Dinde yenilik reform mudur?

İslam dininin her dönemde canlılığı ve çağları aşan mesajının tazeliği, onun sürekli kendini yenileyebilen ve içinde bulunduğu çağın problemlerine çare üretebilen iç dinamizminden kaynaklanır.

Resulullah (s.a.v.): "Ben, sizi bir şeyden nehyettiğim zaman ondan kaçınınız; bir şey emrettiğim zaman da gücünüz yettiği kadar yapınız. Muhakkak ki sizden önceki milletler, ancak peygamberlerine çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı ihtilaf etmeleri yüzünden helak olmuşlardır" buyurmuşlardır. (Müslim, Fedail, 37; Tirmizî, İlim. ! 7: Neseî, Menasik, 1; İbn Mace, Mukaddime, 1). Zira Resulullah (s.a.v.) bir konuda bir hüküm bildirdiğinde, o konu ile ilgili fikir yürütme imkânı kalmamaktadır. Çünkü Resulullah (s.a.v.) bir kanun koyucudur: “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve hiçbir mü'min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzab, 33/36).

Resulullah’ın (s.a.v.) kendisine soru sorulmasını hoş görmemesi, Müslümanlara çok geniş bir düşünce ve hareket alanı bırakmak içindir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): "Müslümanlar hakkında Müslümanların en büyük günahkârı, Müslümanlar üzerinde haram kılınmamamış bir şeyden sorar da, bu sorusu yüzünden o şeyin Müslümanlara haram kılınmasına sebep olan kimsedir" buyurmuştur. (Buhari, İ'tisam, 3; Müslim, Fedail, 37; Ebu Davud, Sünnet, 7). Müslümanlara hükmedebilecekleri ve akıl yürütecekleri geniş bir alan bırakılmıştır. Bu vesileyle müçtehit âlimlerimiz, bu alanda olabildiğince fikir yürütüp içtihatlarda bulunmuşlardır.  Suyutî’nin bildirdiğine göre Tabiûn döneminde on ayrı mezhep bulunmaktaydı. Bu da çeşitli konularda İslam ulemasının rahatlıkla fikir beyan edip hüküm verebildiklerini göstermektedir.

Zaman geçtikçe içtihat kapısının kapatıldığı iddiası ortaya atılmıştır. Hâlbuki İmam Şafiî, “Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir” (Bakara, 2/150) ayetinin, Müslüman bir kimseye kıblenin nerede olduğunu bilmediği zaman içtihatla bulmasını farz kıldığını söylemektedir. (Şafiî, er-Risale, s. 25). Maalesef birileri sırtlarını bu zatlara dayanarak ve onları yanlış anlayarak içtihat kapısının kapandığını iddia edip dindeki dinamizmi ortadan kaldırmışlardır.

Asıl problem aciz kanaatime göre içtihat kapısının kapalı olduğunu iddia etmekten geçmektedir. Böyle inananlar, yeni içtihatlara karşı isteksiz ve ürkektirler.

Mecelle’de “ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” kaidesi, zaman geçtikçe bazı hükümlerin değişebileceği gerçeğini ifade etmektedir. Zira bir dönem gerçekçi ve geçerli olan bir hüküm bir müddet sonra işlemez hale gelebilir.

Eski fıkıh kitaplarımızda bir kişinin tarlasında zift (petrol) çıkmışsa, devlet o kişinin zararını tazmin etmekle mecburdur, hükmü mevcuttur. Zira bütün geçimini tarladan sağlayan bir kişinin, zift ile kaplanan tarlası işlenemez hale gelir ve devlet bu vatandaşın geçimini üstlenmesi, fetvanın verildiği dönem içinde çok makul ve geçerli bir gerekçedir. Oysa günümüzde bir kişinin tarlasında petrol çıkması, onun zengin olması için yeterlidir.

Sözgelimi buğday gibi ölçüyle satılan malların alış verişi için Şafiîlere göre, Hicaz bölgesinin örfü olan ölçü esas alınır. Bu konuda Hanefilerin bir kısmı ise zamanın örfüne itibar edilir demektedirler. (Cezirî, Mezahibu’l-Erbaa, 2/157-159). Oysa günümüzde buğday artık ölçü ile değil, tartıyla satılmaktadır. Fıkıh kitaplarımızdaki bu hüküm günümüzde değişikliğe uğramıştır.

Keza eskiden şahitlik için adalet vasfı yani fısk ve fucüra bulaşmamış olmak şartı aranırdı, ancak zamanla fücura bulaşan insanların sayısı artıp adaletli şahit bulunması zorlanınca, daha sonra en az fücura bulaşmış olanın şahitliği kabul edilmiştir. (A. Mustafa ez-Zerka, Şerhu Kavaidi’l-Fikhiyye, s. 229).

Bunun örneklerini olabildiğince çoğaltabiliriz. Ancak bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak adına şunu da işaret etmek durumundayız: Ramazan el-Butî, Devaibu’l-Maslaha fî Şeriati’l-İslamiyye adlı eserinde, bu tür değiştirilen hükümlerin öncelikle Kur’an’a (s.141), Sünnet’e (s. 176), açık kıyasa (s. 229) ve daha güçlü bir maslahata (s. 260) ters düşmemesi gerektiğini ifade etmektedir.

Zaten değiştirilmek istenen hükümler, naslara (Kur’an ve Sünnet’e) açık bir şekilde tezat teşkil ettiğinde reform dediğimiz işlem yapılmış olur ki, bu asla kabul edilemez.

Bunun dışında insanların görüşlerinde meydana gelen değişiklikler için biz de merhum Erol Güngör’ün İslam’ın Bugünkü Meseleleri adlı eserinde (s. 35) söylediklerini tekrar ederiz: “Din değişmediği halde insanların onunla ilgili anlayışları değişiyorsa, o zaman bu değişmenin sebeplerini dinde veya insanlarda değil, fakat onların dışında bir takım kaynaklarda aramamız lazımdır. Başka bir ifade ile söylersek, insanları değiştiren, her devrin insanına başka türlü tesir eden, dolayısıyla insanların şahıslarına değil onların zamanlarına bağlı bulunan bir takım amillerden bahsetmemiz doğru olur.”

İnsanların dışındaki amillerin başında insanların içinde yaşadıkları çağ ve çağın getirdiği yeni anlayış ve teknolojiler gelir. Bazı fikirlerimizin değişmesinde şüphesiz bunların etkileri inkâr edilemez.

Zira müçtehitler tarafından verilen hükümlerin uygulama alanı, içinde bulundukları toplum ve zamanındır. Bu iki unsura uygun olmayan hükümler kendiliğinden hayatın içinden sıyrılıp atılırlar. Söz gelimi bazı mezheplerce benimsenen namaza kılmayanın öldürüleceği hükmü, hayatın gerçeklerine ve zamanın anlayışına uygun bulunmadığından hiçbir dönemde uygulanma imkânı bulamamıştır. Bu tür realiteyle örtüşmeyen hükümleri, hayatın kendisi onu tarihin derinliklerinde unutulmaya mahkûm eder.

Müçtehitler, toplumun önündeki sosyal, mali, siyasi ve dini problemleri; müceddidler ise, dindeki hurafe ve bidatleri temizlerler.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2119/dinde-yenilik-reform-mudur.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar