OKUMAK

Okumak, Bir Tür Yazmak İşine Eşlik Etmektir

Metin, işlenmiş bir nakıştır. Okumak, işlenmiş olan bu nakışı çözmektir. İpliği çözmek, ipliğin hareketini takip etmektir.

Okumak ve yazmak işinde iplik, kesiksiz olarak birbirine bağlanmış söz’dür, kelam’dır, bütün bunları kendisinde toplayan dil’dir. Felsefe literatürü açısından söylemek gerekirse, logos’tur.

Yazmak ve okumak, her şeyi kendisinde toplayan ve topladıklarını başkasına beyan eden dil sayesinde gerçeklik kazanır. Yazmak, dilin beyan özelliğinden ötürü başkasına söz söylemek; okumak da, söylenmiş olan söz’e muhatap olmaktır. Bu muhatap olma esnasında okuyan da dil’in içine girer ve dil’de bulunan manaya erişir. Erişme esnasında dil, daha doğrusu ortaya konulmuş olan metnin dili yazan ve okuyan arasındaki ilişki sayesinde yeni manalar da kazanır. Çünkü okuma esnasında okuyucu metne mana bakımından eklemeler de yapar: yazarın aklından bile geçmeyen manalar olabilir bunlar. Ancak okur, aklına her geleni metne mana bakımından ekleme yapma hakkına sahip değildir. Bu, ukalalık olur. Yazarın ukalalık yapma hakkı olmadığı gibi okurun da bu hakkı yoktur. Okurun, sonuna kadar eleştirel bakma hakkı vardır.

Yazmak, söz’ü yerli yerinde kullanmayı gerektirir: Kelimelerle, kavramlarla kuralları olan bir oyunu oynar gibi adeta.

Bütün bunlar, yazma ve okumanın üst düzeyde düşünme faaliyeti ve bu faaliyet ile de bir hakikat tutumu olduğunu gösterir. Çünkü okumak ve yazmak, düşünme fiilinden ayrılmaz. Zira yazmak, düşüncenin açtığı yolda kelimelerin, kavramların yerli yerine yerleştirilmesidir. Bu yerleştirme işine başlarken Maurice Blanchot’nun dediği gibi, “Yazma gerekliliğini umursayacaksan, kendini dolu duyup kimi zaman kendini buna inandırmış olsan, kimi zaman inanmasan da, pek o kadar da önemli olmayan bir uğraştan, varlığı birleştirmeye çabalamaktan, artık bu birliğin biraz dışına yerleşmiş olsan bile (çünkü yazma gerekliliğine kendini verme bir çekilme anlamına gelir) uzak dur.” Bu söz aslında şunu söylüyor: Bugüne kadar olan yaşantımızın bize bıraktığı bir miras vardır. Bu miras, önemli ölçüde bizi belirledi. Benliğimizin oluşmasına katkı sağladı. Yazmaya başlarken, kendimiz ile bu miras arasında elimizden geldiğince bir boşluk oluşur. Ve Blanchot devam ediyor: “İşte yazma sorunu olarak yazmak, soruyu taşıyan öğe olarak yazıyı taşıyan sorun, artık sana o eski ilişkinin koptuğunu ayırt ettirir. (Yazmak), rahatlığa izin vermez.” Aksi takdirde ne kendi dünyasına ne de başkalarının dünyasına hiçbir katkıda bulunamaz yazar.

Babil Kulesi Efsanesi, dil hakkında en eski efsanelerden birisidir. Bu efsanede, insanların aynı dili konuşmaları halinde gökyüzüne doğru yükselerek adeta Tanrı’ya kafa tutacak hale gelmeleri ve bunun karşısında da Tanrı’nın insanların dillerini karıştırması ve yeryüzünün farklı yerlerine göndermesi hikâye edilir. Aynı dili konuşmak, birleşmek; farklı dilleri konuşmak ise ayrışmak anlamına geliyor.

Yazmak ve okumak suretiyle hepimiz için aynı olan dile hizmet eder ve birlikte olmanın, yan yana durmanın, düşüncelerimizi tanıyarak ortak düşünceler geliştirmenin yolunu da açarız. Birbirimize karışmanın ama birbirimizi karıştırmamanın yolu olmalıdır yazmak ve okumak. Anlamadığımızı karıştırır ve karıştırdığımızı da ifsat ederiz; yani fesat çıkarırız. Bunun için yazmak, dili iyi kullanmayı gerektirir. Anlaşılmaz, belirsiz, boşlukta duran ve zihnimizde hiçbir çağrışımı olmayan tarzda ifadeler, yazana da okuyana da bir şey kazandırmaz.

Bu konu ve özellikle de konuşma ile yazma arasındaki farkın ne olduğu konusu ayrı bir sorundur. Bu konuya devam etmek dileğiyle…

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/252/okumak.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar