Ayet ve slogan

      Ruşen Çakır Milliyet Gazetesi yazarlarındandı.  Bilhassa ‘Ayet ve Slogan’ adlı kitabında Seyda Hz.leri ie ilgili gözlemlerini aktarmasına aktarmış ama kendisinin tasavvufun kal değil hal olduğunun bilincinden yoksun halde yazmış. Bu yüzden Seyda Hz.leri ve ona gönül vermiş insanlara bakışı şekli olmuştur. Dolayısıyla kitabının Seyda Hz.leri ile ilgili kısmında yer verdiği hususların çoğu sloganik olmaktan öte bir anlam ifade etmeyeceği çok açık. Madem öyle, önce Ruşen Çakır Seyda Hz.leri için ne demiş paragraf paragraf bir izleyelim ve biz de EnPolitik yazarı olarak her paragrafı kendi zaviyemizden bir değerlendirmiş olalım:       

        R Çakır: GARİPLER İÇİN BİR TEKKE-KÖY MENZİL DERGÂHI

         1970’’li yıllarda, İstanbul'un Çağlayan semtinde genellikle yaz aylarında Adıyaman’a otobüsler kalkardı. Rize, Trabzon gibi Karadeniz illerinden göçmüş, çoğu esnaf kökenli insanlar bir ibadet ciddiyeti içinde kiraladıkları otobüslerle yüzlerce kilometre kat ederlerdi. Mahallede içki, kumar vb. alışkanlıklara tutkun çok sayıda erkek, büyük ölçüde de ailelerinin zorlamasıyla çıktıkları bu yolculukların ardından tövbe etmiş olarak dönerlerdi. Kısa bir süre sonra ise takke, cübbe ve şalvarlar içinde, yeşillere bürünmüş, sakal bırakmış olarak camilerin beş vakit müdavimleri olurlardı. İçlerinde bu yolculuğu tekrarlayanlar da çıktı, ailelerindeki dindarlar tarafından "bu adam iflah olmaz" diye kendilerinden umut kesilenler de. Yolcuların sayısı, "kötü alışkanlıkların" kurulu aile düzenlerini tehdit etme durumuna göre azalıp, çoğalıyordu. Değişerek dönenler, eski alışkanlık arkadaşlarına yoğun propaganda yapıyorlardı. Ancak aynı yolculuğa çıkmak isteyebilecek birçok kişi, "Nakşibendî olmayı’ göze alamadıkları için eski yaşamlarını sürdürdüler, Çünkü o günlerde Nakşîlik günümüzdeki kadar meşrulaşmış değildi; yeraltını, devletin aleyhinde olmayı, dolayısıyla devletin baskısını çağrıştırıyordu...     

       S. Gürbüzer: Oysa tövbe edip dönenlerin tümü sakallı, şalvarlı, cübbeli olarak dönmüyor, tamamen kişinin tercihine kalmış bir şeydi. Kaldı ki bu yolun mudavimleri surete değil sirete önem vermekteler, bu yüzden bu yolda nakş olmak esastır.  Keza bu yolda beyaz sarık takmak sadece medrese ilminden icazet almış olanların takması uygun görülür, avam içinse dini vecibelerini yerine getirmede takke takması kâfidir. Zaten sarığın sünnet olmanın ötesinde, bu sünnetin ilmi anlamı olması hasebiyle ilim sahibi bir kişi ile avamı ayırt etmede sarık sadece bir nişanedir. Ayrıca tasavvufi yolda asla ve kat’a propaganda yoktur, bilakis İslam’ın öngördüğü ikna etme yöntemi ve sohbet söz konusudur. Kaldı ki tasavvuf kal (propaganda-söz)  değil,  haldir (İslam’ı yaşamaktır). Gariplik hususuna gelince Allah (c.c) garipleri sever, nitekim bu din garip geldi gidecek hükmü bunu teyit ediyor.

        R Çakır: Kuşkusuz otobüsler yalnızca Çağlayan'dan kalkmıyordu. İstanbul'un diğer semtlerinden, diğer büyük kentlerden, küçük kentlerden, kasabalardan, köylerden çok sayıda insan, Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlı, Adıyaman-Diyarbakır Karayolu'nun 60. kilometresindeki Menzil (bugünkü adıyla Durak) Köyü’ne akıyorlardı. Hedef, Nakşî şeyhi Mehmet Reşit Erol'un huzuruna çıkmak, onun elini öpmek, ona dertlerini dökmekti. Karşılığında beklenen, onun sağ elini ziyaretçilerinin sağ omuzlarına koyması, "İnşallah iyi olacaksın" benzeri bir söz söylemesi, öğütler vermesiydi. Müridleri tarafımdan "Sultan Hz.leri" veya "Seyda Hz.leri" olarak adlandırılan Mehmet Reşit Erol'u ve onun hızını kaybetmeden günümüze kadar süren faaliyetini daha iyi anlayabilmek için biraz gerilere gitmek, babası S. Abdülhakim Hüseyni (Erol)'un yaşamını incelemek gerekiyor. 1902 yılında Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde doğan Abdülhakim Hüseyni, imam ve medrese hocası olan babasının ölümünden sonra küçük yaşta dedesinin yanına yerleşmiş. Dedesi onu daha sekiz yaşındayken yörenin ünlü şeyhlerinden Muhammed Ziyaüddin'in halkasına kalmış. 6 yıl şeyhinin yanında İslam ilimleri tahsil eden Abdülhakim Hüseyni, onunla manevi irtibatını kesmemiş. Cumhuriyet yönetiminin tekke ve medreseleri kapatmasıyla Baykan'ın Taruni köyünde imamlık yapmaya başlamış. Bu arada şeyhi ölmüş. "Gördüğü bir rüya üzerine" Suriye'nin Hazne köyünde yaşayan Nakşî şeyhi Ahmet Haznevi'ye bağlanmak için defalarca sınırı geçmiş. 14 yıllık ziyaretlerinin sonucunda, önce 34 yaşında "ilim icazetini", iki yıl sonra da "irşad müsaadesini" almış. Tarikat faaliyetlerini Taruni ve Bilvanis köylerinde, oradan Bitlis'in Narlıdere nahiyesinde, ardından Siirt'in Kozluk ilçesine bağlı Gadiri köyünde sürdüren Hüseyni’nin en son durağı, gelir gelmez geniş topraklar satın aldığı Menzil Köyü olmuş. Fakat Menzil'de bir yıla yakın kalabilmiş, hastalanınca önce Diyarbakır'a, sonra da Ankara'ya götürülmüş, 25 Mayıs 1972'de ise vefat etmiş. Abdülhakim Hüseyni, daha önce kitabımın İskender Paşa Cemaati bölümünde de belirttiğimiz gibi, geleneksel tarikat faaliyetini çok dar bir halkayla sınırlandırıp, esas olarak "imanı kurtarma" ile uğraşmıştır. Onun şöyle söylediği rivayet ediliyor; "Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi, Şah-ı Hazne kapı kapı dolaşıp Müslümanları, imanlarının kurtulması için, çağırıyor ve topluyor... Şah-ı Hazne, ümmet-i Muhammed’in imanını kurtarmaya çalışıyor. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat iman kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi'nin zamanında olacaktır. Kuşkusuz, şeyhi Ahmet Haznevi'nin ilkelerini anlatırken kendi ilkelerini de anlatmış oluyordu Abdülhakim Hüseyni. Ama onun kapı kapı dolaştığını iddia etmek abartılı olacak. Aksine, yurdun dört bir yanından onun ününü duyan kapısına geliyordu. Nice eşkıya, sarhoş, kumarbaz vs.nin "hidayete ermesine vesile olduğu" dilden dile dolaşıyordu. Modern politik dille anlatacak olursak, dar kadro çalışması yerine geniş kitle çalışmasını tercih etmişti. Onun ve Cumhuriyet dönemi bazı İslamcı liderlerin bu tür tercihleri sık sık "yanan bir evden değerli birkaç eşyayı kurtarmak yerine yangını tümden söndürmek" çabasına benzetildi. Abdülhakim Hüseyni'nin bu çabası, ölümünden sonra şeyhlik postuna oturan oğlu Mehmet Reşit Erol tarafından da sürdürüldü. Sonuçta halef selefi geçti, oğul babadan daha ünlü oldu. Bugün Menzil'e gidenler, "Havs" (güneş, ışık, aydınlık) diye anılan Abdülhakim Hüseyni'nin türbesini saygıyla ziyaret ediyor, orada dualar okuyorlar. Fakat Menzil'le ilgili ilk önemli röportajı 1984 tarihinde yayınlayan Erkekçe dergisinin muhabirleri, Raşit Erol hakkında sayısız keramet öyküleri anlatıldığını, babası hakkında ise benzer söylencelerin bulunmadığını naklediyorlar. Sadece "O ulu bir şeyhti, çok büyüktü” deniliyormuş. Raşit Erol'u ziyarete gelenlerin gerçek bir tasavvuf eğitimi ve terbiyesinden yoksun oldukları göz önüne ele alınırsa, tarikatlarda hep bir önceki şeyhin daha üstün tutulduğunu bilmemelerini yadırgamamak gerek.       

         S. Gürbüzer: Doğrudur, Abdülhakim el Hüseyni (k.s), bu Tarikatı Nakşibendiyye nisbetini sınırda her türlü mayın tehlikesini ve ölümü göze alarak Suriye’den Türkiye’ye taşıyan zattır. Şah-ı Hazne (k.s)’ın kapı kapı, kendisinin de köy köy dolaşması gayet tabiidir. Zira o dönemde irşat faaliyeti bu ölçekte seyrediyordu, ancak zaman içerisinde irşat faaliyeti büyüdükçe insanlar o zaman kapının eşiğini aşındırıp öyle tanışır oldular, zannedildiği gibi kitle ve kadro çalışması sonucu doğan bir kapı tanıma hadisesi değildi, bilakis ehl-i sünnet yolu tasavvufi çekimin sonucu bir büyümedir bu. Hakeza yine bu yolda ün kazanmak yoktur, toprak ve tezek olmak vardır. Kaldı ki bu yolun Gönül Sultanları sürekli olarak ‘şöhrette afet vardır’ demekteler. Ayrıca Nakşibendî sadatları arasında küçüklük büyüklük gibi ifadeler pek kullanılmaz, bir öncekinin tecrübesine tecrübe katmak vardır. Dahası bu yolda iki günü birbirine eşit kılan zarardadır hükmü esastır. Bu yüzden Nakşibendî sadatları  “Şeyh o dur ki kendinden büyük Şeyh yetiştire”  düsturu üzerine hareket etmişlerdir.

          R Çakır: Derin bir İslam ve tasavvuf bilgisine sahip olduğu bilinen Raşit Erol'un ise böyle davranmadığı, tevazu’u elden bırakmadığı kesin. Nitekim 23 Ocak 1989'da Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajında, gazete muhabirleri Hayri Köklü ve Aziz Aykaç'a şunları söylüyor; "Babam bilgili bir ilim adamıydı. Ona gelenlerin büyük bir bölümü, bugün beni de ziyaret ediyor."

            Resmi kayıtlara göre 1938 doğumlu olan Reşit Erol, müridlerince genellikle daha yaşlı biri olarak kabul ediliyor. Erkekçe muhabirlerinin tariflerinden ilginç bir şeyh portresi çıkıyor; "Uzun boyluydu... Uzun sakallıydı. 'Keçisakallı' değildi ama değirmi de sayılmıyordu. Aklaşmıştı sakalı. Gençliğinde sakalının sarı olduğu izleri vardı. Yer yer kınalı gibiydi. Temiz, 'ruhani' bir yüzü vardı. Göbeklice, ama yakışıklıydı. Sakalı onu olduğundan yaşlı gösteriyordu... İpekten bir takke vardı başında. Apak ipekten sarık, özenle onun çevresine dolanmıştı... Upuzun bir elbise vardı üstünde. 'Entari' biçimindeki elbise apak ipek ketendi. Topuklarına dek iniyordu. Elbisesinin göğsü düğmeliydi. Onun üstüne siyah bir yelek giymişti. Üstündeki açık bej cübbenin altında yeleği görülüyordu. Siyah yeleğin cebinde altın zincirden kösteği sallanıyordu. Ayağında, halk arasında 'sabo' diye adlandırılan ayakkabı vardı. Çoraplarıyla uyum içindeydi renk açısından. Sadece sabolarıyla, çorapları kahverengiydi. Onun ötesinde tüm giysileri, sakız aklığındaydı. Tertemizdi üstü başı..."

              35 haneli ve 300 nüfuslu köyde Reşit Erol'u görebilmenin iki yolu var; Birincisi, genellikle namaz kılmak için camiye gittiğinde ki bu sırada her zaman nüfusunun çok üzerinde insan ağırlayan köyün sokaklarında büyük bir hareketlilik, heyecan ve saygının hüküm sürdüğünü kestirmek hiç zor değil. İkinci olarak, ziyaretçileri kabul ettiği zaman evinde görebilmek mümkün kendisini, Hürriyet muhabirlerinin anlatımından; dış kapıdan girildikten sonra bir avlu geçildiğini ve iki katlı evin üst katma çıkıldığını öğreniyoruz. Şeyhin odasına girebilmek için mutfaktan geçmek gerekiyor.  Çok sade bir oda söz konusu. Köşede bir soba, yerde halılar ve onların üzerlerinde minderler. 12 Eylül'den sonra iki yıla yakın bir süre Çanakkale'ye sürgüne yollanan Reşit Erol'un Hürriyet muhabirlerine ilk sözleri "devlet ve hükümet aleyhine çalışmadığı" olmuş ve şöyle devam etmiş: "Bütün bu olayları güvenlik kuvvetleri de biliyor. Hiçbir suça karışmadığımız için müdahale eden de olmadı... Gezdiniz,  gördünüz. Hiçbir gizli kapaklı işimiz yok. İsteyen gelip gezebilir. Kapımız herkese açıktır."        Bir kalp rahatsızlığı nedeniyle sürekli doktor kontrolünde yaşayan Reşit Erol'a "kötü alışkanlık" sahipleri dışında, çocuğu olmayanlar, hastalar gibi dertliler de geliyor. Sonunda herkes hoşnut olarak geri dönüyor. Erol, şifa dağıttığı iddialarını "Şifa cebimde mi ki dağıtayım" sorusuyla yanıtlıyor. Erol'un "esrar"ının telkin olduğunu anlamak için az buçuk psikoloji bilmek yeterli. Zaten kendisi de bunu belirtiyor: "Gelenlere şifa, huzur telkin ediyorum, çekip gidiyorlar." Gelenlere ilk olarak doktora gitmelerini önerdiğini, ancak onlardan "her çareye başvurdukları" cevabını aldığını belirten Erol soruyor: "Bu durumda ben onlara ne diyebilirim? 'Allah belanı versin' mi diyeyim? Büyük bölümü zaten geri dönüyor. Dönmeyenler ise ceketini yastık yapıp camide, arabasında uyuyor. Türkiye'nin her yerinden kalkıp gelene nasıl git denir?" Reşit Erol'un manevi gücünün önemli bir kısmı da zenginliğinden kaynaklanıyor. Aleyhindeki, ziyaretçilerden para ve hediye kabul ettiği, onları taşıyan otobüslerden komisyon aldığı iddialarının hiçbiri kanıtlanabilmiş değil. Öte yandan günün 24 saati bulgur çorbası kazanlarının kaynadığı, ziyaretçilerin caminin altındaki misafirhanede ücretsiz konakladıkları biliniyor. Menzil'deki bol sayıda dinsel hediyelik eşya dükkânının ona ait olduğu iddialarını da köylüler yalanlıyor. Erol'un tarıma elverişli topraklarıyla ya da evinin, ailesinin somut işleriyle uğraşmadığı da ayrı bir gerçek. Bunların büyük kısmı maddi çıkar gözetmeyen müridleri tarafından üstleniliyor. Böyle bir sevaba girebilmek için müridlerin birbirleriyle yarıştıklarını aktarıyor Erkekçe muhabirleri.

        S. Gürbüzer: İşte görüyorsunuz Gazete muhabirleri Hayri Köklü ve Aziz Aykaç'ın o gönül sultanına yönelttiği sorulardan anlaşıldığı üzere Seyda Hz.leri şifa dağıtmıyor, tam aksine şifa cebimde mi, doktora git diyor. Israr ettiklerinde sadece ‘Allah şifa versin’ diyor. Bu dua ve niyazın altında illa bir şeyler arayanlar içinde şu göndermede bulunuyor: “Ne yani Allah belanı versin mi diyeyim?” Evet, doğrudur gelen insanlara bulgur çorbası, Menzil ekmeği ikram edilmekte, konaklamak içinde caminin altında bir gecelik sadece üzerine bir battaniye verilip ceketini de baş yastık yapıp öyle ağırlanmakta. Zaten o Gönül Sultanı da onca gelen kalabalığa gücümüz ancak buna yetiyor diyor. Kaldı ki Menzil önceleri kıraç topraklarmış, tâ ki Gavs (k.s) burada toprak satın alıp yerleşir yerleşmez sondaj vurup su çıktıktan sonra kıraç topraklar ekilip biçilmeye başlamasıyla birlikte buralar neşvünema bulmuş. İşte o gün bugündür ekilen biçilen o araziden elde edilen hasatla misafirler böyle bereketlenmekte. Bu arada birtakım aklı evvellerin ikide bir diline pelesenk edip ‘mürit’ diye itham ettikleri insanlar aslında kendilerini mürit olarak tanımlamıyorlar, bilakis kendilerini sofiliğe layık görmediklerinden bu yola kurban olası manasına birbirlerini  ‘kurban’ ismiyle tanımlamaktalar. Hatta buraya gelenlerin pek çoğu burayı kendi evi gibi gördükleri içindir Menzil’de nefse ağır gelecek her ne iş varsa tarla tumb, değirmen, fırın, inşaat işi vs. demeden adeta birbirleriyle hizmet aşkıyla yarışmaktalar. İyi ki de böyle yapıyorlar, çünkü bu yolun büyükleri ‘her türlü sofi bozulur ama hizmet sofisi bozulmaz’ diyor. Dolayısıyla hiç sözü yalandan eveleyip çevirmeye gerek yoktur oraya gidip gelenler bu durumu iliklerine kadar kendi iç dünyalarında yaşayıp bizatihi hizmetin ne derece nefsi ıslah edici bir amel etkisi olduğunun canlı şahitleri zaten.       

          R Çakır: OY DEPOSU YANILSAMASI

        Daha Adıyaman'a gitmeye niyetlendikleri andan itibaren yaşamlarındaki kötülüklerden uzaklaşmayı kafalarına koymuş olan insanlar için Mehmet Reşit Erol yalnızca bir vesile. Peki ya bütün bu ziyaretçiler Reşit Erol için ne anlam ifade ediyor? Böyle bir soruya Erol hiç kuşkusuz "Yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak" diye cevap verecektir. Fakat olayın bu yalınlıkta olmadığı da kesin. İşte zorunlu olarak yöneltilen bu soruya doğrudan politikayla ilgili cevaplar aranıyor. Hatta 12 Eylül öncesi bu cevabın bulunduğu sanılmıştı:"Menzil Şeyhi MHP'ye, yani Alpaslan Türkeş'e destek veriyor!"  Genellikle MHP karşıtları tarafından dile getirilen bu iddia MHP'nin fazlasıyla işine geliyordu. Çünkü başta devletin muhtemel baskılarından kaçınmak olmak üzere, birçok nedenle günlük siyasete alenen bulaşmak istemiyordu Reşit Erol. Ayrıca istese bile yurdun dört bir yanındaki" müridleriyle", diğer tarikat yapılarının sahip olduğu gibi güçtü iletişim ağları yoktu. (Zaten ziyaretine gelenlerin çoğunun niyeti ona intisap etmek değil, ondan şifa bulmaktı. Kaldı ki bir gün öncesinin alkoliğinin ertesi gün müridlik payesine ulaştığını tasavvuf tarihi hiçbir zaman yazmadı. Menzil’den dönenlerin büyük kısmı yarım yamalak İslami bilgileriyle eski çevrelerine hava atmakla yetindi genellikle. İçlerinden, oturdukları yerdeki başka tarikat yapılarına girenler de oldu. Yine içlerinden büyük kısmı Menzil ziyaretlerini sürdürdü. Yılda bir yapılan iki dakikalık ziyaretle tarikat faaliyeti olmayacağı da ayrı bir nokta.)         

           S. Gürbüzer: Oysa Gavs-ı Bilvânisî S. Abdûlhakim (k.s.) buraya gelenler hakkında şöyle der  "Daha bizim için buraya gelen olmadı. Kimisinin derdi var ondan geliyor. Kimi arkadaşının telkiniyle geliyor, kimi bakalım nasıl bir şeymiş diye geliyor. Hepsi bir sebeple geliyor. Olsun zararı yok, yeter ki gelsinler, bu halkanın içine girsinler de nasıl girerlerse girsinler, zira zaman iman kurtarma zamanıdır…” Ve sözlerini şöyle bağlar. "Biz, buraya gelene çuvalla un vermek istiyoruz. Gelen de avuçla kaşıkla alıyor. Onu da daha buradan çıkmadan döküyor. Ya yolda döküyor, ya da dışarı çıkıp döküyor. Bu durumda biz ne yapabiliriz ki. Buraya öyle sofiler geliyor, kuru meşe odunu gibi, düz dikiyor tutmuyor,  ters dikiyor yine tutmuyor, belli ki hidayet Allah’tan, biz ne yapalım. Buraya öyle sofiler geliyor ki, taharetini ve altını temizlemesini bilmeyen var. Nerdeyse sofilere biz sofi olduk, öyle ki sofiler hizmet etmez oldu,  artık biz sofilere hizmet eder olduk. Fakat kalpler ve niyetler güzelleşirse, şüphesiz ki Allah'ın muamelesi de ona göre olacaktır." Ve sohbetin ardından Peygamberimiz (s.a.v.)’in "Siz kalplerinizi ve niyetlerinizi değiştirmediğiniz müddetçe Allah'ın size olan muamelesi değişmez" ve "Ameller niyetlere göredir" hadis-i şeriflere de dikkat çekmeyi ihmal etmez de.  İşte görüyorsunuz niyetler güzel olursa bir takım şeyler müsamaha edilebiliyor, gerçek bu. Dolayısıyla kimsenin kimseye hava attığı filan yok, siyaset yaptığı da yok, bilakis aynı halkada hangi siyasi görüşte olunursa olunsun kesret içinde vahdet olmak (çokluk içinde bir olmak) vardır.

          R Çakır: MHP olayına gelince... Gerçekten yurdun dört bir tarafından MHP ve Ülkü Ocakları mensupları Menzil'e gidiyorlardı. Çünkü onların politik başbuğlarının dışında, "intisap edecek" bir şeyhe ihtiyaçları vardı. Öte yandan ülkücü hareketin taraftarlarıyla Reşit Erol'un mudavimleri, özel hayatları bakımından birbirlerine çok benziyordu! Hem her önüne gelenin sağ omzuna, sağ elini koyacak başka bir şeyh bulmak çok zordu, hem de böyle birisi bulunabilse bile, ona intisap ettikten sonra ülkücü militanlığı, özellikle de Başbuğ'a bağlılığı sürdürebilmek kolay değildi. Nitekim yıllar sonra, başörtüsü konusunda yazdığı bir başyazısında İskender Paşa Dergâhı Şeyhi Prof, Mahmut Esad Coşan bu aldatmacayla şöyle alay edecekti; "Dönmeleri, hainleri, kansızları anlıyoruz ama lafa gelince faziletleri, dindarlığı, memleket severliği, idealistliği kimseye bırakmak islemeyen, hatta otobüslerde gidip belli bir dergâha bile intisap eden, derviş olan 'Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” sözünü kendine slogan seçen siyasi gruptan biri çıkıp da Müslümanlarla savaşınca hiç mi hiç anlayamıyoruz."

             Hiç şüphe yok ki. Reşit Erol kendisini ziyaret etmiş herkesi belli bir partiye oy vermeye çağırsa (örneğin çok satan bir gazete ya da -imkânsız ama- televizyon aracılığıyla), bu kişilerin önemli bir kısmı (tümü değil) o partiye oy verecektir. Onun 1972'den beri elini öpenlerin sayısı ise yüz binlerle ifade edilebilir. İşte dedikodular bu nedenle MHP yöneticilerinin çok işine geldi.

           S. Gürbüzer: Oysa ülkücülerin kahır ekseriyasının bu yola gelmelerini yadırgamamak gerekir. Çünkü okuduğu kitaplardan, hayranlık duyduğu padişah ve başbuğ hakanların arkasında mutlaka bir başbuğ evliyanın varlığını fark etmişlerdir. Hele hele ülkücüler için Yahya Kemal’in Fuad Köprülüye Ahmet Yesevi hakkında: “Şu Ahmet Yesevi nedir, kimdir? Bir araştırınız. Bakınız, bizim milliyetimizi asıl orada bulacaksınız” dediği söz çok önem arz etmektedir. İşte bu sözün önemine binaen ülkücüler Alparslan Türkeş’i zahiri Başbuğ olarak görmüşler, Seyda Hz.leri gibi Gönül Sultanlarını da manevi Başbuğ Veli görmüşlerdir. Kaldı ki Seyda Hz.lerinin bağlı olduğu Silsile-i Şerife’nin Yusuf-i Hemedânî (k.)’e uzanan birinci halkasında Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın nisbeti vardır, ikinci kolunda ise Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi vardır. Yani aynı şecerenin halkalarını paylaşmaktalar. Dolayısıyla ülkücüler, dünyevi olan siyaseti zahiri başbuğundan, uhrevi terbiyeyi de bir manevi başbuğun eşiğinde giderebileceğini düşünmüşlerdir hep.

         R Çakır: Reşit Erol hakkında ikinci önemli politik dedikodu, 1982 Anayasası’na red oyu atılmasını telkin ettiği yolunda yapıldı. Ülkeyi büyük bir paranoya ile yöneten generaller hemen onu Çanakkale'ye sürdüler. Hâlbuki Erol'un faaliyeti. Milli Güvenlik Konseyi’nin yukarıdan aşağıya devlet kontrollü İslamileştirme politikasıyla önemli paralellikler gösteriyordu. Anayasa'da bile suçladıkları "serseriler" onun eli değince "adam oluyorlardı". Ona gelenlerin komünist olabilmesi hemen hemen imkânsızdı. Daha önemlisi, gazetecilerle tercüman aracılığıyla konuşmak zorunda kalacak kadar Kürt olan Erol "bölücülüğe" karşı mücadeleye de ciddi katkılarda bulunabilirdi. Sonuçta rivayetlere inanıp MHP'ye oy atan Erol bağlıları olduğu gibi, devlet eliyle çıkartılan dedikodulara inanıp Anayasa'ya hayır diyenler de çıktı onun bağlıları içinden. En son rivayet, 29 Kasım 1987 erken genel seçimleri öncesi RP Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan'ın Menzil Köyü'nde şeyh Erol'u ziyaret ettiği, ondan izzet ikram gördüğü yolundaydı. Fotoğraflarla veya başka kanıtlarla doğrulanmayan ama pekâlâ ama mümkün olan bu ziyaretin RP oylarını ne denli artırdığı hâlâ meçhul. Fakat aynı seçimlerin arifesinde ANAP'lı Hasan Celal Güzel’in de Şeyda Hazretleri'ni ziyaret ettiği "dedikodusu" aynı ölçüde yaygınlaşamadı nedense.  Bütün bu dedikodulardan sonra, soruyu yinelemek gerekiyor; Mehmet Reşit Erol politikayla ilgilenmiyor mu? Menzil Dergâhı’nın yazılı olarak hiçbir faaliyette bulunmaması, şeyhin ender olarak kabul etliği gazetecilere ısrarla "devlete bağlılığı"nı tekrarlaması bu sorunun hakiki cevabına ulaşmamızı engelliyor. Öte yandan herkesin, onun kendilerini desteklediği şayialarından medet umması üçüncü şahısların istihbaratlarına kuşkuyla yaklaşmayı gerektiriyor. Fakat Erol’un politika konusunda müridlerini yönlendirmek istediğini varsaysak bile, kendisi yukarıda değindiğimiz gibi ne bunun dolaşımını sağlayabilecek bir ağa, ne de bunun propagandası yürütebilecek yetkinlikte kadrolara sahip. Ortalıkta onun imzasını taşıyan ya da şifreli bildiriler de dolaşmıyor. Bu aşamada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Erol'un Türkiye çapında tarikat ağı yok ama yakın çevresinde sürekli olarak, çoğunluğu ailesinin fertlerinden oluşan, yardımcıları görünümünde kimseler mevcut. Bu kişilerin bir takım politikacılarla onun adına pazarlıklara giriştikleri kesin. Bu pazarlıkların amacı Menzil Dergâhı’nı Türkiye'deki politik gelişmeleri etkilemede bir güç haline getirmekten çok, dergâh’ın faaliyetlerini güvence altına almak. Dolayısıyla ilişkiler daha çok iktidar partileriyle veya ona aday güçlü sağ partilerle kuruluyor. Örneğin ANAP iktidarları boyunca dergâh’ın hükümetle hep iyi ilişkiler içinde olduğu, bu ilişkileri koruma adına Müslümanlara devlete itaati telkin ettiği özellikle radikal İslamcı kesimler tarafından kızgın bir şekilde dile getiriliyor. Mehmet Reşit Erol'un Türkiye'deki İslami şahsiyetlerin büyük çoğunluğu gibi şeriat düzenini arzuladığı kesin. Zaten böyle bir arzuyla bir insan politikanın içine ister istemez giriyor, girmek zorunda. Ancak son tahlilde ülke yönetimini hedefleyen sistemli bir politika yürütmekle, bir takım pragmatik hesaplar bağlamında gündelik politikaya edilgin olarak katılmak arasında çok önemli farklılıklar var. Mehmet Reşit Erol, babası Abdülhakim Hüseyni'nin bu bölümün başlarında aktarmış olduğumuz sözlerine fazlasıyla inanıyor olmalı: "Maksat imanı kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi'nin zamanında olacaktır." Şeriatı Mehdi'nin zuhuruna erteleyip, ona "savaşçılar yetiştirme”yi amaçlayan faaliyetlerinin önüne çıkabilecek güçlükleri aşmak için sağ partilerin kuyruğunda pragmatik politikalara yeşil ışık yakan Erol, gündelik politikanın çarklarına doğrudan doğruya kapılmayı kolay kolay göze alamıyor. Çünkü daha Menzil yoluna koyulmadan Erol'un belli bir partiyi tercih ettiğini öğrenen "mürid adayı", onun elini öpmenin o partiye oy atmayı gerektirebileceğini düşünerek seyahatinden vazgeçebilir.

          S. Gürbüzer: Oysa şeriat bu yolda Kur’an, hadis, icma-i ümmet ve kıyası fukaha ölçüsünce İslam’ı yaşamaktır. Nitekim İslam’ı yaşayınca da tasavvufi mertebeler, yani marifetullah ve hakikatte beraberinde gelmektedir. Savaşçı yetiştirmek tamamen niyet okuyuculuğundan başka bir şey değildir. Ki, Seyda Hz.leri ‘Biz bize iftira edenleri bile severiz, yapımız bu temel üzerinedir’ buyuran bir Gönül Sultanıdır. Öyle ki bu yolda Seyda (k.s.): "Bu Nakşibendî Tarikatında ‘ben’ diyende hiç bir şey yoktur" demiştir.  Hatta Zünnûn-ı Mısrî (k.s.)’da öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür." Keza Seyyid Taha (k.s.) ise şöyle der: "Bu Nakşibendî Tarikat-ı nisbetinde kibir, ucub, gurur ve riya olmaz. Nasıl olur da bu tarikattan biri irşada çıkıp da halkı görmez ki.” Hasan Celal Güzel konusunda ise ortalıkta dolaşan dedikodulara kulak vermene gerek yoktur, madem çok merak ediyorsunuz, merakınızı gidereyim. Malum olduğu üzere Seyda Hz.leri ömrünün son demlerinde Ankara’nın Pursaklar semtinde başlattığı cami inşaatını yerinde görmek için geldiğinde Hasan Celal Güzel’i bizatihi kendim Pursaklarda müteaddit defalar hatme halkasında görmüşlüğüm vardır. Bilmem merakınızı gidermiş olduk mu?  Hatmede neyin nesi derseniz, hani yazdığın kitabının adına ‘Ayet ve Slogan’ ismi vermişsin ya,  işte bu yolda Hatme-i Hacegan ayetleri slogan atmak için değil Kur’an-ı hatmetmek için vardır. Üstelik Sadatların hemen hepsi sofilerine ‘Hatme-i Hacegana katılmakla 333 hatim yapmışçasına bir sevaba nail olunacağını’ müjdelemekteler de. Olur ya, şayet yine bir başka siyasetçi lideri de çok merak ediyorsan Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’in bizatihi Kamer Vakfı dergisine verdiği röportajı da aktarayım belki ordan da kendince bir siyasi çıkarım çıkartmış olursun:      

   “-Sayın Menderes, S. Muhammed Raşid Erol Hz.leri ile ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?

        A. Menderes: Kendisi ile iki kez görüşmek, ellerini öpmek ve hürmetlerimi sunmak fırsatını bulabildim. Kendilerinin pek kıymetli mahdumları benim aziz kardeşim Fevzettin Bey'le çok önceden tanışırdık. Muhammed Raşid Efendi Hazretleri gözlerinden rahatsız idiler ve bir ameliyat için Ankara'da bulunuyorlardı. Bu ameliyat öncesi bir günün akşamı Fevzeddin Bey'le birlikte buluşup merhum Muhammed Raşid Efendi Hz.lerini ziyaret ettik. Kendileri istirahat halinde bulundukları halde lütfedip nezaket buyurup bizi kabul ettiler ellerini öpüp hürmetlerimizi sunmak ve acil şifalar niyaz etme fırsatı bu şekilde doğmuş oldu. Kendisinin ne kadar mümtaz bir kişi, muhterem bir mürşid olduğu hakkında görüşmeden önce de fikir ve kanaat sahibi idim. Buna rağmen bu görüşmemiz benim için çok heyecan verici oldu. Aradan uzun bir zaman geçti. Çeşitli vesilelerle hürmetlerimizi gönderme fırsatı bulabildik. Bu yıl 1993 yılının Eylül ayında Afyon'da kendilerini ziyaret etmek, ellerini öpmek fırsatım oldum. Öğle namazını müteakip istirahata çekilip tekrar ikindi namazı için döndükleri zaman sohbet etmek fırsatı doğmuş oldu. Kendileri ile görüşmelerimin bende mahfuz kalması dileğimdir. Böylece kendisinin hatırasına da layıkıyla hürmet edebilme imkânı doğmuş olacağını düşünüyorum. Bütün yakınlarının ve tanıyanların bildiği gibi her vakit İslam'ın yolunu, hakikatin, doğrunun, dürüstlüğün, sevgi ve barış yolunu göstermiştir. Kendisinden elimizden geldiğince feyz ve nasip almaya çalıştık. Bu vesile ile merhumu bir kere daha rahmetle anmış oluyoruz.

        - İlave etmek istediğiniz şeyler var mı?

        A. Menderes: Muhammed Raşid Erol Efendi Hz.leri bu toplumun, barışın huzur ve sükûnu için, zihinlerin karıştırıldığı bir dönemde İslam güneşinin gölgelenip bulutlanmaması için elinden gelen bütün hizmeti Allah rızası için yerine getirmiş, pek çok insanı hem bu dünyada işleri içerisinde, hem inanıyoruz ahret işleri içerisinde kaybolup gitmekten korumuştur. Toplumun manevi büyüğü ve önderi olmuş son derece muhterem bir zattır. Kendisinin bu faaliyetlerini şükranla anarken kendisi gibi bu yolda gayret gösterenleri, ahrete intikal etmiş olanlarına rahmet diler, yaşamakta olanlarına sıhhat ve afiyet temenni ettiğimi ifade etmek isterim.”          

          R Çakır: Menzil Dergâhı’nın geleceği uzun süredir doktor kontrolünde yaşayan Reşit Erol'un vefat etmesi durumunda ne olacağı sorusunun yanıtına bağlı. Şeyhliği yakın çevresinden, örneğin oğullarından birisinin devr alması kuvvetle muhtemel. Ama bu kişinin Erol gibi şifa dağıtabilmesi zor. Sonuçta var olan tekke ilişkileri kadar politik bir hareketliliğe kanalize edilebilir. Bu da Türkiye'de bir efsanenin sonu anlamına gelecektir.

         S. Gürbüzer: Hâsılı kelam Ruşen Çakır’dan buraya akın akın gelen insanların ruh dünyalarında kopan muhabbet selini anlamasını beklemek zaten hayal olurdu. Belki de o ruh halini kendisi yaşamış olsa inanıyorum ki; Gönül Sultanıyla ilgili tespitleri daha bambaşka bir anlam kazanacaktı. Bakın bu yolun inceliklerini bilmediğinden olsa gerek Abdülhakim el Hüseyni için sofilerin Havs değil Gavs dediğini, keza Mehmet Reşit Erol değil Muhammed Raşid Erol olduğunu bilmiş olacaktı. Yine Seyda Hz.lerinin Kürt bölgesinde oturmasından hareketle ‘Kürt’ olduğunu, oysa ehlibeyt neslinden olduğu bir gerçek... Kaldı ki O, ‘Kürtçülük küfürdür’ söyleyen bir zattır. Ayrıca Seyda Hz.lerinin vefat sonrası bu yolu üstlenecek olanların derde derman olamayacağı tahmininde bulunarak Türkiye'de bir efsanenin son bulacağını vurgulamaktadır. Oysa iki binyılının Müceddidi İmam-ı Rabbani Elfisani (k.s) bu yolun Peygamberimizden ruhani kanaldan silsile yoluyla kıyamete kadar devam edeceğini müjdelemişlerdir. Ruşen Çakır’ın sandığı gibi bu yol babadan oğla aktarılarak ilerleyen bir yol olmadığı gün gibi aşikârken böyle bir tahminde bulunması bize gayet şekli ve ütopik yorum gibi geliyor. Nitekim Seyda Hz.leri vefat ettikten sonra Menzil’e olan ziyaret eskisinden daha da kat be kat artış kaydedip yoluna devam etmesi gelinen noktayı doğruluyor. Demek ki efsane değilmiş tam aksine güneşin balçıkla sıvanamayacağının bir göstergesidir. Dedik ya şeklen incelemiş bir gazetecinin kullandığı kavramlara baktığımızda bile şekli bir çalışma olduğu kendini ele veriyor zaten. Yine de hakkını yememek gerekir, bilhassa kendisinin sol cenahtan bir yazar olarak düşündüğümüzde o cenahtan Seyda Hz.leriyle ilgili değerlendirmelerini objektif kriterlere yakın bir çalışmayı çağrıştırdığını söyleyebiliriz.

       Vesselam.

       Kaynak: Ayet ve Slogan-Ruşen Çakır,  Metis Yayınları, Sahife No:65, 1990

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2503/ayet-ve-slogan.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar