ŞİİRE DAİR

Uzunca bir süredir yazmak yerine, içimize kapanıp, kendimizi dinledik. Aynalarla yüzleşip, fikirlerimizi gözden geçirdik. Yani derin bir nefs muhasebesinden sonra, sukutu tercih ettik. Çünkü 12 yıllık bir yusufiye hayatından sonra geldiğimiz şehirlere alışamadık. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi.

Hayatı kitaplardan okumak, pratik ve teoriyi buluşturmuyordu. Değer yargılarımız çatışıyordu genel-geçer hayatla… bu yüzden belli bi süreden sonra sustuk…. 

Şimdi bu sütünlardan yeniden yazmak kısmet oldu. Yazalım istedik. Dost meclisi burası dostça yazmak, dostça söyleşmek yada dostça dertleşmek için buradayım. Siyaset yazmak yerine şiire dair yazmak istedim. Çünkü hayatı şiir gibi yaşamak istiyorum. Şiirde riya ve çıkar olmaz. Şiirde samimiyet ve  doğruluk vardır. Şiirde direnmenin, direnerek yaşamanın tadı vardır. Bu yüzdendir şiiri tercihim.

Üstat Necip Fazıl Kısakürek derki; “okuyucu bir şiiri okuduğu zaman – ne güzel yazmış- derse o adam şair sayılmaz. Ancak okuyucu şiiri okuduğu zaman – nasıl yazmış? – derse işte o adam şairdir.”  

Şiire yeni başladığım dönemler bu tanımı çok düşündüm. Üstat ne demek istiyordu. Şiir bir güzellik, bir estetik, bir duygu tasviriydi. Şiiri “güzel” diye tanımlamak gerekmezmiydi?

Kendide demiyor muydu hece ölçüsünü anlatırken, “ güzel duygular, güzel elbiselere layıktır” diye… Evet, bir güzellikti şiir ve “ne güzel yazmış şair” diyebilirdik. Ve bir gün, Bartın özel tip cezaevinin 10 numaralı hücresinde mazgaldan sızan 40 mumluk bir ampulün eşliğinde üstadın Çilesini okuyorum …………………………….
                     
                        Ateşten zehrini tattım bu okun,
                       Bir anda kül etti can elmasımı.
                       Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,
                       Kustum öz ağzımdan kafatasımı……………..

“Vay be nasıl da yazmış” diyorum… “kustum öz ağzımdan kafatasımı…”  Nasıl bir tahayyül ufku, nasıl bir duygu cinneti? Bu mısralar kafamdaki soruları cevaplıyordu. Şair hissederek yazmalı, ya da yaşayarak. Dışında ve içinde oluşan gel-gitleri yazmalı şair. Acılarını, sancılarını, özlemlerini, umutlarını ve öfkelerini yazmalı, nasıl hissediyorsa öyle yazmalı. Yaşamadan, hissetmeden, sancılanmadan yazmak şairlik olmamalı.

Masa başlarında oturarak, ya da kokteyl salonlarında boy göstererek savaş şiirleri yazmamalı şair. Ya da fildişi kulelerde sunulan bir yaşam alanında, yoksulluğu, yetimliği yazmamalı şair. Zalimlerin dergâhında nemalanırken, özgürlüğü, esareti, işkenceyi yazmamalı şair. 

Ben bunlara şair değil “kelime müteahhidi” diyorum. Duygulardan arındırılmış kelimeleri yan yana – üst üste dizerek yazılmamalı şiir.

Şiir; sancılı bir ruhun isyanı, acılı bir yüreğin gözyaşları, aşka belenmiş bir kalbin vuslata olan özlemidir.  Ve en önemlisi şiir; Bastırılmış, sindirilmiş toplumların özgürlük çığlıkları olmalıdır… 
Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/256/siire-dair.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Nilay
15.06.2016 13:57
Hocam, sizi yeniden yazarken görmek beni çok mutlu etti. Saygılarımla...
Hulusi Günce
15.06.2016 14:11
Tekrar isminizi duymak .. Teşekkürler

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar