Mutlu memleketin mahzun evladı: Mehmet Akif

Memleket işgal altındayken Akif duramaz, bu kez de Kastamonu’ya gider. Burada heyecanla muazzam bir hutbe verir. Hutbe bütün Anadolu’ya yayılsın diye Sebilürreşad’da yayınlanır. Bu hutbe Anadolu’daki her camide cemaate ve her cephede askerlere okunmuştur. Bu hutbe, merhum Ahmet Kabaklı’nın da dediği gibi: “O çetin zamanda, maddi ve manevi bütün kudretimizi seferber ederek yaptığımız Kurtuluş Savaşı’nın en önemli belgelerinden biridir.”

Daha sonra yurt dışında görevliyken verilen Çanakkale Savaşı’nda bulunmadığı halde, vatan için yanan ve çarpan yüreğini adeta savaş meydanında bırakmıştır, Çanakkale Zaferi’nin müjdesini aldığı anda, o muazzam Çanakkale Destanı’nı gurbette Necef Çölü’nde kaleme alacaktır. Yine merhum Ahmet Kabaklı’nın ifadesiyle, Edebiyatımızda Mehmet Akif’in şiirlerini çıkarırsanız, Çanakkale şehitlerinin o eşsiz dayanışmasından ve bir ülkeyi gönül birliği ile kurtaran milletin şahlanışından elde yalnız birkaç satır inilti kalacaktır.

Nihayet, dünyada eşine az rastlanır bir fedakârlık ve kahramanlıkla Kurtuluş Savaşı bir zafere dönüşecek, esaret altına alınmak istenen bir millet hürriyetini kanı ve canı pahasına elde edecektir. Bu kez sıra bu mücadelenin bir marşla taçlandırılmasına gelmiştir. Çağrılan 774 şair arasında bu zaferi Mehmet Akif kadar layıkıyla kaleme döktürecek biri olmadığı anlaşılınca, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrarıyla Akif bu marşı yazmaya ikna edilecektir. Ve Mehmet Akif, artık dilimizden düşürmediğimiz, her okuyuşta ayrı bir heyecan ve gurur duyduğumuz o muazzam eserini, İstiklâl Marşı’nı yazacaktır.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,

Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Milli Marş olarak kabul edilen bu şiiri Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, milletvekillerinin ayakta alkışları arasında tam dört kez okur.

Yakup Kadri’nin, “Ankara” romanında da belirttiği gibi, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra herkesin iktidarın nimetinden istifade ettiği bir dönemde, birer milletvekili olan Hasan Basri Çantay ve Mehmet Akif’in Ankara’nın soğuğunda yürüyerek meclise gidebilecekleri bir tek paltoları vardı. Hasan Basri Çantay paltoyu giyip Meclise gider, orada hademeye verir, hademe getirip Akif’e verir, bu kez de Akif giyip Meclise gider. Bu yokluk içerisindeyken bile Mehmet Akif, İstiklal Marşı’ndan dolayı verilen 500 liralık ödülü almamıştır.

Bilindiği gibi Birinci Meclis’te Burdur Milletvekili olarak görev alan Mehmet Akif, bütün isimlerini Mustafa Kemal Atatürk’ün belirlediği adaylarla seçime gidilecek ve oluşturulacak olan İkinci Meclis’e alınmayacaktır. Bu, Cumhuriyet Kurulduktan sonra hâkim irade ile Mehmet Akif arasındaki ilk yol ayırımına işarettir.

Artık Mehmet Akif için karalama kampanyaları başlatılmıştır. 1925 yılında Eminönü Konferans Salonu’nda Mehmet Akif Ersoy hakkında “kör”, “beyinsiz”, “sağır” diye sloganlar attırılmış, aleyhine konuşulmuş ve “Çanakkale Şehitlerine, en güzel şiiri maalesef bizden olmayan biri yazmış” diye nutuklar atılmıştır. Mehmet Akif, nedense bir türlü Safahat’a alınmayan bir şiirinde bunlara şöyle cevap verir:

Benim beynim sağır, yahut gözüm körmüş. Peki lâkin,

Senin görgün yolundaymış da, keskinmiş de idrakin,

Ne gördün, söyle evladım, ne duydun, lütfen izah et;

Hayır, hacet de yok izaha, pek meydanda mahiyet.

O mahiyet fakat iğrenç, o mahiyet fakat çirkin.

“Niçin?” dersen, sıkılmak hiss-i insanîsi yok ilkin.

Evet, beynim sağırdır, çünkü kâinatım hep feryat,

Gözüm görmez, evet zira, muhitim hep karanlıktır.

İşitmem başka bir ses, milletim eylerken istimdat

Fakat sinemde imanım, müebbet fecr-i sadıktır.

Kör olmaz ağlayan gözler, sağırlaşmaz tutuşmuş beyn,

Yaşamaz gözle, yanmaz beyni hilkat addeder bir şeyn.

Geçilmez kahkahandan her taraf yangın içindeyken..

Yanan bir sineden lâkin ne istersin, nedir öfken?

Beraber ağlamazsın, sonra kör dersin, sağır dersin.

Bu hissizlikten insanlık hep iğrensin, hem ürpersin.

Ne ibret! Yok mu bir bilsen, kızarmak bilmeyen çehren?

Bırak tahsili evladım, sen ilkin bir hayâ öğren!

Bu olaydan bir gün sonra hâkim iradenin sözcüsü olarak bilinen Falih Rıfkı Atay, Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde bir başyazı yazacak ve Akif için sen artık git kumda oyna, sen bu memleketin çocuğu değilsin diyecektir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra memleketin geleceğini aydınlatan bir “Asım’ın Nesli”ni hayal eden Mehmet Akif, fena halde hayal kırıklığına uğramıştır.

Yakın dostu Mithat Cemal Kuntay’ın dediği gibi, hiçbir kapı altında geçerken onu eğilmeye mecbur edemediği Akif de eğilmez, boyun bükmez ve beklemez, çekip Mısır’a gider. Mehmet Akif, daha önceden tanıştığı Prens Abbas Halim Paşa’nın yanında Halvan’da iken ağır bir gurbet duygusu ve kimsesiz ölmenin acısıyla şunları yazar:

Gurbet-gah-i nisyana sürülmekte diyarım,

Yoktur demek artık ne diyarım, ne mezarım..

“Fakat ne güneşin kahkahaları, ne altın tavanların avizeleri, göğsünün içindeki karanlığı sarsamıyordu ve güneşe dargın bir adam, önüne eğilmiş, düşünüyordu. İçinden vatanı sökülüp koparılan toprak yığını gibi kapkaranlık bir Akif” Mısır’dan memleketinden haber almaya çalışıyordu.

Mehmet Akif, Mısır’da iken Ankara’da olanlardan rahatsızdır. 1929’da yazdığı bir şiirde şu göndermelerde bulunacaktır:

Siz, camları örter, sakınırken cereyandan;

Biz, bodruma sarkar da kaçarken galeyandan!

Siz, mercanın a’lâsını attıkça şişerken;

Biz, kumda çirozlar gibi piştikçe pişerken!

Siz, Marmara afakını dürbünle süzerken;

Biz, poyrazı görsek diye, damlarda gezerken!

Siz, yelkeni açmış, suyun üstünde akarken;

Biz, küplere binmiş, sizlere hasretle bakarken!

İnsaf ediniz: Kopmayacak şey mi kıyamet?

Elbette kopar. Dinle paşam, ceddine rahmet.

Mehmet Akif, yapılanlardan rahatsızlık duyduğunu müteaddit şiirlerinde dile getirecektir. Bunlardan birinde şunları söyler:

Beşerin taptığı bir kendisinin heykelidir;

Dinlemem, etse de Allah’ı bütün gün takdis.

Ben mel’un putun uğruna geberdim, hâlâ,

Kabaran kokmuş içimden: “Yaşasın nefs-i nefis!”

Mısır’da iken kendisine Kur’ân Meali yazma görevi Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yapılan ısrarlar neticesinde verilecektir. Kur’ân Meali’ni yazan Mehmet Akif, o dönemde Ankara’da başlatılan Türkçe ezan ve Türkçe namaz tartışmalarında,  kendi tercümesinin de inkılâpçılarca bu maksatla kullanılacağını anlayarak, tercümeyi göndermemiş ve kendisine verilen avansı da iade etmiştir.

Aslında Mehmet Akif, Ankara hükümetine yaptığı eleştiriyi, bu şekilde pasif bir biçimde ortaya koyar. Tercüme yapılmıştır, başka tarzda işlev göreceği endişesinden verilmemesi, gerçekte bir pasif isyan tavrıdır.  Akif’in bu pasif direniş tavrından dolayı Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı,Gandhi’ye ilgi duyanlar neden dönüp Akif’e bakmamışlar, anlaşılır gibi değil”dir demektedir.

Mehmet Akif, büyük fedakârlıklar, büyük mücadeleler ve büyük inkırazlarla yıprattığı vücudunun artık dünya meşakkatine dayanamayacağını anlayınca hiç olmazsa vatan toprağında ölmek için İstanbul’a döner ve şunları yazmaktan kendini alamaz:

Viranelerin yaşçısı baykuşlara döndüm,

Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu!

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum;

Ya Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?

Mehmet Akif, İstanbul’da “ne mutlu bana, Peygamberimin yaşında öleceğim” diyerek 63 yaşında 27 Aralık 1936 yılında çok sevdiği Rab’ının rahmetine sığınır.

Cemil Meriç, her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır der. Ne yazık ki, Akif de üvey evlat muamelesi görmüş ve sağlığında yalnız yaşamaya mecbur edildiği gibi cenazesi de yalnızdır. Kendisine İstiklal Marşı’nı neden Safahat’a koymadın diye soran dostuna “o benim değil, memleketimindir” diyen ve her şeyini memleketine feda eden Akif’e, maalesef memleketi sahip çıkmamıştır.

En yakın arkadaşı Mithat Cemal Kuntay, Beyazıt Camiine geldiğinde Mehmet Akif’in cenazesini “bir kimsesizin cenazesi” zannedecektir. Kadir bilmez idarecilerin olduğu memleketin, kadirşinas evladının cenazesi birkaç kadirbilir İstanbul Üniversitesi öğrencisi tarafından kaldırılacaktır. Yalnız başına bir ölüme terk edilen bu büyük şairin oğlu da, bir çöp konteynırında; kızı ise metruk bir evde tek başına ölüme bırakılmışsa, ona karşı görevimizi yaptığımızı söylemekten hicap duymalıyız.

İstanbul Üniversitesi öğrencilerinden oluşan bir grup genç, ömrünü karşılık beklemeden vatanı için feda eden büyük şair Akif’in cenazesini, onun en büyük eseri olan İstiklal Marşı ile birlikte defnedeceklerdir. Bu yüzden, İstanbul’da “Fetihten beri şehrin toprağına kendi eseriyle gömülen ilk ölü”dür Mehmet Akif…

Mehmet Akif ile ilgili hükme Cemil Meriç’in kaleminden dinleyelim: “Emperyalizm hiçbir zaman Akif kadar müthiş bir düşman tanımamıştır. Akif hem bir ülkenin sesidir, hem de bütün bir kıtanın. Bu çığlığa kulaklarımızı ve gönlümüzü açık bulundurmazsak hatalarımızın sonu gelmez. Safahat’ı okuyun. Hem sonsuz bir zevk duyacaksınız, hem de birçok hakikatlere aşina olacaksınız. Hem bir edebiyat şöleni hem de bir iman tazelemek. Akif’lere belki her zamandan daha çok bugün ihtiyacımız var.”

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2154/mutlu-memleketin-mahzun-evladi-mehmet-akif.html

Sizin Yorumunuz

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar