Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-4

Ak PArti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ ile Türklerin fethettikleri yerleri kültürleriyle nasıl bayındır hale getirdiklerini ve geçmişten bugüne Türk mimarisi üzerine konuştuk...

ENPOLİTİK

Şehir planlaması, düzenlemesi ve mimarlık uygulamalarında önemli bir konu da yeni başkent Ankara’nın şehir planı ve yapılaşması.

SELÇUK ÖZDAĞ

Evet, doğru. Şehir ve mimarî, her dönemde devletin ve iktidarın, insana yansıyan ve insana müzahir olan yüzü olmuştur.

Devlet ve siyasî iktidar, topluma nasıl bir yön vermek istiyorsa, hangi siyasî amaçları gerçekleştirmek istiyorsa bu siyasî amaçlar şehirlerden ve mimarî yapılardan anlaşılabilir.

Bu sebeple şehir ve mimarî, siyasî iktidarın halka yansıyan ve sürekli ortada olan, açıkta olan yüzüdür.

Şehir planlaması, düzenlemesi ve mimarlık uygulamaları aynı zamanda, siyasî iktidarların kendilerini ifade ettikleri bir “dil” ve “simge” olarak önemlidir.

Herhangi bir siyasî rejim, şehir ve mimarî yapılanma ile cisimleşmekte, vücut bulmakta, görünür hale gelmekte ve her yapı, her imar planı rejime ait bir simge olmaktadır.

Ekim 1923’te Ankara’nın “Başkent” olarak ilan edilmesi, bu şehrin imarını, yeni baştan kurulmasını bir “devlet meselesi” haline getirmiştir.

Amaç; yapılan inkılabın azameti (büyüklüğü) ile mütenasip olacak bir şehir kurmak, bir inkılap mimarîsi yaratmaktır.

Ankara, “Pay-i Taht”a karşı “Başkent” ilan edilmişti.

Bu yüzden, yeni rejimin ilk olarak yaptığı veya yapmayı düşündüğü düzenlemelerde bir çeşit laboratuvar olmuştur.

Avrupa’dan davet edilen yabancı mimarlar eliyle inşa edilen resmi binalar, otoriter siyasî iktidarın gücünü her an hissettirebilecek şekilde, ağırlıklı olarak taş mazleme ile yapılan görkemli, gösterişli ve insan ölçeğini aşan büyük yapılar olmuştur.

Avrupa’daki sanayii devrimiyle birlikte özellikle “ulaşım”, “haberleşme”, “üretim”, “istihdam” ve “harp sanayii”nde çok önemli değişiklikler ve gelişmeler oldu.

Yeni usullerin, yeni teknolojilerin kullanılması fert fert insanlarla birlikte toplumları, devletleri değiştirdi, dönüştürdü.

Bu gelişmeler karşısında Osmanlı devlet adamları da bazı hal çareleri aramaya başladı ve tedbirler almaya gayret ettiler.

Bu değişme ve gelişmeler o kadar ciddi boyutlardaydı ki, bu ancak “devrim”, “sanayi devrimi” gibi kelime ve terkipleri ile ifade edilebiliyordu.

1839’da Tanzimat Fermanı, 1856’da Islahat Fermanı ilan edildi. Yeni okullar, yeni kuruluşlar ihdas edildi. Ordu düzeninde ve kurumlarında topyekun değişikliklere gidildi.

Fakat, Ziya GÖKALP’in, “Türkçülüğün Esasları” kitabında belirttiği gibi bu tanzimat ve ıslahat hareketleri başarılı olamayacaktı.

Zaten olamadı da. Osmanlı’daki çöküş, milliyetçilik hareketlerinin tazyiki ile daha da hızlandı.

Ziya GÖKALP diyor ki:

“Tanzimat ile birlikte saymakla tükenmeyecek ikilikler doğdu. Sistemler birbirine aykırı olduğu için ikisi de birbirini bozmaya sebep oldu. Tanizmatçılar bu noktayı bilmedikleri için yaptıkları yenilik hareketinde başarı sağlayamadılar”.

Gerçekten de böyle oldu.

Sonra ne oldu?

Sonrasında harpler başladı. Osmanlı birçok cephede mücadele etti. Harpler bizim eğitimli insanlarımızı biçti, nesillerimizi aldı götürdü. Sermayemizi, emeklerimizi, hülasa hayallerimizi heba etti.

Nihayet bir kadro Cumhuriyet’i kurdu.

Cumhuriyet’in ilk on senesinde kayda değer ciddi bir yapılaşma görülmemektedir.

Harplerden henüz çıkmış bir ülkenin buna mecali yoktu zaten.

Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan köklü değişiklikler, mimarlık alanında, ancak siyasî alandaki inkılapların tamamlanması başka bir ifadeyle Tek-Parti rejiminin yerleşmesi ile başlayabilmiştir.

Zaten Tek-Parti rejiminin açık biçimde yerleşme çabaları, 1930’lu yıllardan itibaren başlamaktadır.

1930’lu ilk yıllardan itibaren özellikle kamu binalarının inşa edilmesinde bir hareketlilik dikkat çekicidir.

Bu dönemdeki inşa faaliyeti, daha çok tek parti siyasîleri ve bürokratlarının yönlendirilmesiyle gerçekleşmiştir.

Tabii bu arada, yabancı şehir plancılarının da bilhassa İstanbul ve Ankara imar planlarının hazırlanmasında istihdam edildiklerini ifade etmek gerekir.

Ancak, genç Cumhuriyet’in yeni başkentinin inşası, önceden düşünüldüğü gibi gerçekleştirilememiş, Tek-Parti olan CHP’li siyasîlerin ve CHP’li bürokratların “açık” müdahalesine maruz kalmıştır.

Falih Rıfkı ATAY, “Çankaya” isimli kitabında anlatır. Falih Rıfkı diyor ki:

“İmar Komisyonu ihdas edilmişti. Ben başkan olmuştum. Devrin Ankara valisi ve belediye başkanı Nevzat TANDOĞAN da bu Komisyon’un azası (üyesi) idi.

Yurt dışından gelen yabancı planlama uzmanlarının hazırladığı planların uygulanması ve tavsiye ettikleri imar çalışmalarının yapılması gerekiyordu. Fakat TANDOĞAN, kendi düşüncesine uygun görmediği her imar çalışmasını devamlı olarak baltalama yolunu seçmişti”.

Falih Rıfkı devam ediyor:

“İnşaat müsaadesi verenler spekülasyoncularla ortaktırlar. Onun için nerede arsacılar lehine bir plan değişikliği duyarsanız, hemen hırsızlığa hükmediniz”. “Eğer frenk uzmanları çabuk kovulmasaydı ve son defa İstanbul’da olduğu gibi, spekülasyoncular ve arsa tüccarları plana musallat olmasaydılar, Ankara bugün şimdikinden birkaç misli daha ileri bir şehir olurdu”.

“Fakat bir İstanbul milletvekili, garaj bahanesi ile ... dükkân kaçırdı. Bir başka milletvekili kat kaçırdı. ... Tıpkı İstanbul’da spekülasyoncu ve arsa vurguncularının şehir plancısı Henry PROST’a oynadığı oyunu, Ankara’da Hermann JANSEN’e oynadılar”.

Dikkatinizi çekerim, benzer şekilde şehircilik mevzuunda mütehassıs olan Fehmi YAVUZ, daha vahim gerçekleri bize aktarıyor.

Fehmi YAVUZ, “Ankara’nın İmarı ve Şehirciliğimiz” kitabında şu vahim hadiseyi kaydediyor. Fehmi YAVUZ diyor ki:

“İmar çalışmalarında spekülasyon ile mücadele etmesi gereken Tek-Parti CHP’nin siyasîleri ve onların atamasıyla işbaşına gelen bürokratlar, bilfiil spekülasyoncularla el ele vermiştir”.

Herkese ders olsun.

Ankara ve İstanbul’un imar planları hazırlanırken nasıl bir yağmaya dönüştüğünü anlatan yazarlardan biri de Prof.Dr.Gönül TANKUT hocadır.

TANKUT Hoca, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanlığı yapmıştır. Mimar ve şehir plancısıdır. “Bir Başkent’in İmarı” isimli kitabında Ankara’nın hal-i pür melalini tafsilatlı olarak anlatır.

ENPOLİTİK

Yabancı bilim adamı, şehir plancısı veya mimar, mühendis Türkiye’ye nasıl gelmişlerdi?

SELÇUK ÖZDAĞ

Yabancı şehir ve imar plancısı veya mimar, mühendisler Türkiye’ye davet edildi. Fakat bunların bir kısmı da zaten Nazi baskısından kaçarak Türkiye’ye gelmişti.

Almanya ve İtalya’da, Nasyonal Sosyalist ve Faşist partilerin iktidara gelmesiyle birlikte, bu insanlar ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardı.

Ankara imar planı çalışmalarını Hermann JANSEN, İstanbul’un çalışmalarını ise Henry PROST yürütüyordu.

Ancak şöyle bir gelişmede olmuştur:

Yabancı meslek erbabının Türkiye’ye davet edilmesi, Türk mimarlar arasında “millî mimarî”, “Türk millî mimarîsi”, “inkılap mimarîsi” tartışmalarını alevlendirmiştir. Dergilerde, gazetelerde çok sayıda yazı kaleme alınmıştır.

Şehircilik, imar planlaması ve mimarlık işleri, ihaleleri yabancı uzmanlara verilince Türk mimarlar; “Yetki ve imkân verilmesini bir tarafa bırakın, hayatımızı zorluklarla idame ettiriyoruz” diye itiraz etmişlerdir.

Kudema; “Kıymet, nedrettendir” demiş. Nadir olan, kıymetli oluyor. İlk yıllarda yabancı uzmanlar sayıca daha az olduğu için çok kıymet verilmiş, mühim işlerin kahir ekseriyeti onlara ihale edilmiştir.

ENPOLİTİK

Yabancı uzmanlar beklentileri karşılayabildiler mi?

SELÇUK ÖZDAĞ

Yabancı uzmanların Türkiye’deki çalışmaları hakkında şunu söylemek gerekir:

Siyasîler başta olmak üzere, Tek-Parti bürokrasisinin daveti ile yurt dışından ülkemize gelen yabancı uzmanlar, dönemin “özgün şartları içinde” yıllar süren çalışmaları yürütmüşler ancak bir “inkılap mimarîsi” yaratmada beklenen sonucu almak mümkün olmamıştır.

Şunu söylemek lazım:

Şehircilikte, san’atta, mimarîde Selçuklu ve Osmanlı, kendi tarzını oluşturmuştu.

Osmanlı’da dinî, askerî ve sivil mimarî, Mimar Sinan ile birlikte zirveye ulaşmıştı. Bu zirveyi aşmak için çok çalışmak gerekir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Türk şehirci, planlamacı, mimar ve mühendislerinin gayretli çalışmaları olmuş, ama maalesef bir “Türk millî tarzı” ortaya çıkarılamamıştır.

1950’den sonra çok partili siyasî hayata geçişimizle birlikte ideolojik yönlendirmeler de son bulmuştur.

Ulaşım, iletişim, haberleşme imkânları geliştikçe Barı ile olan münasebetlerimiz de gelişmiştir. Bu gelişmeler, üretim ve tüketim başta olmak üzere bütün sektörleri etkilemiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte harp sanayii harcamaları düşmüş, piyasaya daha çok demir, çimento, taş, mermer vs inşaat malzemesi girmeye başlamıştır.

1950’den sonra, 1960’lar ve 1970’ler boyunca bir “apartmanlaşma” salgını hüküm sürmüştür.

Özal ile birlikte 1983’ten sonra “toplu konut” inşaatları başlamış ve büyük şehirlerimiz başta olmak üzere bütün şehirlerimizde ciddi bir yapılaşma faaliyeti görülmüştür.

Apartmanlaşma olmuş, kooperatifler kurulmuş, toplu konutlar inşa edilmiş ama sağlıklı bir şehirleşme olmuş mudur? Maalesef olmamıştır.

Turgut CANSEVER, bu durumu bir “yanılgı” olarak değerlendiriyor.

Diyor ki: “Çağın bu yanılgısı şehirciliğe ve mimarîye de yansımış; teknolojiye, ekonomik çıkarlara öncelik veren, insanı küçülten, ezen, dramatik çelişkiler içinde insanın bilincini, seçme ve karar verme hak ve yeteneklerini kısıtlayan biçimler, dev ölçüler ve gayri insani bir dünya doğmuştur”.

“İnsan, inşa edilip biçimlendirilen bir mimarî çevrenin oluşumuna katıldığı nisbette onun sorumluluk ve bilincine erişir.

Büyüyen şehirler içinde yalnızlaşan; büyük projlerle inşa edilen yollar, onlarca kat binalar arasında küçülen insan, etrafına karşı olan sorumluluğunu unuttu”.

Şehirci ve mimar Cengiz BEKTAŞ’ın şu tespitlerine bakar mısınız?

“Bu sokaklar kimin? Yayaları hiç sevmeyen; çocuklara yaşlılara düşman bu sokaklar kimin? Ağaçsız, çiçeksiz, böceksiz, kuru, taş-toprak, bizden olmayan çirkin yüzler takınmış bu sokakları soruyorum”.

“Adam dört yıl yarım yamalak okuyunca, sizin yerinize, doğup büyüdüğünüz, yarı ömrünüzü geçirdiğiniz sokağınız üzerinde ‘karar’ verme yetkisine mi kavuşuyor?”

“İçinde oturduğunuz ev için söylüyorum; ... Siz ona eviniz gözüyle bakmıyorsunuz ki... ‘Mal’ gözüyle bakıyorsunuz.”

Muharrir ve edebiyat tarihçisi İbn ül Emin Mahmud Kemal İnal, akrabalığı ve dostluğu tarif ederken diyor ki:

Her kim diğerinin süruru ile mesrur, kederi ile mükedder oluyorsa onun dostudur, arkadaşıdır.

Biz mahallemizde, sokağımızda, oturduğumuz binada diğer daire sakinlerinden haberimiz var mı acaba? Onların dertleri ile kederleniyor muyuz? Mutluluklarından mesrur oluyor muyuz?

İbn-i Haldun, “tarih sosyolojisi” sahasında önemli bir bilim adamıdır.

“Mukaddime” adlı eserinde, toplumları genel olarak üç sınıfa ayırmıştır:

Bedeviler, hadariler ve bu ikisi arsında geçiş safhasını yaşayan toplumlar.

Bedeviler, çölde ve kırda yaşar; medeniyetten uzaktırlar.

Hadariler şehirlerde yaşarlar ve temeddün etmişlerdir. Başka bir ifadeyle “medenileşmişlerdir”.

Şehrin (devletin) hukuku, adaleti, asayişi, ekonomisi, töresi ve’l hasılı bütün müesseseleri nizam ve intizam üzeredir.

Bedeviler ve hazarilerden farklı olarak bu her iki toplum tipinin dışında bir de bedevilikten medeniliğe (veya tersi) geçiş toplumları vardır.

Biz herhalde bu ters evrilmeyi yaşıyoruz.

Evet, maalesef hal ve vaziyet bundan ibaret.

Ruhunda ne taşıyorsan, taşa, toprağa, mermere, san’ata onu söyletirsin.

Ruhunda hiç birşey yoksa, şehir de konuşmaz, san’at da konuşmaz, mimarî de konuşmaz; hiç kimse birşey söylemez.

Yesrib’i, Medine’ye çeviren ruh iklimi neydi?

O insanlar nasıl insanlardı ve nasıl yaşadılar ki Yesrib, Medine oldu.

Bedeviler temeddün etti, “medenileşti” sonra “Medineleşti”.

Konstantinopolis’i, Der-saadet’e çeviren duyuş, düşünüş, hissediş neydi, acaba?

Bunlar üzerinde beyin fırtınaları koparmalıyız!

Bırakın halkını, kendi din adamlarının bile ızdırap çektiği, bî-zar olduğu Konstantinopolis, nasıl saadet şehrine, barış şehrine dönüştü.

Bu nasıl bir şehircilik serencamıdır? Bu nasıl bir insanlık hikâyesidir?

Biz ki Sasaniler’den beri kullanılagelen “kubbe”yi, devasa yüksekliklerde, azametli derinlikle yeniden yapmış, insanlığa hediye etmişiz.

Ayasofya’nın tam da karşısına, nazire olsun diye Sultanahmed’i refik kılmışız.

Camii mimarîsinde “Kalem Minare”yi;

Tonoz’da “Türk Üçgeni”ni;

Çini’de “Türk Kırmızısı”nı;

Kale inşasında “Koçhisar”ları insanlığa hediye etmişiz.

Ebediyete kadar da miras olarak yaşayacak, inşallah.

Kündekâri, kalemkâri, sedefkâri, malakâri ile tezyinat (süsleme) yapmışız.

Mermerin “somaki”sini kullanmış, hat’tın “selis”ini aşk ile meşk etmişiz.

Cama renk verip “vitray”, suya renk verip “ebru” yapmışız.

Daha nice nice san’at dalında hazık ellerle maharet, zeyrek ustalarla hüner göstermişiz.

Kâfi gelmemiş, yapılan herşey “mısra” olmuş, “şiir” olmuş defterleri doldurmuş, divanlara sığmamış; “beste” olmuş, “musiki” olmuş, kulakları doldurmuş, akıllara sığmamış; “marifet” olmuş gönülleri doldurmuş, hayallere sığmamış.

Fıtnat Hanım, “Aferin erbab-ı aşkın kuvve-i bazusuna” demişti.

Onlar, ağızlarında gümüş kaşıkla doğmamıştı.

“Aşk” nesliydi, hakikaten aferin hepsine!

ENPOLİTİK

Bugün?

SELÇUK ÖZDAĞ

Bugün …

Bugünü anlatmaya ne hacet: Şiraze bozulmuş, cüz dağılmış vaziyette.

Malum; ilam halinde, şerhetmeye lüzum var mı?

Usul, esasa takaddüm eder. Usul olmadan vüsul olmaz. Usul sahibi değilseniz, nafile. Hiçbir emelinize vasıl olamazsınız.

Meşhur kelâm-ı kibardır, eskiler, “Şeref ül mekân bi’l mekin” demişlerdir.

“Mekân”ın şerefi ancak “mekin” ile olur.

Yani, mekânlara şeref verenler, o mekânlarda bulunanlardır.

Aslında bu veciz cümledeki “mekân” kelimesini “makam” olarak da tadil edebiliriz. Bu haliyle de güzel oluyor:

Makamlara şeref verenler ancak o makamlarda oturanlardır.

Yoksa makamların bizatihi bir kıymeti yoktur. Esas olan mekân veya makam sahibidir.

Hulâsa-i kelâm;

Şehircilikte, san’atta, mimarîde, edebiyatta maalesef bir fetret içindeyiz.

Ancak ümitvar olmalıyız. Ümitvarız.

Çünkü bu millete can veren iksir, hâlâ mayamızda.

Kana kana içtiğimiz bengisu, hâlâ damarlarımızda.

Camid toprakları bile her daim ber-hayat kılan rüşeymin reşahati, usaresi bizde.

İrfan’dan idbar’a geldik.

İdbar’ı ikbale tebdil edelim.

Fotoğraf: peyzax.com

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2163/cumhuriyetin-sehir-ve-mimar-tefrikasi-4.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar