıların “kollektif alt şuur” dedikleri olgudur. Bu olgunun da en bâriz hususiyeti, haslet derinliği ve zenginliğidir. Bu zenginliği, “dayanışma, erdemlilik, merhamet, sosyal barış” gibi alt gruplara ayırmak mümkündür.

Türk tarihine bakıldığında, bütün tarih, bu milletin haslet zengini bir millet olduğunu gösterir.  Zaten milletşeri üstün kılam şey de bu tür zenginliklerdir. İslam buna geniş anlamda “takva” diyor. Dinen de bu tür beşerî hasletlere sahip olmak insanın faikiyet sebebidir.

Tarihini sadece savaşlarla değil, toplumsal organizasyonlarla da zenginleştiren Türk milleti, merhamet ve mahviyetkârlığı bir hayat düsturu hâline getirmişti ve bu düsturla koskocaman bir imparatorluk; yani İkinci Roma’yı kurmuştu. Bir medeniyet ve beşeriyet âbidesi olan Osmanlı’yı  artık torunları hiç ve iftihar vesilesi olarak anmıyor. Ülkücüsü de sevmiyor Osmanlıyı, İslamcısı da, solcusu da… Seven, gerçekten ve bilinçli seven çok az kaldık…


Sokak hayvanlarını bile düşünüp onlara yem verme vakfı kuran ve evini, sadece insana değil, hayvana göre de yapan bir medeniyeti yaratanların torunları, atalarını sevmiyorsa, problem atalarında değil torunlarındadır. Ataları o hasletlerle bir medeniyet kurmuşlar; torunları o hasletlerden uzak bir  şekilde “debelenip duran bir devlet”i bile doğru dürüst kuramamışlardır.

Tükettiğini “göz hakkı” ve “komşu hakkı” bilinciyle tüketen ve ancak o zaman rahat eden bir toplumdan “hep bana”cı bir topluma evrilmek (!) bu olsa gerek.

Baksanıza, düne kadar aynı olduğumuz ama Lozan’ın “komşu” eylediği Suriyelilerle ilgili kanaatlerimize!... Neredeyse, bütün millet, “Niye geldi bunlar?” der gibi. 

Niye gelmesi var mı?

Onlar şimdi “bize” gelmiyorlar; onlar aynı topraklarda bir başka yere gidiyorlar. Emniyetli topraklar diye çıkıp geldiler. Bizi, kendilerinden ayrı görmedikleri için çıkıp geldiler. 

Gezdim Urum ile Şamı
Yukaru illeri kamu
diyen Yunus’un topraklarına geldi onlar. Çünkü bu coğrafya aynılığı, başka bir dilde değil de Türkçe’de vardı. Onlar, bu sese ve bu haslete geldiler.
Kalktım sefer ettim Urum’dan Şam’a
diyen Kul Himmet’in sesine günümüzde ses veren bir Allah’ın kulu çıkmaz mı Süheylâ?
O Kilis türküsünü bilirsiniz:
                Yoğurt koydum dolaba
                Bugün başım kalaba
                Yarim küsmüş gidiyor
                Yıkılası Haleb’e 
Daha dün diyeceğimiz zamanlarda, küsen yarin gittiği kapı olan Halep’ten gelenler, bugün bu topraklarda maalesef kabul görmüyor.
Karacaoğlan,
                İşte geldik gidiyoruz
                Şen olasın Halep şehri
derken, o güzellikten ayrılmanın kahrını yaşıyor ve o kahrı dile getiriyordu. Şimdi o şehirden kahırla değil, can korkusuyla kaçıyor insanlar ve ne yazık ki Halep şehri şen değil.

Bebeğin beşiği çamdan idi ve bey babası Şam’dan gelirdi. Şimdi o Şam’dan, bomba sesleri ve zulümden kaçanlar geliyor; biz onları bağrımıza basmıyoruz. Oysa o bebeğin babasının geldiği yerdi Şam.
Şiirlerimize, türkülerimize mısra mısra, ses es, âhenk âhenk, duygu duygu sinmiş olan hasletler, sadece türkülerde mi kaldı sevgili dostlar?

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/259/beser-hasletler-turkulerde-kalinca.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar