Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası

AK Parti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ ile şehircilik anlayışımızın köklerine inerek keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Özdağ, şehircilik ve mimariye olan ilgisi ve bilgisiyle Türklerin fethettikleri yerleri kültürleriyle nasıl bayındır hale getirdiklerini, geçmişten bugüne Türk mimarisini Enpolitik.com okurlarıyla paylaştı…

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber, Nedim
Bir perî-i sûret görünmüş, bir hayâl olmuş sana

Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası
İRFAN’dan İDBAR’a 
Hem Muhtasar Hem Mufassal Serencam

ENPOLİTİK
Şehirciliğe ve mimarîye ne zaman ve nasıl ilgi duymaya başladınız?

SELÇUK ÖZDAĞ
Şehire, şehirciliğe, mimarîye ve imar konularına gençliğimden beri ilgi duymaktayım. Malum, hepimiz şehirlerde yaşıyoruz. 
TÜİK’in tespitlerine göre, 2016 yılı itibariyle nüfusumuzun takriben %74’ü şehirlerde yaşıyor.
İçinde yaşadığınız, havasını teneffüs edip suyunu içtiğiniz mekânları barındıran coğrafyaya ilgi duymaz mısınız?


ENPOLİTİK
İlk gençlik yıllarından itibaren hayatınızın Ülkücü Hareket içinde geçtiğini biliyoruz. Hareket’in dernek, vakıf, enstitü gibi sivil toplum kuruluşlarında uzun yıllar görev yapmışsınız. 
MHP, BBP ve AK Parti’de siyaset yapmışsınız. BBP ve AK Parti’de Genel Başkan Yardımcılığı’nız ve idarî kademelerde görevleriniz var. 
Öncelikle geçmiş yılları dikkate alacak olursak, siyasî hayatınızda belediyecilik, şehir, şehircilik ve mimarînin yeri nedir?

SELÇUK ÖZDAĞ
Evet, ilk gençlik yıllarından itibaren Ülkücü Hareket’in içindeyim. Hareket’in hemen her kuruluşunda, her kademesinde görev yaptım. 
BBP’de görev yaparken, 1994 yılı mahalli idare seçimlerinde Keçiören Belediye Başkan Adayı oldum. 
Belediyecilik, şehircilik ve mimarî konusunda akademik manada düzenli çalışmalara o yıllarda başladım. Hala devam ediyorum. Mürüvvete endaze olmaz. Şartlar elverdiği ölçüde çalışmalarım devam edecek, inşallah.

ENPOLİTİK
Şehircilik geçmişimiz hakkında neler söylenebilir?

SELÇUK ÖZDAĞ
Bizim “şehir” serencamımızın çok derin kökleri var mazide. Mazi derken, hem Türk tarihini hem de Türkler’in Müslüman olduktan sonraki tarihini kastediyorum.

Şehirleri, sadece gelip geçici gündelik hayatın bir parçası olarak görmemişiz. 
Fethedilen, yerleşilen veya yeniden kurulan her beldeyi bayındır hale getirmişiz; evler, köşkler, hanlar, hamamlar, camii ve medreseler … çok güzel mimarî yapılar inşa etmişiz, bu yapıları en güzel şekilde tezyin etmişiz (süslemişiz). 
Gelenekleriyle, kültürleriyle herkes “insanî ölçüler” içinde yaşamış. Taşa, toprağa, mermere, cama … bir “ruh” üflenmiş; şehirler bu ruhla neşv ü nema bulmuş adeta.

Üstelik bu gelenek, bu ruh; nesiller boyu, asırlar boyu devam etmiş. Bir “şehir kültürü” oluşmuş. 
Bu kültür içinde sadece Türkler ve Müslümanlar değil; kendini herhangi bir ırka ait gören herkes ve bütün dinlerin müntesipleri kendi hukuku içinde mutlu ve mes’ud bir şekilde yaşamış. 
Haristanı, gülistana çevirmişiz. Bir eski zaman muhayyilesi …

Osman Nuri ERGİN, 1936 yazdığı “Türkiye’de Şehirciliğin Tarihî İnkişafı” isimli kitabında bu konuyu çok güzel bir şekilde izah eder: 
“Azınlıklara mahallî ve millî işlerde serbesti verilmiş yani hükümet onların dillerine, dinlerine, kiliselerine, havralarına, okullarına, mahkemelerine, hastanelerine, medeni hallerine, evlenme, boşanma, doğum, ölüm gibi işlerine karışmamıştır”.
Şehirler eğitimin, ticaretin merkezi olmuş; yabancı seyyahlar şehirlerimiz hakkında sitayişle (methederek) bahsetmişlerdir.

ENPOLİTİK
Şehircilik ve inşa faaliyeti arasında birbiriyle ilintili karmaşık bir ilişkiler ağı mevcut. İnşa faaliyeti, insanlığın tarihi kadar eski, öyle değil mi?

SELÇUK ÖZDAĞ
Aslında “inşa” faaliyeti ilk insan Hz.Adem ile başlamıştır. Ademoğlunun, öncelikle “barınma” ve “korunma” ihtiyacı, “inşa” faaliyetini ortaya çıkarmıştır. İlk insanın yaşadığı mağaraya bile bir nizam ve intizam vermesi bir çeşit inşa faaliyetidir.
Barınma mecburiyeti hisseden ilk insan, bu ihtiyacını karşılamak için önce tabii çevresine düzen vermiştir. 
 

Fotoğraf: Erganihaber.com

Tabiatta hazır halde bulunan sığınakları, mağaraları kullanmış; mevcut barınma mekânlarının bir süre sonra artan ihtiyaca cevap vermemesi sebebiyle çevresini yeniden düzenlemiştir.
İnsanın, bir defa “çevresini şekillendirmesi”, asırlar boyu sürecek olan bir “inşa faaliyeti”ni başlatmıştır.
Artan nüfus, iklim değişiklikleri vs sebeplerle “tabii çevre”nin barınma ve korunma ihtiyacına cevap verememesi, “insan yapısı çevre”nin gelişmesine, büyümesine yol açmıştır.

Tabii yapıların ve çevrenin yeterli olmaması, insanoğlunu yeni hal çareleri aramaya sevketmiştir. 
Tabii çevrenin geliştirilmesi için değiştirilerek dönüştürülmesi aslında insanın kendi zararına olmuştur. Bu bir bahs-i diğer …
İnsanoğlunun kendi kendini koruması, sonra ailenin ve toplumun korunması, daha fazla emeğin ve malzemenin teminini zorunlu kılmıştır.

İnşa sürecinde zamanla başka insanların çalışması veya çalıştırılması mecburi hale gelmiştir. 
İlk önce tamamen gerçek ihtiyaçların karşılanması amacı ile başlayan bu faaliyet, daha sonra, çıkış noktasından çok farklı, bambaşka bir mecraya sürüklemiştir. 
Gerçekte ihtiyaç olmadığı halde inşa faaliyeti yürütmek, inşa sürecinde diğer insanları çalıştırmak, nisbeten güçsüz kişileri daha çok çalıştırmak, onların haklarının gereği gibi teslim etmemek; onları, kendi haklarını koruma imkânından mahrum etmek, ... bu bambaşka mecradaki kilometre taşlarıdır.

Bu süreçte başka bir şey daha olmuştur. İnsanlara daha sağlıklı, daha rahat, daha kullanışlı evlerin inşa edileceği vaadi ve iddiası ile “mimarlar” ortaya çıkmıştır. 
Bir müddet sonra, mimarlar da iktidar sahiplerinin otoritesi altına girmiş, mimarlık mesleği ile bağdaşmayan “mimarlık” yapmaya başlamışlardır. Başka bir ifadeyle insan, “insan”a; mimar “insan”a yabancılaşmıştır.

ENPOLİTİK
Peki, sonra tarihî süreç nasıl devam etmiştir?


SELÇUK ÖZDAĞ
Sonra bu tarihî süreç şöyle gelişmiştir: İnşa faaliyetinde “insani boyutlar” aşılmış, insanlar, kendi iradesi dışında inşa edilmiş barınaklarda / evlerde yaşamaya mecbur kalmışlardır. 
Tabii (organik) çevre tahrip edilmiş, sun’i -insan yapısı- bir çevre düzeni kurulmuş ve insan özüne yabancılaşmıştır. Böylece insan, hızlı bir şekilde “insan”a yabancılaşmıştır. 
Nüfus artışı ve göçler sebebiyle mevcut şehirler büyümüş, yeni şehirler kurulmuştur.


Böylece ciddi ve önemli büyüklükte yapı ve inşa faaliyeti ortaya çıkmıştır. 
Ancak bu faaliyet genel olarak iki koldan yürüyor: 
Kamu otoritesi tarafından gerçekleştirilen yapı ve inşa faaliyeti, özel şahıslar tarafından yürütülen yapı ve inşa faaliyeti.
Her ne suretle yapılmış olursa olsun, her yapı eylemi, “mimarlık” olarak kabul edilmemektedir. 
Mimarlık, “özel bir yapı eylemi” olarak tarif edilmektedir. 
Her yapı eylemi sonuç olarak, bir yapı üretimini amaçlamıştır. Mimarlık da bir yapı üretimi biçimidir, ancak bir yapı inşa etmenin “mimarlık” sayılabilmesi için, “bilinçli bir tasarım süreci”nden sonra uygulanmış olması gerekir. 
Yani, kapalı iç mekânlar oluşturmayı amaçlayan ve bir mekân üretimi etkinliği olan mimarlığı, herhangi bir yapı eyleminden ayıran şey “bilinçli bir tasarım süreci”dir.

ENPOLİTİK
O halde, bu “bilinçli tasarım süreci”ni besleyen şey nedir?

SELÇUK ÖZDAĞ
Süreci tasarlayan kişi, tabii ki mimar, mühendis, şehir plancısı. 
İlk çağlarda her insan yapı faaliyetine, bu sürece yön veriyordu. Belli imkânları elde eden, belirli bir gücü olan herkes sürecin içindeydi. 
Ama artık öyle değil: Şimdi sürece yön veren mimar, mimarlar.
“Bilinçli tasarım süreci” bir mimar tarafından hazırlanır, geliştirilir ve tamamlanır. 
Mühim olan teknik ilgiye sahip olan kişidir. Tek tek yapılara hayat veren, şehirlere yeni uzuvlar (yeni mahalleler, yeni sokaklar) kazandıran kişi, şehir plancısı ve mimardır.


Fotoğraf: Arkitera.com

Nihai maksat düşünüldüğünde mimarın bir kamu yönetimine bağlı olarak veya serbest bir şekilde çalışması önemli değildir. Önemli olan mimarın müktesebatıdır. Çünkü “tasarım süreci”, mimarın mahareti ile şekillenecek, mimarın kabiliyetleri ile “bilinçli” hale gelecektir.
Bu yüzden mimarın eğitimi, yetişme biçimi, duyuşu, düşünüşü, hissiyatı, insana, eşyaya, hayata ve hadiselere bakışı, yapı ve inşa faaliyetine yön verecektir.

Bir mimarın az çok ressam ve heykeltraş olması, şiiri duyması, müzikten anlaması ve tarih, psikoloji, sosyoloji bilmesi gerekli olduğu gibi, bunların kendisine vereceği bilgi ve zevk olgunluğu ile yaratacağı binaları taşıyacak temellerin ... iktidarına da sahip olması şarttır.
Mimar, kendi müktesebatı ile eserini ortaya çıkarır. Mimar’da ne varsa, eserde onu görürüz. Eser, mimarın aynasıdır. Eser aynasına bakarak, mimarı görebiliriz.

Bu yüzden asrının velud şairi Ziya Paşa: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Görünür şahsın rütbe-i aklı, eserinde” demiştir. 
Kişinin aklının rütbesi, eserinde görünür. Şöyle bir nazire yapılabiliriz: Mimarın aklının rütbesi de, eserinde görünür! 
Mimar; ailesinden, okulundan, toplumdan, sosyal çevresinden ve’l hasıl havasını teneffüs ettiği kültür ortamından ne almışsa eserine de onu yansıtacaktır.

Yani toplumun sahip olduğu kültür yapısı, tek tek her yapının değil, bir yekun olarak şehrin ve hatta şehirlerin karakterini oluşturur, karakterlerine rengini verir.
Bunun tersi de mümkündür: Mekânlar, fizikî yapılar, kişilerin ve toplumun hissiyatını, düşüncelerini etkiler, değiştirir, yön verir. 
Fakat bu karşılıklı ilişkinin bir tartışma konusu olduğunu ifade etmek gerekir. 
Etki, değişim, dönüşüm ve yönlendirmenin karşılıklı olduğu söylenebilir. Yani “dış çevre ve mekânlar” ile “düşünceler” arasındaki ilişki tek yönlü değil, karşılıklıdır. 
Ama şunu da kabul etmek gerekir ki; günümüzden geriye doğru gittikçe mimarî yapılarda, şehirlerde mahallî karakter daha çok kendini belli eder.

Hatta farklı milletler ve kültürler değil, aynı kültür içinde bile bu karakteri görmek mümkündür. 14. asırda inşa edilmiş bir Osmanlı camii ile 17. asırda inşa edilmiş bir Osmanlı camii mutlaka farklıdır.
Kültürel yapı ne kadar sağlam ise, mahallî karakter o kadar temayüz eder. Bunu millî karakter olarak da ifade edebiliriz.
Aynı yörede, aynı çevre şartlarını paylaşan değişik kültürlere mensup toplum kesimlerinin mimarîlerinde de bu farklılaşma açıkça görülebilir. Aynı mahalledeki camii ile kilisenin mimarîsi farklıdır.
Sağlam bir kültürel yapıya sahip olmanın yanı sıra bunun temel sebeplerinden biri de haberleşme, ulaşım ve iletişim imkânlarının durumudur.

Ulaşım, iletişim ve haberleşme imkânlarının gelişmişlik seviyesiyle “millî ve mahallî karakter” arasında ters bir ilişki vardır. 
Bu imkânlar geliştikçe, millî ve mahallî karakterin uzun süre özüne muvafık bir şekilde muhafaza edilmesi güçleşir.
Tabii mimarlığın bir de güzel sanatlarla münasebeti var.

ENPOLİTİK
O halde mimarlık, bir “güzel sanat” mıdır?

SELÇUK ÖZDAĞ
Mimarlık, “bediî sanatlar” içinde tasnif edilmektedir. Ne kadar güzel bir tasnif, öyle değil mi? 
Zaten “bediî”, “güzel ve ebedi olan” demektir. Güzel sanatlar ne yapar? En özlü ifadesiyle insanın hayatını güzelleştirir.
Osmanlı Der-Saadet’inde yani İstanbul’da 1800’lü yılların başında Sanayi-i Nefise Mektebi kuruluyor.


Fotoğraf: Uludağ Sözlük

İsmi çok güzel. “Nefise”, pek beğenilen, pek güzel demektir. “Sanayi” ise sanatlar manasında kullanılıyor. 
“Sanayi-i Nefise”, yani güzel sanatlar demektir.
Sanayi-i Nefise Mektebi daha sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi oluyor. Günümüzde ise Mimar Sinan Üniversitesi olarak hizmet veriyor.
Mimarlık, güzel sanatların bir dalı olarak kabul edilmiştir. Birçok ülkede mimarlık eğitimi, güzel sanatlar eğitimi veren kurumların içinde yer almaktadır.

ENPOLİTİK

Bizim şehircilik ve mimarîmiz nasıl şekilleniyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Şehirler ve şehircilik anlayışı Osmanlı’dan bize miras kaldı. Miras kaldı ama biz şehirleri de şehircilik anlayışını da reddettik: Redd-i miras yaptık.

Klasik Osmanlı şehrinde; şehir, cetvelle bir plana tabi tutulmamıştı ama şehrin gelişimi mutlaka bir mantık silsilesi içinde oluyordu.

Şehirler, önceden planlanmış değildir. Fakat gelişme ve büyüme her zaman tabii bir şekilde olmuştur.

Temel mantık, insanın mutluluğudur. Bunu için ölçüler, insanî boyutlardadır.

Yapılaşmayı “sivil mimarî” olarak telakki ederseniz, klasik “Türk Evi” modeli ön plana çıkar.

Osmanlı mimarlığının, abidevî camiilerden sonra yaratmış olduğu en önemli yapı türü “ev”dir.

Türk Evi olarak bilinen bu yapıların en iyi örneklerine Anadolu’da ve Balkanlar’da rastlanır.

Ev, inşa edilir. Ev’in büyümesi, ihtiyaca binaen mümkündür. Ailenin bir oğlu, daha doğrusu, büyük oğlu evlenirse, onun için yeni bir veya birkaç oda inşa edilirdi.

“Ev”in büyümesi, eskilerin ifadesiyle “muktezay-ı hale muvafık olarak” yani şartların gereklerine göre olurdu.

Bu aynı zamanda Orta-Asya Türk Otağı’nın (Çadırı’nın) yeni otağlarla büyümesi geleneğinin devamıdır.

“Bosna Evi” de böyledir, “Safranbolu Evi” de böyledir, “Erzurum Evi” de böyledir.

Anadolu şehirlerinde bu “ev” örneklerini çoğaltmak mümkün.

Cumbalı, cihan-numalı, eli-böğründeli, hatıl ve tavan göbekli, nişli, sekili, eyvanlı, kilerli, Bağdadî duvarlı, hayatlı, taşlıklı, … evler; düşünebiliyor musunuz zarafeti ...

Cevahir kadrini, cevher füruşan olmayan bilmez. Önce bu cevherlerimizi bilmek, öğrenmek lazım.

Türk evi, “içe dönük” bir düzen esasıyla inşa edilir. Hane halkının ev hayatı, sokağa açılmaz veya sokakla doğrudan bağlantılı değildir.

“Ev mahremiyeti”nin temin edilmesindeki gayret ve titizlik açıkça görülebilir.

Fotoğraf: savetheauro.blogspot.com.tr

Mesela cumba. Cumba, bir estetik unsur ama aynı zamanda mahremiyeti temin ediyor:

Evvela, sokağa görünmeden sokağı görüyor. İkinci olarak mimarî bir yapı olan evin odası için ışık temin ediyor, farklı açılardan ışığı içeri alarak mekânı aydınlık hale getiriyor.

Sokak da aynı şekilde. Osmanlı şehirlerinde “çıkmaz sokak” diye bir şehir şubesi vardır. Üstelik, çıkmaz sokak yapısı yaygındır. Sokağa girersiniz, ama çıkamazsınız. Çünkü sokağın diğer ucu kapalıdır.

Peki böyle bir şube inşa etmenin amacı nedir?

Amaç, “cumba”’da olduğu gibi öncelikle mahremiyeti temin etmektir. Sonra sükuneti, sessizliği temin etmektir. Sonra? Üçüncü olarak, sokak komşuları arasında samimiyeti tesis etmektir.

Türk mimarîsi, bu şekilde Anadolu’da ve Balkanlar’da kendine ait hususiyetleri olan bir “ev tipi” ortaya çıkarmıştır.

Bu ev tipi, Anadolu’da bin senedir yaşamaktadır.

Yaşamaz mı? Düşünün; Amerika keşfedilmeden 300 sene önce biz Domaniç’e çınar dikmişiz. Bin senede yaşar, yüz bin sene de …

Evler, sokaklara; sokaklar ise mahallelere vücut verir.

Bu yüzden Osmanlı’da bir “ev kültürü”, “sokak kültürü” ve nihayet “mahalle kültürü” yerleşmiştir.

Ev de, sokak da, mahalle de ihtiyaca göre gelişir, büyür. Ama güzelliğini, estetiğini, zarafetini kaybetmez.

Bir eve bir veya birkaç oda ilave edilmesi, onun güzelliğini kaybettiremez.

Bir eve oda ilave edilmesi, bir şehre sokak veya mahalle inşası aynı mantık üzerinde yürür. İhtiyaç – Mahallî malzeme ile inşa – İnsanî boyut.

Bizde ayrıca “komşu kültürü” ve “komşuluk kültürü” var, öyle değil mi? “Komşu hakkı” var. Peygamberimizin komşu hakkında hadisleri var.

Ma’lum-u âliniz, Turgut CANSEVER “bilge mimar” olarak bilinir. Çok kıymetli kitapları vardır:

“Ev ve Şehir Üzerine Düşünceler”, “Dünyayı Güzelleştirmek”, “İslam’da Şehir ve Mimari”, “İstanbul’u Anlamak” bunlardan bazılarıdır.

Sorarım size, bir yapının bir binanın yüksekliği ne kadar olmalıdır? En ideal, en optimal, en insancıl ölçü, yükseklik, irtifa nedir? Söyleyebilir misiniz, bana? Nedir ölçü?

Söyleyemezsiniz, çünkü bugün böyle bir ölçümüz yoktur! Maalesef.

Ama bilge mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir Üzerine Düşünceler” isimli kitabında bizi, böyle bir ölçüden haberdar ediyor. Nedir o ölçü biliyor musunuz? Şudur:

Bahçede oynayan bir çocuk annesine: “Anneeeee!” diye bağırdığında sesini duyurabiliyorsa işte o yapının, o binanın yüksekliği insanî ölçülerdedir ki bu da üç kattır.

ENPOLİTİK

Kamu binaları nasıl yapılıyor? Kim inşa ediyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Osmanlı’da bakanlık, adliye, valilik, tapu müdüriyeti gibi kamu kuruluşlarına ait resmi binalar yoktur.

Yani, klasik dönemde “resmî yapı”, “kamu kuruluşu binası” yoktur.

Peki, resmî bina, kamu kuruluşu binası yok ise, resmî işlemler nasıl ve hangi mekânlarda yürütülüyordu?

Fotoğraf: Kastamonu Açıksöz Gazetesi

Resmî işler, resmî devlet görevlilerinin konaklarında yürütülüyordu. Osmanlı’daki “konak” mimarîsi ve kültürü önemlidir.

Bugün hala bazı şehirlerimizde gördüğümüz “Vali Konağı”, “Kadı Konağı”, “Paşa Konağı”; Osmanlı resmî binalarıdır.

“Hükümet Konakları” ise daha sonra 1860’lardan sonra inşa edilmeye başlanmıştır.

ENPOLİTİK

Şehrin sivil yerleşiminin esasları, teamülleri vardır, öyle değil mi?

SELÇUK ÖZDAĞ

Halkın istifadesi için yapılan camiler, medreseler, hanlar, hamamların inşa mantığı aynıdır.

Hepsinde “ihtiyaç – mahallî malzeme ile inşa – insanî boyut” mutlaka gözetilmiştir. Mesela bir camiiden yüksek ev, bina veya yapı görmeniz mümkün değildir.

Şehirde, abidevî (anıt özelliği taşıyan) tek yapı kubbe ve minaresiyle camiidir. Şehrin en büyük camisi ise, “Ulu Camii”dir.

Klasik ticaret merkezi “çarşı”dır. Esnaf, meslekler itibariyle aynı çarşıda toplanmıştır.

Camiiden sonraki en önemli yapı hamamdır. Zaten camiisiz ve hamamsız Türk şehri düşünülemez.

Fotoğraf: Gezilecekyerler.com

İmarethaneler, medreseler, tekke ve zaviyeler, han, kervansaray, çeşme, köprü, türbe ve mezarlıklar şehrin diğer önemli yapılarıdır.

Bilge Mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir” isimli kitabında mahalle hakkında şöyle yazmıştır:

“Mahalle, bir şehirde kendi kendini yöneten idari bir birimdir. İnsan ölçeğindeki bu mahallelerde, mahalle sakinleri aynı zamanda ‘çevre bilinci’nin farkına varırlar. Bu mahallenin yani çevrenin her türlü sorumluluğuna katılırlar.

Bu durum, Osmanlı şehrinin değişmez bir kuralıdır”.

Şehirler; dağların yamaçlarına yaslanmıştır. Neden? Öncelikle tarım arazileri korunmuştur, tarım arazileri şehir toprağı olmamıştır.

İkinci olarak, depremler için ciddi bir tedbir alınmıştır. Düz ovalarda kurulan şehirlerdeki yıkımı görüyoruz şimdi.

Sakarya örneği herkes için ders olmalı. Sakarya, topoğrafik olarak “koyu yeşil” arazi üzerine inşa edilmiştir. Yani sulak, yemyeşil topraklar üzerine inşa edilmiştir. Tabii deprem olunca da hepsi yıkıldı, acı bir şekilde yaşadık.

Şehirleri dağların yamaçlarına inşa etmenin bir özelliği de nedir, biliyor musunuz?

Yamaçlarda inşa edilen her ev, önündeki evden biraz daha yüksektedir. Böylece hiçbir ev, bir diğerinin güneşine mani olmaz. Bütün evler ve bütün şehir, güneş ışığı alır.

Düşünün; şehirler aydınlık, evler aydınlık, insanlar aydınlık, mutlu, mes’ud …

Aydınlık insanlar, aydınlık şehirler kurar; aydınlık şehirler ise aydınlık nesiller yetiştirir.

Bu yüzden şehirler, yapısı ve mimarîsiyle halkının değerlerini, inançlarını ve’l hasıl kültürünü yansıtır.

Osmanlı’yı büyük yapan budur. Medeniyet haline getiren bu anlayıştır.

Osmanlı, dünya içinde kendi dünyasını kurmuştur, yaşamıştır, yaşatmıştır.

Osmanlı’da toprak kullanımı, arazi kullanımı, mekân kullanımı kısaca bu şekildedir.

ENPOLİTİK

“Arazi Kullanımı” şehrin mimarî olarak yerleşimini, mekân taksimini ifade ediyor. Ayrıca belde hizmetlerinin yürütülmesi var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

SELÇUK ÖZDAĞ

Evet, doğru. Arazi kullanımından sonra belde hizmetlerinin üretilmesi ve sunulmasına sıra geliyor.

Bu aşamada, ilk olarak “idarî birimler”, ikinci olarak “kadılık makamı”, üçüncü olarak “vakıflar” var.

Mahallî hizmetlerin karşılanması için Kadıların çok önemli görev ve yetkileri var. Bunun için İlber ORTAYLI Hoca’nın “Osmanlı Devleti’nde Kadı” isimli kitabı okunabilir.

Ayrıca Vakıflar var tabii. Belde hizmetleri için Vakıflar da çok önemli görevler deruhde ediyorlar (görev üstleniyorlar).

“Vakıf” kelimesi, sözlüklerde “durdurmak”, “mal yığılmasını durdurmak” şeklinde tarif edilmiştir.

Vakıf, belirli bir taşınmazın (arsa, arazi vs.), akli melekeleri yerinde bir kişi tarafından, herhangi bir süreyle bağlı olmaksızın (süresiz), bir amaç için tahsis edilmesidir.

Belirli bir amacı gerçekleştirmek için ayrılan taşınmaz mala “vakıf”; bu tahsis etme işlemine de “vakfetme” denir.

Vakfedilen taşınmaz, usulüne uygun olarak ilan edilir ve ilgili mahkemede hâkim tarafından kayıt ve tescil işlemi yapılır.

Bu kayıt ve tescil işleminden sonra vakıf, “tüzel kişilik” kazanır.

Her vakıf için bir “senet” (yazılı belge) hazırlanır. Vakfın adı, hangi amaçları gerçekleştirmek için kurulduğu, vakfedilen taşınmaz malın yeri, özellikleri, sınırları, vakfın gelirleri ve gelirlerin nasıl harcanacağı bu belgeye yazılır.

“Vakfiye” olarak da adlandırılan bu belgelerde, ayrıca, vakfın mütevelli heyetinin kimlerden oluşacağı ve tescil tarihi de kaydedilir.

Eski vakıflarımızın kurucu belgeleri (vakıf senetleri) incelendiğinde, vakfın şartlarını değiştirip bozanlar veya belgelerde yazılı şartları yerine getirmeyenler için “beddua”ların da yer aldığı görülür.

Bu sebeple, vakıf senetlerinde yer alan hükümler büyük önem taşımaktadır.

Vakıf malları devredilemez, miras bırakılamaz, satılamaz ve vakıf senedindeki amaçlar dışında kullanılamaz.

Türk tarihinde vakıf kuruluşlarının ilk nüveleri, Eski Türk toplumlarında görülebilir. İslamiyet’ten önce de vakıf kuruluşlarının ilk uygulamalarının var olduğu bilinmektedir.

Uygurlar döneminde, -“Turfan” vesikalarında- bir Han tarafından “Uygur Tıp Medresesi”ne bir arazi ve bağ vakfolunduğu yapılan araştırmalar sonucunda gün ışığına çıkarılmıştır.

Türklerdeki “ülüş”, “başak”, “yağmalı toy”, “şölen” ve “aş verme” gibi törenler, beyler arasında, bir taraftan siyasî hesaplara hizmet ederken, diğer taraftan da toplumdaki saygınlığın korunması ve sosyal yardımlaşmanın güçlendirilmesini amaç edinmiştir.

Türk’ün soyluluğa yükselmesi, “mal yağmalatma” veya “şölen verme” yarışıyla kazanılırdı.

Hangi Bey, en görkemli ziyafeti verir, en çok mal yağmalatırsa, o Bey, diğer Beylere göre daha üstün bir itibar ve şeref elde ederdi.

“Kırk gün kırk gece düğün ziyafeti”, “kırk fakiri üç öğün doyurma” gibi adetler, eski Türk toplumlarının günümüze kadar uzanan törelerinin birer nişanesi olsa gerektir.

Sosyal güvenlik ve sosyal yardım sistemi, Batı’da ancak 20. yüzyılın başında kurulmaya başlamışken, asırlar önce Türk toplumlarında gelir ve serveti yeniden dağıtan ve bu vesileyle eşitsizlikleri ortadan kaldıran birtakım geleneklerin olması dikkat çekicidir.

Selçuklu devrinde inşa edilen yüzlerce camii, mektep, medrese, han, hamam, şadırvan, kütüphane, bimarhane (hastahane), aşhane, meşruta (külliyede görevli kişilerin evleri) ve daha niceleri bu vakıf ruhunun tecessüm etmiş, yapılara dönüşmüş halleridir.

Dikkat edilecek olursa, vakıf ruhuyla cisimleşen bu yapılar, yani vakfedilen her şey, kişilerin özel mülkiyetinden çıkarak, toplumun mülkiyetine geçmekte ve vakıf, toplumun tamamına mal edilerek “sosyal bir kuruluş” halini almaktadır.

Selçuklu devrinin vakıfları hakkındaki bir araştırmada araştırmacının konu hakkındaki tespiti şöyledir:

“İktisadi ve kültürel bakımdan çok ileri bir durum arz eden Selçuklu Türkiye’sinde tebabet (tıp ilmi) o derece ehemmiyet kazanmıştı ki, hemen her şehir ve kasabadaki hastanelerde tedavi meccanen (ücretsiz) olup, her birinin büyük vakıfları vardı”.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, Selçuklular’da, çok sayıdaki vakfın idaresinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak için bir “Evkaf Nezareti” yani Vakıflar Bakanlığı bile kurulmuştu.

Osmanlı Devleti’nde, halkın ihtiyacı olan eğitim, sağlık, bayındırlık ve sâir sosyal hizmetlerinin yürütülmesini vakıflar üstlenmişti.

Selçuklular’da olduğu gibi, Osmanlılarda da vakıf kuruluşlarının kökleri, eski Türk geleneklerine uzanmaktadır.

İmparatorluk devrindeki “diş kirası” uygulaması, aslında eski bir Türk geleneği olan “yağmalı toy”un Osmanlı kültürü içinde aldığı yeni şekilden başka bir şey değildir.

Osmanlı döneminde, vakfetme ve vakıflaşma o kadar yaygınlaşmıştır ki, 1500’lü yılların başında Osmanlı topraklarının beşte biri vakıf toprağı haline dönüşmüştür.

Sadece 1700-1800 yılları arasında, yaklaşık 6.000 adet vakıf kurulmuştur.

Her dönem yeni bir ruh ile gelişen vakıf kuruluşları sebebiyledir ki, 16. yüzyıl Osmanlı devri için “vakıf cenneti yüzyılı” tabiri uygun görülmüştür.

Vakıflar, Osmanlı toplumunda dinî hizmetlerden çok; bayındırlık, şehircilik hizmetleri, sosyal faaliyetler ve kültür miraslarının korunması gibi kamu hizmetlerini yerine getirmişlerdir.

Vakıflar, toplumun her yönden sürekli olarak yenilenmesini sağlamış, yardımlaşma ve dayanışma duygusunu güçlendirmiş, bugün bizim “empati” dediğimiz eşsiz bir “diğer-kâmlık numunesi” vücuda getirmişlerdir.

Vakıfların özellikleri; iktisadî, sosyal, kültürel ve medenî münasebetler bakımından her biri birer tarihi vesika olan “vakıf senetleri”nin içeriği incelenecek olursa, açık bir şekilde görülecektir.

Aşır Efendizade Mustafa Kamil Efendi, kudretli bir şahsiyet ve parlak bir beyin. Bir Osmanlı kadısı. Kadılık yapıyor, 1917 senesinde vefat ediyor.

Mustafa Kamil Efendi “Evkaf Nedir?” isimli eserine şöyle başlıyor:

“Efsanevi telakkilere maruz kalan Evkaf’ın vatanın belkemiği mesabesinde bir müdafa-i milliye teşkilatı olduğunu ve memleketi bu suretle Türkleştirdiğimizi vatanla alaka iddia eden herkesin bilmesi farzdır. ... Ecdad-ı izamımız zapt ettikleri memleketlerin şehirlerin emval ve emlakinin Türkleştirilmesi vakıf sayesinde mümkün olmuştur”.

Mustafa Kamil Efendi, Vakıflar için diyor ki:

“Vakıflar, vatanın belkemiği mesabesinde bir müdafa-i milliye teşkilatı”dır.

Muhteşem bir tarif öyle değil mi? “Vatanın belkemiği … ”

Genel olarak, şehrin bütününü ilgilendiren her türlü hizmet, cami, okul, kitaplık, hastane, han, çeşmeler, sebiller, imaretler, su getirme, bu tesislerin bakımı, hatta bazen mezarlıklar, vakıf kanalıyla yapılmıştır.

Bu yüzden Osmanlı toplumunda, vakf’a “dinî” bir müessese olmaktan çok, “beledî” bir müessese olarak bakmak gerekir.

Cumhuriyet döneminde ise vakıflar; eğitim, sağlık, bayındırlık, şehircilik gibi alanlardaki faaliyetlerine devam etmişlerdir.

1826 yılında kurulan “Evkaf-ı Hümayun Nezâreti” 1920’ye kadar vakıfların idaresinden sorumlu olmuş, 1920’de aynı görevi ifa etmek için “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” kurulmuştur.

Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin 1924 yılında kaldırılması üzerine “Evkaf Müdüriyet-i Umumiyesi” (Vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuştur.

ENPOLİTİK

Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki şehir ve yapılaşma birbirinin devamı şeklinde midir?

SELÇUK ÖZDAĞ

Osmanlı’nın son devri; ekonomik, sosyal, siyasî, kültürel, … olarak bütün değerlerin herc-ü merc olduğu bir devir olmuştur.

Tabii bu durum, şehir ve mimarî açısından da benzer şekilde cereyan etmiştir.

Ahmed Hamdi TANPINAR, meşhur “Beş Şehir” isimli kitabında diyor ki:

“Şiir hiçbirşey söylemiyordu. Mimarî zevki soysuzlaşmştı; saraylar ve konaklar küçük Avrupa burjuvasının evleri gibi döşeniyordu”.

Fakat şu hakkı da teslim etmek gerekir ki, şehircilik ve mimarî açısından bu dönemde dikkat çeken fikirler ileri sürülüyor ve fedakâr bazı çalışmalar da yapılıyor.

Bahse konu bu dönem, genel hatları itibariyle 1900-1950 yılları arasında, takriben 50 senelik bir dönemdir.

Bu dönemde, şehircilik ve mimarlık çalışmalarında, özellikle mimarlar “Türk millî mimarîsi”, “millî mimarî”, “mimarîde Türk üslubu” konularında bazı çalışmalar yapmışlardır.

Bu mimarlar diyor ki; bizim Orta-Asya Türk şehirciliğinde ve mimarîsinde, Selçuklu ve Osmanlı şehrinde ve mimarîsinde kendimize özgü bir millî tarzımız vardı.

Zamanla bu millî tarzımızı kaybetme noktasına geldik. Kendi şehirciliğimizi ve mimarîmizi yeniden canlandırmalıyız.

Bu çalışmalar genel olarak, 1900-1930 ve 1930-1950 yılları arasında iki döneme ayrılıyor.

Birinci dönemdeki fikir ve çalışmalar “1.Millî Mimarlık Akımı”; ikinci dönemdeki fikir ve çalışmalar ise, “2.Millî Mimarlık Akımı” olarak isimlendiriliyor.

Mimar ve mühendisler, şehir ve mimarîdeki her üslubun, her tarzın aslında siyasetin, ideolojinin ve fikirlerin birer yansıması olduğunu; her tarzın, zamanın ruhunu taşa, toprağa, mermere, çimentoya, … yansıttığını, bu sebeple bizim fikrimizin, fikriyatımızın, ruh dünyamızın da toprağa, mekâna yansıtılması gerektiğini söylüyorlar, yazıyorlar.

Sadece yazı ve söylemle de iktifa etmeyip eyleme de geçiyorlar; yeni inşaat işleri başlatıyor, yeni binalar yapıyorlar.

Batı’nın etkisi her alanda hissedilmeye başlayınca, bunu kendisine dert edinenler, bize ait olan bir tarz oluşturmaya çalışıyorlar.

Mimar Kemalettin, Mimar Vedat, Abidin ve Muzaffer beyler, Ali Talat ve arkadaşları; tamamen “millî” endişelerle hareket ediyorlar.

Bir şehrin toprağının, arazisinin, mekânının kullanımında millî duyguları yansıtmak, millî şuuru güçlendirmek için unutulan Türk sanatı, mimarlığı ve şehirciliği yeniden canlandırılmalı diyorlar.

Kendi değerlerimizin yeniden ortaya çıkarılması ve yaşatılması gerektiğini ileri sürüyorlar. Geleneksel Türk millî tarzının, çağın gereklerine göre yeniden yorumlanabileceğini iddia ediyorlar.

Fikirlerini “kuvveden fiile” de çıkarıyorlar, yeni planlar yapıyorlar. Bu yeni üslup, bu yeni tarz Osmanlı mimarîsinden de bazı motifler taşıyor.

Mesela, taşıyıcı bir unsur olmasa da yapılarda “kubbe” inşa ediyorlar. Ankara / Ulus’taki “Ankara Palas” binası örnek gösterilebilir.

Fotoğraf: Habertürk

Tabii bu uygulamayı eleştiren kalemler de olmuş.

Ahmed Haşim, “Üç Eser” isimli kitabında bu yeni tarzı eleştirerek diyor ki:

“Otel, banka, mektep, iskele; şimdi dışarıdan minaresi ve içeriden minberi eksik birer camii karikatürü gibi oldu”.

Kabul etmek gerekir ki; şehircilikte, plancılıkta, mimarlıkta yeni bir tarz, bir kimlik inşası, kolayca başarılacak işlerden değildir. Yeni bir tarz, bugünden yarına yerleşmiyor.

Çalışkan, vefakâr ve vatanperver bu insanların gayretleri ne yazık ki yeni bir mimarî üslup ortaya çıkarılmasında yeterli olmuyor.

Bir Arap mimarîsinden bahsedilebilir. Orta-Asya Türk mimarî tarzından, Selçuklu ve nihayet Osmanlı mimarî tarzından bahsedilebilir. Hepsinin kendine has birtakım özellikleri var.

Ama Cumhuriyet devrinde Anadolu’da “Türk mimarî tarzı” nedir?

Türk mimarî tarzının ayırıcı özellikleri var mıdır? diye sorulacak olursa, buna olumlu cevap vermek biraz zordur.

1940’lara doğru, 2.Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlayınca “harp mimarîsi” ön plana çıkmış, çok sayıda kışla, tahkimat inşası ve sığınak, … yapılmıştır.

Hatta bu dönemde ciddi miktarlarda demir ve çimento kullanılmıştır.

Savaşın başlamasıyla da zaten demir ve çimento piyasadan nerdeyse tamamen çekilmiş, inşaatlarda, yapı malzemesi olarak daha çok “taş” kullanılmaya başlanmıştır.

Bu yüzden İkinci Harp yılları, 1940-1950 yılları arası “Taş Devri” olarak adlandırılmıştır.

Türkiye, Savaş’a katılmamıştı ama sürekli savaşa hazır halde bulunan halk ve ordu, savaşın etkilerini derinden hissetmiştir.

ENPOLİTİK

Cumhuriyet’in ilanından sonra CHP, Tek-Parti olarak teşkilatlanıyor. Uzun yıllar iktidarda kalıyor.

Netice olarak CHP, Devlet partisi oluyor. Parti devletleşiyor; devlet partileşiyor.

Bu dönemdeki şehircilik, şehir planlaması ve mimarlık uygulamaları nasıl yürütülüyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Cumhuriyet ilan edildikten sonra artık Osmanlı’dan farklı bir idare biçimine geçilmiş oldu.

Malum olduğu üzere, Cumhuriyet rejimi, kendini görünür kılmak için ciddi olarak gayret sarfetmeye başlamıştır.

Yapılan inkılapların amacı, halkın gündelik yaşayışını değiştirmektir.

Mesela kılık-kıyafet değişiklikleri, şapka inkılabı, resmi kıyafet ve üniforma tasarımları gündelik hayatı ve hayatın görünümünü değiştiren çalışmalardır.

Şehircilik ve mimarî alanında da aynı gayretleri görmek mümkündür.

Bu dönemde klasik Avrupa mimarîsinin temel esaslarına paralel olarak devletin ciddiyetini, güçlülüğünü ve otoritesini ön plana çıkaran, insan ölçeğini aşan, ağır kütleli, uzun ve geniş sütunlu, simetrik kompozisyonlu “abidevî” mimarî uygulamaları dikkat çekmektedir. Mesela anıtlar ve heykeller …

Bir yazarın ifadesiyle “Cumhuriyeti’nin varlığını temsil ve tecessüm ettirecek abidelerin inşası” konusunda kısa zamanda uzun mesafeler alınmıştır:

“Elli yıl içinde heykelcilikte eriştiğimiz durum olağanüstü sayılır” …

İlk anıt; 1925 yılında, İstanbul’da Gülhane Parkı’na dikilmiştir. Heykelcisi, Avusturyalı bir mimardır.

Taksim’deki Cumhuriyet anıtını ise İtalyan bir heykelci yapmıştır. Bu iki heykelci, o yıllarda Anadolu’nun çeşitli yerlerine birçok anıt yapmışlardır.

Fotoğraf: istanbulium.net

1940’dan sonra ise, çeşitli şehirlerde inşa edilen anıtların büyük bir kısmı Türk heykelcilerinin eserleridir.

Büyük veya küçük, hemen hemen bütün şehirlerde bu döneme özgü bir “çevre düzenlemesi” var. Bu çevre düzenlemesi; şehrin geniş ve uzun bir bulvarı üzerindeki “Cumhuriyet Meydanı” ve bu meydana dikilen heykel veya anıtlardan oluşmaktadır.

Ancak bu dönem şu şekilde eleştirilmiştir:

Denilmiştir ki; alt-yapısı, kanalizasyonu, sokağı, hastanesi henüz tam ve yeterli olmayan şehirlerde bile muazzam anıtlar inşa edildi. Şehirlerin alt-yapısına öncelik vermek gerekmez mi?

ENPOLİTİK

Yeni rejimi görünür kılan sadece anıtlar ve heykeller miydi?

SELÇUK ÖZDAĞ

Tabii ki sadece anıtlar ve heykeller değil. Bunu bütün mimarî yapılarda, şehirlerde mekân kullanımında, imar planlarında görmek mümkündür.

Evvela şunu ifade etmek gerekir:

Yapılan bütün tasniflerde CHP’nin Tek-Parti olduğu 1950’ye kadar, rejimin adı “Otoriter Rejim”dir.

Bernard LEWIS’in “Modern Türkiye’nin Doğuşu”; Feroz AHMED’in “Demokrasi Sürecinde Türkiye”; Mete TUNÇAY’ın “Türiye’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması”; Kemal KARPAT’ın “Türk Demokrasi Tarihi” kitapları örnek olarak gösterilebilir.

Rejim, siyasî olarak “otoriter” bir karaktere bürününce, onun “yaptığı” ve “eylediği” herşey otoritenin rengini alıyor. Çünkü “otoriter iktidar” ancak yaparak ve eyleyerek konuşuyor.

Başka bir ifadeyle otorite; mimarîde, şehir planlamasında tecessüm ediyor (cisimleşiyor). Müşahhas (somut) hale geliyor.

Binaların yüksek tavanlı girişleri “abdevî” özellikler taşıyor.

Evvela, malzeme olarak taş kullanılıyor. Yapı malzemeleri arasında “taş”ın müessir bir hususiyeti var. Eskilerin ifadesi böyle. Yani taş, insana daha çok tesir ediyor, etkiliyor.

Fotoğraf: hangipansiyon.org

Sadece sıva yapılmış bir binanın ön cephesi ile kabartma nizamî taşlarla inşa edilmiş bir binanın cephesini düşünün.

Hangisi daha etkileyici olur? Tabii ki taş malzemeyle inşa edilen daha etkileyici olur.

Yapı malzemesi olarak taş ile birlikte mermer de kullanılmıştır.

Kaldı ki, yukarıda bahsettiğim “abidevî” özellik sadece “taş”ın malzeme olarak kullanılmasıyla sınırlı değil.

Malzeme olarak taş kullanılıyor ama daha önemli olan bu devirde inşa edilen binalar, geniş cepheli ve insan boyutunu aşan binalardır.

Genişlik ve bilhassa yükseklik, her vakit dikkat çekici ve etkileyicidir. Tavanlar yüksektir. Sütunların azameti dikkat çeker.

Yalnız şunu ifade etmek gerekir ki; “geniş”, “büyük”, “yüksek” her bina, her zaman güzel görünmüyor.

Yapı elemanları ile “derinlik” kazandırılmış bir bina veya bölüm her zaman estetik hissini vermiyor.

Mesela TBMM’nin inşası bile tartışma konusu olmuştur. Bilge mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir” isimli kitabında diyor ki:

“Büyük Millet Meclisi yapısında ‘büyük ölçü tutkusu’nun, çok iri taşların, çok yüksek kolonlar ve yapı elemanlarının her birinin kendi başına teker teker etkili olması isteği göze çarpıyor.

Fotoğraf: arkitera.com

Bu büyüklük vurgusu, her zaman ciddiyet ve tutarlılık hissi vermiyor. Tersine, bir ‘saygı hissi’nin oluşması yerine, iri unsurların ve malzemenin içerikten yoksun yığını haline dönüşmektedir”.

Benzer özelikler ve itirazlar, o dönemde il ve ilçelerde inşa edilen “hükümet konakları” hedef alınarak da yapılmıştır.

Hükümet konakları, “sivil mimarî” yerine, Devlet’in “resmî mimarîsi”nin mümessilidir, onu temsil eder. Bu yüzden yeni rejimin, mimarîye bakış açısını yansıtması bakımından önemlidir.

Temel amaç, Devlet otoritesini hissettirecek; halka, saygı ve bağlılık telkin edecek ciddi ifadeli olmalarıdır.

Bu yapılar aynı zamanda, etraflarındaki yapılara göre daha büyük kütleli yapılardır. Böylece nisbî (orantılı) olarak daha büyük görünür ve daha etkileyici olurlar.

İlber ORTAYLI, “Hükümet Konakları” başlıklı bir makalesinde diyor ki:

“1940’ların sonlarına kadar inşa edilmiş olan hükümet konakları ‘tek bir dikdörtgen blok’ içindedir”.

Dikdörtgen prizma şeklindeki bir yapının, bu şekilde inşa edilmemiş olan diğer yapılara göre daha etkileyici ve büyüklük hissi uyandıracağı tahmin edilebilir.

Bu dönemdeki yapılaşmada, tezyinat (süsleme) ön planda değildir, dikkat çekici değildir.

Ama mesela, uzun (yüksek) sütun veya kolonların hemen göze çarptığı bina girişleri tercih edilmiştir.

Bina kütlelerinin “simetrik” olması, “merdivenli girişler”in inşa edilmesi bu yapıların insanlar üzerindeki “otorite etkisi”ni artırmıştır.

Özet olarak şunu söyleyebiliriz: bu dönemde, şehircilik planlaması ve mimarlık uygulamaları, devletin gücünü göstermek için kullandığı bir propaganda aracı durumundadır.

(Devam edecek)

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2155/cumhuriyetin-sehir-ve-mimar-tefrikasi.html

Sizin Yorumunuz

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar