Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-2

AK Parti Manisa Milletvekili ve sitemiz yazarlarından Doç. Dr. Selçuk Özdağ  ile geçmişten günümüze Türk mimarisi üzerine konuştuk...Bilgi dolu ve keyifli röportajın ikinci kısmını siz değerli enpolitik.com okurları ile paylaşıyoruz…

ENPOLİTİK

Bizim şehircilik ve mimarîmiz nasıl şekilleniyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Şehirler ve şehircilik anlayışı Osmanlı’dan bize miras kaldı. Miras kaldı ama biz şehirleri de şehircilik anlayışını da reddettik: Redd-i miras yaptık.

Klasik Osmanlı şehrinde; şehir, cetvelle bir plana tabi tutulmamıştı ama şehrin gelişimi mutlaka bir mantık silsilesi içinde oluyordu.

Şehirler, önceden planlanmış değildir. Fakat gelişme ve büyüme her zaman tabii bir şekilde olmuştur.

Temel mantık, insanın mutluluğudur. Bunu için ölçüler, insanî boyutlardadır.

Yapılaşmayı “sivil mimarî” olarak telakki ederseniz, klasik “Türk Evi” modeli ön plana çıkar.

Osmanlı mimarlığının, abidevî camiilerden sonra yaratmış olduğu en önemli yapı türü “ev”dir.

Türk Evi olarak bilinen bu yapıların en iyi örneklerine Anadolu’da ve Balkanlar’da rastlanır.

Ev, inşa edilir. Ev’in büyümesi, ihtiyaca binaen mümkündür. Ailenin bir oğlu, daha doğrusu, büyük oğlu evlenirse, onun için yeni bir veya birkaç oda inşa edilirdi.

“Ev”in büyümesi, eskilerin ifadesiyle “muktezay-ı hale muvafık olarak” yani şartların gereklerine göre olurdu.

Bu aynı zamanda Orta-Asya Türk Otağı’nın (Çadırı’nın) yeni otağlarla büyümesi geleneğinin devamıdır.

“Bosna Evi” de böyledir, “Safranbolu Evi” de böyledir, “Erzurum Evi” de böyledir.

Anadolu şehirlerinde bu “ev” örneklerini çoğaltmak mümkün.

Cumbalı, cihan-numalı, eli-böğründeli, hatıl ve tavan göbekli, nişli, sekili, eyvanlı, kilerli, Bağdadî duvarlı, hayatlı, taşlıklı, … evler; düşünebiliyor musunuz zarafeti ...

Cevahir kadrini, cevher füruşan olmayan bilmez. Önce bu cevherlerimizi bilmek, öğrenmek lazım.

Türk evi, “içe dönük” bir düzen esasıyla inşa edilir. Hane halkının ev hayatı, sokağa açılmaz veya sokakla doğrudan bağlantılı değildir.

“Ev mahremiyeti”nin temin edilmesindeki gayret ve titizlik açıkça görülebilir.

Mesela cumba. Cumba, bir estetik unsur ama aynı zamanda mahremiyeti temin ediyor:

Evvela, sokağa görünmeden sokağı görüyor. İkinci olarak mimarî bir yapı olan evin odası için ışık temin ediyor, farklı açılardan ışığı içeri alarak mekânı aydınlık hale getiriyor.

Sokak da aynı şekilde. Osmanlı şehirlerinde “çıkmaz sokak” diye bir şehir şubesi vardır. Üstelik, çıkmaz sokak yapısı yaygındır. Sokağa girersiniz, ama çıkamazsınız. Çünkü sokağın diğer ucu kapalıdır.

Peki böyle bir şube inşa etmenin amacı nedir?

Amaç, “cumba”’da olduğu gibi öncelikle mahremiyeti temin etmektir. Sonra sükuneti, sessizliği temin etmektir. Sonra? Üçüncü olarak, sokak komşuları arasında samimiyeti tesis etmektir.

Türk mimarîsi, bu şekilde Anadolu’da ve Balkanlar’da kendine ait hususiyetleri olan bir “ev tipi” ortaya çıkarmıştır.

Bu ev tipi, Anadolu’da bin senedir yaşamaktadır.

Yaşamaz mı? Düşünün; Amerika keşfedilmeden 300 sene önce biz Domaniç’e çınar dikmişiz. Bin senede yaşar, yüz bin sene de …

Evler, sokaklara; sokaklar ise mahallelere vücut verir.

Bu yüzden Osmanlı’da bir “ev kültürü”, “sokak kültürü” ve nihayet “mahalle kültürü” yerleşmiştir.

Ev de, sokak da, mahalle de ihtiyaca göre gelişir, büyür. Ama güzelliğini, estetiğini, zarafetini kaybetmez.

Bir eve bir veya birkaç oda ilave edilmesi, onun güzelliğini kaybettiremez.

Bir eve oda ilave edilmesi, bir şehre sokak veya mahalle inşası aynı mantık üzerinde yürür. İhtiyaç – Mahallî malzeme ile inşa – İnsanî boyut.

Bizde ayrıca “komşu kültürü” ve “komşuluk kültürü” var, öyle değil mi? “Komşu hakkı” var. Peygamberimizin komşu hakkında hadisleri var.

Ma’lum-u âliniz, Turgut CANSEVER “bilge mimar” olarak bilinir. Çok kıymetli kitapları vardır:

“Ev ve Şehir Üzerine Düşünceler”, “Dünyayı Güzelleştirmek”, “İslam’da Şehir ve Mimari”, “İstanbul’u Anlamak” bunlardan bazılarıdır.

Sorarım size, bir yapının bir binanın yüksekliği ne kadar olmalıdır? En ideal, en optimal, en insancıl ölçü, yükseklik, irtifa nedir? Söyleyebilir misiniz, bana? Nedir ölçü?

Söyleyemezsiniz, çünkü bugün böyle bir ölçümüz yoktur! Maalesef.

Ama bilge mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir Üzerine Düşünceler” isimli kitabında bizi, böyle bir ölçüden haberdar ediyor. Nedir o ölçü biliyor musunuz? Şudur:

Bahçede oynayan bir çocuk annesine: “Anneeeee!” diye bağırdığında sesini duyurabiliyorsa işte o yapının, o binanın yüksekliği insanî ölçülerdedir ki bu da üç kattır.

ENPOLİTİK

Kamu binaları nasıl yapılıyor? Kim inşa ediyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Osmanlı’da bakanlık, adliye, valilik, tapu müdüriyeti gibi kamu kuruluşlarına ait resmi binalar yoktur.

Yani, klasik dönemde “resmî yapı”, “kamu kuruluşu binası” yoktur.

Peki, resmî bina, kamu kuruluşu binası yok ise, resmî işlemler nasıl ve hangi mekânlarda yürütülüyordu?

Resmî işler, resmî devlet görevlilerinin konaklarında yürütülüyordu. Osmanlı’daki “konak” mimarîsi ve kültürü önemlidir.

Bugün hala bazı şehirlerimizde gördüğümüz “Vali Konağı”, “Kadı Konağı”, “Paşa Konağı”; Osmanlı resmî binalarıdır.

“Hükümet Konakları” ise daha sonra 1860’lardan sonra inşa edilmeye başlanmıştır.

ENPOLİTİK

Şehrin sivil yerleşiminin esasları, teamülleri vardır, öyle değil mi?

SELÇUK ÖZDAĞ

Halkın istifadesi için yapılan camiler, medreseler, hanlar, hamamların inşa mantığı aynıdır.

Hepsinde “ihtiyaç – mahallî malzeme ile inşa – insanî boyut” mutlaka gözetilmiştir. Mesela bir camiiden yüksek ev, bina veya yapı görmeniz mümkün değildir.

Şehirde, abidevî (anıt özelliği taşıyan) tek yapı kubbe ve minaresiyle camiidir. Şehrin en büyük camisi ise, “Ulu Camii”dir.

Klasik ticaret merkezi “çarşı”dır. Esnaf, meslekler itibariyle aynı çarşıda toplanmıştır.

Camiiden sonraki en önemli yapı hamamdır. Zaten camiisiz ve hamamsız Türk şehri düşünülemez.

İmarethaneler, medreseler, tekke ve zaviyeler, han, kervansaray, çeşme, köprü, türbe ve mezarlıklar şehrin diğer önemli yapılarıdır.

Bilge Mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir” isimli kitabında mahalle hakkında şöyle yazmıştır:

“Mahalle, bir şehirde kendi kendini yöneten idari bir birimdir. İnsan ölçeğindeki bu mahallelerde, mahalle sakinleri aynı zamanda ‘çevre bilinci’nin farkına varırlar. Bu mahallenin yani çevrenin her türlü sorumluluğuna katılırlar.

Bu durum, Osmanlı şehrinin değişmez bir kuralıdır”.

Şehirler; dağların yamaçlarına yaslanmıştır. Neden? Öncelikle tarım arazileri korunmuştur, tarım arazileri şehir toprağı olmamıştır.

İkinci olarak, depremler için ciddi bir tedbir alınmıştır. Düz ovalarda kurulan şehirlerdeki yıkımı görüyoruz şimdi.

Sakarya örneği herkes için ders olmalı. Sakarya, topoğrafik olarak “koyu yeşil” arazi üzerine inşa edilmiştir. Yani sulak, yemyeşil topraklar üzerine inşa edilmiştir. Tabii deprem olunca da hepsi yıkıldı, acı bir şekilde yaşadık.

Şehirleri dağların yamaçlarına inşa etmenin bir özelliği de nedir, biliyor musunuz?

Yamaçlarda inşa edilen her ev, önündeki evden biraz daha yüksektedir. Böylece hiçbir ev, bir diğerinin güneşine mani olmaz. Bütün evler ve bütün şehir, güneş ışığı alır.

Düşünün; şehirler aydınlık, evler aydınlık, insanlar aydınlık, mutlu, mes’ud …

Aydınlık insanlar, aydınlık şehirler kurar; aydınlık şehirler ise aydınlık nesiller yetiştirir.

Bu yüzden şehirler, yapısı ve mimarîsiyle halkının değerlerini, inançlarını ve’l hasıl kültürünü yansıtır.

Osmanlı’yı büyük yapan budur. Medeniyet haline getiren bu anlayıştır.

Osmanlı, dünya içinde kendi dünyasını kurmuştur, yaşamıştır, yaşatmıştır.

Osmanlı’da toprak kullanımı, arazi kullanımı, mekân kullanımı kısaca bu şekildedir.

ENPOLİTİK

“Arazi Kullanımı” şehrin mimarî olarak yerleşimini, mekân taksimini ifade ediyor. Ayrıca belde hizmetlerinin yürütülmesi var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

SELÇUK ÖZDAĞ

Evet, doğru. Arazi kullanımından sonra belde hizmetlerinin üretilmesi ve sunulmasına sıra geliyor.

Bu aşamada, ilk olarak “idarî birimler”, ikinci olarak “kadılık makamı”, üçüncü olarak “vakıflar” var.

Mahallî hizmetlerin karşılanması için Kadıların çok önemli görev ve yetkileri var. Bunun için İlber ORTAYLI Hoca’nın “Osmanlı Devleti’nde Kadı” isimli kitabı okunabilir.

Ayrıca Vakıflar var tabii. Belde hizmetleri için Vakıflar da çok önemli görevler deruhde ediyorlar (görev üstleniyorlar).

“Vakıf” kelimesi, sözlüklerde “durdurmak”, “mal yığılmasını durdurmak” şeklinde tarif edilmiştir.

Vakıf, belirli bir taşınmazın (arsa, arazi vs.), akli melekeleri yerinde bir kişi tarafından, herhangi bir süreyle bağlı olmaksızın (süresiz), bir amaç için tahsis edilmesidir.

Belirli bir amacı gerçekleştirmek için ayrılan taşınmaz mala “vakıf”; bu tahsis etme işlemine de “vakfetme” denir.

Vakfedilen taşınmaz, usulüne uygun olarak ilan edilir ve ilgili mahkemede hâkim tarafından kayıt ve tescil işlemi yapılır.

Bu kayıt ve tescil işleminden sonra vakıf, “tüzel kişilik” kazanır.

Her vakıf için bir “senet” (yazılı belge) hazırlanır. Vakfın adı, hangi amaçları gerçekleştirmek için kurulduğu, vakfedilen taşınmaz malın yeri, özellikleri, sınırları, vakfın gelirleri ve gelirlerin nasıl harcanacağı bu belgeye yazılır.

“Vakfiye” olarak da adlandırılan bu belgelerde, ayrıca, vakfın mütevelli heyetinin kimlerden oluşacağı ve tescil tarihi de kaydedilir.

Eski vakıflarımızın kurucu belgeleri (vakıf senetleri) incelendiğinde, vakfın şartlarını değiştirip bozanlar veya belgelerde yazılı şartları yerine getirmeyenler için “beddua”ların da yer aldığı görülür.

Bu sebeple, vakıf senetlerinde yer alan hükümler büyük önem taşımaktadır.

Vakıf malları devredilemez, miras bırakılamaz, satılamaz ve vakıf senedindeki amaçlar dışında kullanılamaz.

Türk tarihinde vakıf kuruluşlarının ilk nüveleri, Eski Türk toplumlarında görülebilir. İslamiyet’ten önce de vakıf kuruluşlarının ilk uygulamalarının var olduğu bilinmektedir.

Uygurlar döneminde, -“Turfan” vesikalarında- bir Han tarafından “Uygur Tıp Medresesi”ne bir arazi ve bağ vakfolunduğu yapılan araştırmalar sonucunda gün ışığına çıkarılmıştır.

Türklerdeki “ülüş”, “başak”, “yağmalı toy”, “şölen” ve “aş verme” gibi törenler, beyler arasında, bir taraftan siyasî hesaplara hizmet ederken, diğer taraftan da toplumdaki saygınlığın korunması ve sosyal yardımlaşmanın güçlendirilmesini amaç edinmiştir.

Türk’ün soyluluğa yükselmesi, “mal yağmalatma” veya “şölen verme” yarışıyla kazanılırdı.

Hangi Bey, en görkemli ziyafeti verir, en çok mal yağmalatırsa, o Bey, diğer Beylere göre daha üstün bir itibar ve şeref elde ederdi.

“Kırk gün kırk gece düğün ziyafeti”, “kırk fakiri üç öğün doyurma” gibi adetler, eski Türk toplumlarının günümüze kadar uzanan törelerinin birer nişanesi olsa gerektir.

Sosyal güvenlik ve sosyal yardım sistemi, Batı’da ancak 20. yüzyılın başında kurulmaya başlamışken, asırlar önce Türk toplumlarında gelir ve serveti yeniden dağıtan ve bu vesileyle eşitsizlikleri ortadan kaldıran birtakım geleneklerin olması dikkat çekicidir.

Selçuklu devrinde inşa edilen yüzlerce camii, mektep, medrese, han, hamam, şadırvan, kütüphane, bimarhane (hastahane), aşhane, meşruta (külliyede görevli kişilerin evleri) ve daha niceleri bu vakıf ruhunun tecessüm etmiş, yapılara dönüşmüş halleridir.

Dikkat edilecek olursa, vakıf ruhuyla cisimleşen bu yapılar, yani vakfedilen her şey, kişilerin özel mülkiyetinden çıkarak, toplumun mülkiyetine geçmekte ve vakıf, toplumun tamamına mal edilerek “sosyal bir kuruluş” halini almaktadır.

Selçuklu devrinin vakıfları hakkındaki bir araştırmada araştırmacının konu hakkındaki tespiti şöyledir:

“İktisadi ve kültürel bakımdan çok ileri bir durum arz eden Selçuklu Türkiye’sinde tebabet (tıp ilmi) o derece ehemmiyet kazanmıştı ki, hemen her şehir ve kasabadaki hastanelerde tedavi meccanen (ücretsiz) olup, her birinin büyük vakıfları vardı”.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, Selçuklular’da, çok sayıdaki vakfın idaresinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak için bir “Evkaf Nezareti” yani Vakıflar Bakanlığı bile kurulmuştu.

Osmanlı Devleti’nde, halkın ihtiyacı olan eğitim, sağlık, bayındırlık ve sâir sosyal hizmetlerinin yürütülmesini vakıflar üstlenmişti.

Selçuklular’da olduğu gibi, Osmanlılarda da vakıf kuruluşlarının kökleri, eski Türk geleneklerine uzanmaktadır.

İmparatorluk devrindeki “diş kirası” uygulaması, aslında eski bir Türk geleneği olan “yağmalı toy”un Osmanlı kültürü içinde aldığı yeni şekilden başka bir şey değildir.

Osmanlı döneminde, vakfetme ve vakıflaşma o kadar yaygınlaşmıştır ki, 1500’lü yılların başında Osmanlı topraklarının beşte biri vakıf toprağı haline dönüşmüştür.

Sadece 1700-1800 yılları arasında, yaklaşık 6.000 adet vakıf kurulmuştur.

Her dönem yeni bir ruh ile gelişen vakıf kuruluşları sebebiyledir ki, 16. yüzyıl Osmanlı devri için “vakıf cenneti yüzyılı” tabiri uygun görülmüştür.

Vakıflar, Osmanlı toplumunda dinî hizmetlerden çok; bayındırlık, şehircilik hizmetleri, sosyal faaliyetler ve kültür miraslarının korunması gibi kamu hizmetlerini yerine getirmişlerdir.

Vakıflar, toplumun her yönden sürekli olarak yenilenmesini sağlamış, yardımlaşma ve dayanışma duygusunu güçlendirmiş, bugün bizim “empati” dediğimiz eşsiz bir “diğer-kâmlık numunesi” vücuda getirmişlerdir.

Vakıfların özellikleri; iktisadî, sosyal, kültürel ve medenî münasebetler bakımından her biri birer tarihi vesika olan “vakıf senetleri”nin içeriği incelenecek olursa, açık bir şekilde görülecektir.

Aşır Efendizade Mustafa Kamil Efendi, kudretli bir şahsiyet ve parlak bir beyin. Bir Osmanlı kadısı. Kadılık yapıyor, 1917 senesinde vefat ediyor.

Mustafa Kamil Efendi “Evkaf Nedir?” isimli eserine şöyle başlıyor:

“Efsanevi telakkilere maruz kalan Evkaf’ın vatanın belkemiği mesabesinde bir müdafa-i milliye teşkilatı olduğunu ve memleketi bu suretle Türkleştirdiğimizi vatanla alaka iddia eden herkesin bilmesi farzdır. ... Ecdad-ı izamımız zapt ettikleri memleketlerin şehirlerin emval ve emlakinin Türkleştirilmesi vakıf sayesinde mümkün olmuştur”.

Mustafa Kamil Efendi, Vakıflar için diyor ki:

“Vakıflar, vatanın belkemiği mesabesinde bir müdafa-i milliye teşkilatı”dır.

Muhteşem bir tarif öyle değil mi? “Vatanın belkemiği … ”

Genel olarak, şehrin bütününü ilgilendiren her türlü hizmet, cami, okul, kitaplık, hastane, han, çeşmeler, sebiller, imaretler, su getirme, bu tesislerin bakımı, hatta bazen mezarlıklar, vakıf kanalıyla yapılmıştır.

Bu yüzden Osmanlı toplumunda, vakf’a “dinî” bir müessese olmaktan çok, “beledî” bir müessese olarak bakmak gerekir.

Cumhuriyet döneminde ise vakıflar; eğitim, sağlık, bayındırlık, şehircilik gibi alanlardaki faaliyetlerine devam etmişlerdir.

1826 yılında kurulan “Evkaf-ı Hümayun Nezâreti” 1920’ye kadar vakıfların idaresinden sorumlu olmuş, 1920’de aynı görevi ifa etmek için “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” kurulmuştur.

Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin 1924 yılında kaldırılması üzerine “Evkaf Müdüriyet-i Umumiyesi” (Vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuştur.

Fotoğraf: peyzax.com

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2158/cumhuriyetin-sehir-ve-mimar-tefrikasi-2.html

Sizin Yorumunuz

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar