Değişen Türkiye

Türkiye’nin bölgesinde lider, küresel ölçekte söz sahibi bir aktör haline gelebilmesi, kendi iç dinamiklerini ahenkli bir biçimde çalıştırmasını bağlıdır. Bunu temin etmesinin yolu ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini ve ruhunu anlayarak günün şartlarına göre anlamlandırmasından geçmektedir.

Batı karşısında ekonomik yönden kapasite eksikliğinin, ülkeyi bu noksanlığı telafi etmeye yönlendireceği yerde “Batı’ya direnme birikimi” olarak algılanması ile Batı’yı ekonomik olarak anlama noktasında geliştirilen insan hakları doktrini ve bunu eylemsel noktada gerçekleştirmek için Batılı içeriklerle dolu olarak “Batı’ya yönelme birikimi” arasındaki çatışma yaratıcı bir patlama olarak Kurtuluş Savaşı sırasında kendini hissettirmiştir. Zira Kurtuluş Savaşı’nı veren kadroya bakıldığı zaman, ordu komutanları, subaylar, toprak sahipleri ve aydınların bulunduğu gözükmektedir. Ayrıca bu kadroyu azda olsa sivil seçkinlerin de dahil edilerek merkeze çekilmesi ile toplumsal kaynaklar tamamı ile mobilize edilmiştir. Fakat Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen reform ve Batı’ya açılma süreçlerinin çakışması, aynı zamanda uygulanan bu reformların ekonomik alana yansıtılamaması, yani sadece siyasal ve sosyal alanda sınırlı kalması, toplumun yukarıdan aşağıya doğru organize edilen bir modernleşme projesi ile karşı karşıya kalmasına sebebiyet vermiştir. Toplum düzeyinde devletin algılanışını büyük ölçüde etkileyen bu anlayış, sivil toplum ve kamusal alan düzeninde bir  otorite kurmuştur.

Milli mücadele ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti değişimle inşa edilecek gelişim adına, yüzünü Batı’ya dönmüştür. Zira ortaya konulan hedef Batı medeniyetine ulaşmak hatta ondan da ileri gitmek olarak tayin edilmiştir. Bu hedefe giden yolda iki temel plan öne çıkmıştır: Birincisi, süratle ulus devlet inşa etmek; ikincisi buna paralel olarak kapitalizmin ruhunu tesis etmektir. Bu kapsamda yeni Türkiye Cumhuriyeti, teoride toplumsal karizma olarak “çevrede” konumlanmış olan halk unsurlarını “merkeze” taşımayı kendine bir ideal olarak kabul etmiştir. Bu amaç beş yüz yıllık bir oluşumu, kalkerleşmiş bir yapıyı tersine çevirmek anlamına gelmekteydi. Yani merkez ile çevrenin ilişkilerinin seyrini değiştirmek, fakat bu amacın uygulayıcılarının Osmanlı’dan devraldıkları mirasla hareket eden “asker sivil bürokratik sınıfın oluşu” hedefin pratiğe aktarımının sekteye uğratmıştır. Neticede çevre bir türlü merkeze yerleşememiştir ve tek parti döneminin siyasal, toplumsal ve ekonomik politikaları ile şekillenen zeminde gelişen örgütlenmeler devletten bağımsız bir sivil toplumun oluşumuna imkan hazırlayacak sonuçları doğurmamıştır. Ancak 1946 yılında çok partili siyasi hayata geçişle birlikte sivil toplumun gelişimi açısından daha farklı bir sürece girilmiştir. Bu yeni süreç, Tanzimatla başlayıp meşrutiyet ile devam eden,  tek partili dönemde de temelleri atılmasına rağmen bir türlü gelişeceği zemin oluşturulamayan demokrasi ve sivil toplumun yeni bir şekilde formasyon kazandığı bir döneme tekabül eder. Bu yeni dönemde siyasi parti ile sendika sayısı artmış ve toplumun örgütlü olmaya doğru bilinci hızlanmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen ülkede demokrasinin tam olarak rayına oturmamasından dolayı meydana gelen siyasi çalkantılar, bu durum karşısında ilan edilen sıkıyönetimler ile 27 Mayıs 1960 darbesi bir kırılma noktası olmuş ve artık her on yılda bir sivil toplumun hizaya çekilmesi nerede ise kural haline gelmiştir. Taki doksanlı yılların sonuna kadar.

Doksanlı yolların sonunda Türkiye’de, değişimin şekli değişmesine rağmen hızı hiç kesilmeden devam etmiştir. Bu dönemde muhtıraların ve tepkilerin şekli değişmiş e-muhtıra dönemi başlamış buna mukabil tepkiler de en sert şekilde “namlusunu halka çevirmiş tanka selam durmam” diyerek karşılığını almaya başlamıştır. Bu zor süreçleri takiben ikibinli yılların başından itibaren Türkiye’de koalisyon dönemlerinden sonra uzun bir süre devam edecek tek parti hükümetleri dönemi başlamıştır. Her alanda hızlı bir değişim içine giren Türkiye, iki bin on yılında 12 Eylül’ün darbe anayasasında kısmi değişikliklere gitmiş ve en son olarak 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından ağır şartlar altında yıllardır tartışma konusu olan Başkanlık sistemine geçişi halk oylaması ile kabul etmiş ve ülkede yeni bir döneme kapı aralanmıştır. Bu vesile ile 24 Haziran’da yapılacak olan Başkanlık ve millet meclisini oluşturacak milletvekilliği seçiminin, güven ve huzur içinde yapılarak vatanımız ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz.

Bugün gerek bölgemizde gerekse dünyada büyük bir değişim yaşanmaktadır. Ekonomik temelli mücadele üzerine kurulu bu değişim, küreselleşmenin etkisi ile tüm dünyayı etkisi altına almaktadır. Bu süreç hem enerji koridoru hem medeniyetlerin buluştuğu coğrafya üzerinde bulunan Türkiye’yi derinden etkilemektedir. Zaten kendi iç dinamikleri açısından bir büyük bir değişim süreci geçiren Türkiye’nin, aynı zamanda kendi dışında gelişen olaylara yönelik strateji geliştirmesi de gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi olan “çevreyi” yönetim açısından “merkeze” taşıyarak ulus devleti sağlam temeller üzerine inşa etme projesi hayat bulmuş, kapitalist ekonomik anlayış ülkeye hakim olmuştur. Ancak üç önemli sorun ortaya çıkmıştır. Birincisi toplumun milli ve manevi ahlaki değerlerinin içi adeta boşalmış; ikincisi, ne tüketeceğinin bilincinde olmayan daha da kötüsü kanaat kültüründen uzak üretmeden tüketme hastalığına yakalanan bir nesil yetişmeye başlamış; üç, insanların emeğinin karşılığını tam olarak alamadığı bir bölüşüm anlayışı çalışma hayatına hakim olmuştur. Ülke içindeki bu olumsuzlukların tedavi edilmesinin yolu bellidir. Bir, bu sorunların üstesinden gelecek politikaları hayata geçirecek bürokratik kadronun liyakat, ehliyet ve sadakat noktasında tespit edip görevlendirmek; iki, eğitim ve öğretim alanında medeniyet köklerimize atıf yapan, milli kültürü teknolojik gelişmelerle güçlendirmeyi amaçlayan bir içeriğe sahip eğitim reformu gerçekleştirmek; üç, adil bir paylaşımı temin edecek bir bölüşüm sisteminin ekonomik hayata hakim kılmak. Tüm bu sorunları çözecek politikaların uygulamaya konulması doğal olarak Türkiye’nin dış politikasında daha  bağımsız, güçlü ve kendinden emin adımlar atmasını sürekli hale getirecektir.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2190/degisen-turkiye.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Savaş Dağlı
08.05.2018 17:57
kalemine sağlık sayın başkanım

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar