Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-3

Selçuk Özdağ ile Türklerin fethettikleri yerleri kültürleriyle nasıl bayındır hale getirdiklerini ve geçmişten bugüne Türk mimarisi üzerine konuştuk...

Ak PArti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ ile Türklerin fethettikleri yerleri kültürleriyle nasıl bayındır hale getirdiklerini ve geçmişten bugüne Türk mimarisi üzerine konuştuk...

ENPOLİTİK

Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki şehir ve yapılaşma birbirinin devamı şeklinde midir?

SELÇUK ÖZDAĞ

Osmanlı’nın son devri; ekonomik, sosyal, siyasî, kültürel, … olarak bütün değerlerin herc-ü merc olduğu bir devir olmuştur.

Tabii bu durum, şehir ve mimarî açısından da benzer şekilde cereyan etmiştir.

Ahmed Hamdi TANPINAR, meşhur “Beş Şehir” isimli kitabında diyor ki:

“Şiir hiçbirşey söylemiyordu. Mimarî zevki soysuzlaşmştı; saraylar ve konaklar küçük Avrupa burjuvasının evleri gibi döşeniyordu”.

Fakat şu hakkı da teslim etmek gerekir ki, şehircilik ve mimarî açısından bu dönemde dikkat çeken fikirler ileri sürülüyor ve fedakâr bazı çalışmalar da yapılıyor.

Bahse konu bu dönem, genel hatları itibariyle 1900-1950 yılları arasında, takriben 50 senelik bir dönemdir.

Bu dönemde, şehircilik ve mimarlık çalışmalarında, özellikle mimarlar “Türk millî mimarîsi”, “millî mimarî”, “mimarîde Türk üslubu” konularında bazı çalışmalar yapmışlardır.

Bu mimarlar diyor ki; bizim Orta-Asya Türk şehirciliğinde ve mimarîsinde, Selçuklu ve Osmanlı şehrinde ve mimarîsinde kendimize özgü bir millî tarzımız vardı.

Zamanla bu millî tarzımızı kaybetme noktasına geldik. Kendi şehirciliğimizi ve mimarîmizi yeniden canlandırmalıyız.

Bu çalışmalar genel olarak, 1900-1930 ve 1930-1950 yılları arasında iki döneme ayrılıyor.

Birinci dönemdeki fikir ve çalışmalar “1.Millî Mimarlık Akımı”; ikinci dönemdeki fikir ve çalışmalar ise, “2.Millî Mimarlık Akımı” olarak isimlendiriliyor.

Mimar ve mühendisler, şehir ve mimarîdeki her üslubun, her tarzın aslında siyasetin, ideolojinin ve fikirlerin birer yansıması olduğunu; her tarzın, zamanın ruhunu taşa, toprağa, mermere, çimentoya, … yansıttığını, bu sebeple bizim fikrimizin, fikriyatımızın, ruh dünyamızın da toprağa, mekâna yansıtılması gerektiğini söylüyorlar, yazıyorlar.

Sadece yazı ve söylemle de iktifa etmeyip eyleme de geçiyorlar; yeni inşaat işleri başlatıyor, yeni binalar yapıyorlar.

Batı’nın etkisi her alanda hissedilmeye başlayınca, bunu kendisine dert edinenler, bize ait olan bir tarz oluşturmaya çalışıyorlar.

Mimar Kemalettin, Mimar Vedat, Abidin ve Muzaffer beyler, Ali Talat ve arkadaşları; tamamen “millî” endişelerle hareket ediyorlar.

Bir şehrin toprağının, arazisinin, mekânının kullanımında millî duyguları yansıtmak, millî şuuru güçlendirmek için unutulan Türk sanatı, mimarlığı ve şehirciliği yeniden canlandırılmalı diyorlar.

Kendi değerlerimizin yeniden ortaya çıkarılması ve yaşatılması gerektiğini ileri sürüyorlar. Geleneksel Türk millî tarzının, çağın gereklerine göre yeniden yorumlanabileceğini iddia ediyorlar.

Fikirlerini “kuvveden fiile” de çıkarıyorlar, yeni planlar yapıyorlar. Bu yeni üslup, bu yeni tarz Osmanlı mimarîsinden de bazı motifler taşıyor.

Mesela, taşıyıcı bir unsur olmasa da yapılarda “kubbe” inşa ediyorlar. Ankara / Ulus’taki “Ankara Palas” binası örnek gösterilebilir.

Tabii bu uygulamayı eleştiren kalemler de olmuş.

Ahmed Haşim, “Üç Eser” isimli kitabında bu yeni tarzı eleştirerek diyor ki:

“Otel, banka, mektep, iskele; şimdi dışarıdan minaresi ve içeriden minberi eksik birer camii karikatürü gibi oldu”.

Kabul etmek gerekir ki; şehircilikte, plancılıkta, mimarlıkta yeni bir tarz, bir kimlik inşası, kolayca başarılacak işlerden değildir. Yeni bir tarz, bugünden yarına yerleşmiyor.

Çalışkan, vefakâr ve vatanperver bu insanların gayretleri ne yazık ki yeni bir mimarî üslup ortaya çıkarılmasında yeterli olmuyor.

Bir Arap mimarîsinden bahsedilebilir. Orta-Asya Türk mimarî tarzından, Selçuklu ve nihayet Osmanlı mimarî tarzından bahsedilebilir. Hepsinin kendine has birtakım özellikleri var.

Ama Cumhuriyet devrinde Anadolu’da “Türk mimarî tarzı” nedir?

Türk mimarî tarzının ayırıcı özellikleri var mıdır? diye sorulacak olursa, buna olumlu cevap vermek biraz zordur.

1940’lara doğru, 2.Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlayınca “harp mimarîsi” ön plana çıkmış, çok sayıda kışla, tahkimat inşası ve sığınak, … yapılmıştır.

Hatta bu dönemde ciddi miktarlarda demir ve çimento kullanılmıştır.

Savaşın başlamasıyla da zaten demir ve çimento piyasadan nerdeyse tamamen çekilmiş, inşaatlarda, yapı malzemesi olarak daha çok “taş” kullanılmaya başlanmıştır.

Bu yüzden İkinci Harp yılları, 1940-1950 yılları arası “Taş Devri” olarak adlandırılmıştır.

Türkiye, Savaş’a katılmamıştı ama sürekli savaşa hazır halde bulunan halk ve ordu, savaşın etkilerini derinden hissetmiştir.

ENPOLİTİK

Cumhuriyet’in ilanından sonra CHP, Tek-Parti olarak teşkilatlanıyor. Uzun yıllar iktidarda kalıyor.

Netice olarak CHP, Devlet partisi oluyor. Parti devletleşiyor; devlet partileşiyor.

Bu dönemdeki şehircilik, şehir planlaması ve mimarlık uygulamaları nasıl yürütülüyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Cumhuriyet ilan edildikten sonra artık Osmanlı’dan farklı bir idare biçimine geçilmiş oldu.

Malum olduğu üzere, Cumhuriyet rejimi, kendini görünür kılmak için ciddi olarak gayret sarfetmeye başlamıştır.

Yapılan inkılapların amacı, halkın gündelik yaşayışını değiştirmektir.

Mesela kılık-kıyafet değişiklikleri, şapka inkılabı, resmi kıyafet ve üniforma tasarımları gündelik hayatı ve hayatın görünümünü değiştiren çalışmalardır.

Şehircilik ve mimarî alanında da aynı gayretleri görmek mümkündür.

Bu dönemde klasik Avrupa mimarîsinin temel esaslarına paralel olarak devletin ciddiyetini, güçlülüğünü ve otoritesini ön plana çıkaran, insan ölçeğini aşan, ağır kütleli, uzun ve geniş sütunlu, simetrik kompozisyonlu “abidevî” mimarî uygulamaları dikkat çekmektedir. Mesela anıtlar ve heykeller …

Bir yazarın ifadesiyle “Cumhuriyeti’nin varlığını temsil ve tecessüm ettirecek abidelerin inşası” konusunda kısa zamanda uzun mesafeler alınmıştır:

“Elli yıl içinde heykelcilikte eriştiğimiz durum olağanüstü sayılır” …

İlk anıt; 1925 yılında, İstanbul’da Gülhane Parkı’na dikilmiştir. Heykelcisi, Avusturyalı bir mimardır.

Taksim’deki Cumhuriyet anıtını ise İtalyan bir heykelci yapmıştır. Bu iki heykelci, o yıllarda Anadolu’nun çeşitli yerlerine birçok anıt yapmışlardır.

1940’dan sonra ise, çeşitli şehirlerde inşa edilen anıtların büyük bir kısmı Türk heykelcilerinin eserleridir.

Büyük veya küçük, hemen hemen bütün şehirlerde bu döneme özgü bir “çevre düzenlemesi” var. Bu çevre düzenlemesi; şehrin geniş ve uzun bir bulvarı üzerindeki “Cumhuriyet Meydanı” ve bu meydana dikilen heykel veya anıtlardan oluşmaktadır.

Ancak bu dönem şu şekilde eleştirilmiştir:

Denilmiştir ki; alt-yapısı, kanalizasyonu, sokağı, hastanesi henüz tam ve yeterli olmayan şehirlerde bile muazzam anıtlar inşa edildi. Şehirlerin alt-yapısına öncelik vermek gerekmez mi?

ENPOLİTİK

Yeni rejimi görünür kılan sadece anıtlar ve heykeller miydi?

SELÇUK ÖZDAĞ

Tabii ki sadece anıtlar ve heykeller değil. Bunu bütün mimarî yapılarda, şehirlerde mekân kullanımında, imar planlarında görmek mümkündür.

Evvela şunu ifade etmek gerekir:

Yapılan bütün tasniflerde CHP’nin Tek-Parti olduğu 1950’ye kadar, rejimin adı “Otoriter Rejim”dir.

Bernard LEWIS’in “Modern Türkiye’nin Doğuşu”; Feroz AHMED’in “Demokrasi Sürecinde Türkiye”; Mete TUNÇAY’ın “Türiye’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması”; Kemal KARPAT’ın “Türk Demokrasi Tarihi” kitapları örnek olarak gösterilebilir.

Rejim, siyasî olarak “otoriter” bir karaktere bürününce, onun “yaptığı” ve “eylediği” herşey otoritenin rengini alıyor. Çünkü “otoriter iktidar” ancak yaparak ve eyleyerek konuşuyor.

Başka bir ifadeyle otorite; mimarîde, şehir planlamasında tecessüm ediyor (cisimleşiyor). Müşahhas (somut) hale geliyor.

Binaların yüksek tavanlı girişleri “abdevî” özellikler taşıyor.

Evvela, malzeme olarak taş kullanılıyor. Yapı malzemeleri arasında “taş”ın müessir bir hususiyeti var. Eskilerin ifadesi böyle. Yani taş, insana daha çok tesir ediyor, etkiliyor.

Sadece sıva yapılmış bir binanın ön cephesi ile kabartma nizamî taşlarla inşa edilmiş bir binanın cephesini düşünün.

Hangisi daha etkileyici olur? Tabii ki taş malzemeyle inşa edilen daha etkileyici olur.

Yapı malzemesi olarak taş ile birlikte mermer de kullanılmıştır.

Kaldı ki, yukarıda bahsettiğim “abidevî” özellik sadece “taş”ın malzeme olarak kullanılmasıyla sınırlı değil.

Malzeme olarak taş kullanılıyor ama daha önemli olan bu devirde inşa edilen binalar, geniş cepheli ve insan boyutunu aşan binalardır.

Genişlik ve bilhassa yükseklik, her vakit dikkat çekici ve etkileyicidir. Tavanlar yüksektir. Sütunların azameti dikkat çeker.

Yalnız şunu ifade etmek gerekir ki; “geniş”, “büyük”, “yüksek” her bina, her zaman güzel görünmüyor.

Yapı elemanları ile “derinlik” kazandırılmış bir bina veya bölüm her zaman estetik hissini vermiyor.

Mesela TBMM’nin inşası bile tartışma konusu olmuştur. Bilge mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir” isimli kitabında diyor ki:

“Büyük Millet Meclisi yapısında ‘büyük ölçü tutkusu’nun, çok iri taşların, çok yüksek kolonlar ve yapı elemanlarının her birinin kendi başına teker teker etkili olması isteği göze çarpıyor.

Bu büyüklük vurgusu, her zaman ciddiyet ve tutarlılık hissi vermiyor. Tersine, bir ‘saygı hissi’nin oluşması yerine, iri unsurların ve malzemenin içerikten yoksun yığını haline dönüşmektedir”.

Benzer özelikler ve itirazlar, o dönemde il ve ilçelerde inşa edilen “hükümet konakları” hedef alınarak da yapılmıştır.

Hükümet konakları, “sivil mimarî” yerine, Devlet’in “resmî mimarîsi”nin mümessilidir, onu temsil eder. Bu yüzden yeni rejimin, mimarîye bakış açısını yansıtması bakımından önemlidir.

Temel amaç, Devlet otoritesini hissettirecek; halka, saygı ve bağlılık telkin edecek ciddi ifadeli olmalarıdır.

Bu yapılar aynı zamanda, etraflarındaki yapılara göre daha büyük kütleli yapılardır. Böylece nisbî (orantılı) olarak daha büyük görünür ve daha etkileyici olurlar.

İlber ORTAYLI, “Hükümet Konakları” başlıklı bir makalesinde diyor ki:

“1940’ların sonlarına kadar inşa edilmiş olan hükümet konakları ‘tek bir dikdörtgen blok’ içindedir”.

Dikdörtgen prizma şeklindeki bir yapının, bu şekilde inşa edilmemiş olan diğer yapılara göre daha etkileyici ve büyüklük hissi uyandıracağı tahmin edilebilir.

Bu dönemdeki yapılaşmada, tezyinat (süsleme) ön planda değildir, dikkat çekici değildir.

Ama mesela, uzun (yüksek) sütun veya kolonların hemen göze çarptığı bina girişleri tercih edilmiştir.

Bina kütlelerinin “simetrik” olması, “merdivenli girişler”in inşa edilmesi bu yapıların insanlar üzerindeki “otorite etkisi”ni artırmıştır.

Özet olarak şunu söyleyebiliriz: bu dönemde, şehircilik planlaması ve mimarlık uygulamaları, devletin gücünü göstermek için kullandığı bir propaganda aracı durumundadır.

Fotoğraf: peyzax.com

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2159/cumhuriyetin-sehir-ve-mimar-tefrikasi-3.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar