Makalat’ı okudunuz mu Makalat’ı?

Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin mükemmel bir tespiti var Makalat’ta.

Diyor ki: “İman bir hazinedir. Akıl onun sahibidir. Hırsız şeytandır. Üçü bir adadır. Sahip, yani hazinedar, hazinenin başından ayrılırsa ne olur? Hırsız, yani şeytan, hazineyi çalar”

Diyor ki: “İman süttür. Akıl o sütün sahibidir. Şeytan ittir. Üçü bir aradadır. Sütün sahibi, sütün başından ayrılırsa ne olur? İt, sütü içer (it yani şeytan) imanı bozar”
Diyor ki: İman koyundur. Akıl çobandır. Şeytan kurttur. Üçü bir aradadır. Çoban çeker giderse ne olur? Kurt yani şeytan koyunu yani imanı yer. Yani bozar dağıtır.
İnsanların ve milletlerin hayatında bu çok doğru çok faydalı, çok ilmi bir tespittir. Haydi, birkaç örnekle konuyu daha çok açmaya çalışayım. 
Gazeteleri okuyorsunuz: Türkiye’de bir tutam ot, bir karış toprak, bir salkım üzüm için cinayetler işlenmektedir. Niçin?
Türkiye’de her yıl 6 bin civarında insanımızı trafik kazalarında kaybetmekteyiz. Hâlbuki bütün Avrupa ülkelerinde 1 yılda trafik kazalarında ölen insan sayısı 5 bin civarındadır. Neden? Allah bizim düşmanımız mıdır?

Japonya’da 7.1 şiddetinde bir deprem olduğunda 3-4 kişi ya yaralanıyor, ya yaralanmıyor. Körfez depreminde olduğu gibi 7.4 şiddetinde bir deprem, Türkiye’de 20 bin kişiyi toprak altına çekiyor. Niçin? Allah bizim ölmemizi mi istiyor? Haaayır! Biz, aklımızı kullanamıyoruz da ondan! Yani, imanımız var ama aklımızı kullanamıyoruz. Yani Hacı Bektaş Veli’nin söylediği gibi Akıl, imanın başında değil!
Peki, Aklımızı nasıl kullanabiliriz? Aklımızı, ancak zengin bir kelime haznesiyle kullanabiliriz. Çünkü dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de insanlar, kelimelerle düşünür, kelimelerle konuşurlar. Hafızasında yeteri kadar kelime olmayan insanlar, önce karışlarında olan ve konuşan bir kimsenin ne söylediğini anlayamazlar, sonra önlerine konulan bir kitabı okuyup kavrayamazlar. Çünkü o kitaptaki kelimeler, o kişinin hafızasında yoktur. Sonra, hafızasında yeteri kadar kelime olmayan kimseler, bir yerde bir topluluk önünde konuşmak mecburiyetinde kaldıkları zaman, kendilerini ifade edemezler. İkide bir “şey derler, yani tamam mı? Atıyorum, falan filan, aaa!, eee!, ııı!” derler. Niçin? Hafızalarından yeteri kadar kelime olmadığı için.

Batı dünyası, bunu bildiği için, çocuklarını çok zengin bir dil dünyası içerisinde yetiştiriyorlar. İngiltere’de öğrenmiştim: İngiliz devleti öğrencilerini 71 bin kelimelik bir eğitim sistemi içinde yetiştiriliyor. Bu rakam Japonya’da 40 bin, İtalya’da 32 bindir. Türkiye’mizde ise 18 yıllık eğitim sistemimizde, çocuklarımızın ders kitapların 6 bin ile 7 bin kelime vardır. Onun için, çocuklarımız üniversite eğitimine başladıkları zaman, hocalarının ders kitaplarını anlayamamakta, kendilerine yeniden Türkçe dersleri verilmektedir. Dünyada bundan başka hazin, daha utandırıcı bir şey yoktur. Batı, bunun için bizden önde. Batı edebiyatı, batı ilmi, batı tekniği bunun için bizim ilmimizden, edebiyatımızdan, tekniğimizden öndedir. İnsanlar, kelimelerle düşünür, kelimelerle konuşur, yazarlar. Yeterli miktarda kelime zenginliği olmayan kimseler, eser veremezler. Biz önce, evlerimizden, annelerimizin ve babalarımızın tavırları yüzünden güdük insanlar olarak yetişiriz. Çünkü evlerimizin yüzde 95’i kitapsız ve kütüphanesizdir. Sonra, okullarımızda öğretmenlerimiz, bizi güdük kişiler olarak yetiştirirler. Sonra, devletimiz, dil bakımından bizi güdük bırakır. Uzun yıllar Kültür Bakanlığında çalıştığım için biliyorum. Dünyada, en az okuyan milletlerin başında biz varız. Hâlbuki kitabımız Kur’an “oku” emriyle başlıyor ve Kur’anda en az 40 ayette: “Hala düşünmez misiniz, hala aklınızı kullanmaz mısınız, Allah aklını kullanmayanları, necis (pislik) içinde bırakır.” diye ikazlar vardır.

M. Akif Ersoy’un 80 yıl önceki üzüntüsünü bugün de yaşıyoruz. 
“Ne Kürt Elif Ba’yı sökmüş, ne Türk okur, ne Arap, Ne Çerkez’in ne Laz’ın var bakın elinde kitap, 
Hülasa, milletin efradı bilgiden mahrum lakin unutmamak lazım şunu, zaman, zaman-ı ulüm”
Şu müthiş hadiseyi düşünenler, düşünmesini bilenler için yazıyorum, İsrail 1948 yılında ABD’nin ve bazı büyük devletlerin yardımıyla bugünkü toprakları üzerinde 1948 yılında kuruldu. Nüfusu 3 milyon bile değildi. Yüzölçümü 24 bin kilometre kare idi. Sivas’tan küçüktü. 
Arap devletleri, İsrail’in orada kurulmasına şiddetle karşı çıktılar ve İsrail’e karşı birleştiler. Arabaların nüfusu yüz milyon kadardı. Yüz ölçümleri 3 milyon kilometre kare civarındaydı. 19 Mayıs 1967 yılında, İsrail ile Araplar arasında meşhur 3 günlük savaş oldu. Ve iki buçuk milyonluk İsrail, 100 milyonluk Arap topluluğunu darmadağın etti. Arap uçakları daha havalanmadan, hangarda vuruldular. Araplar teslim bayrağını çektiler. Bu hezimet neden oldu?
Çünkü Arap’ın imanı vardı fakat aklı savuşup gitmişti. Araplar, akıllarını kullanamadılar. Sandılar ki, sadece Allah’a inanmak meleklerine, kitaplarına, kıyamet gününe, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inanmak ve sadece namaz kılıp oruç tutmak kâfidir. 
Yani, Peygamberin ifadesiyle, “Düşmana karşı düşmanın silahıyla silahlanmaya gerek yoktur sandılar.” Yani, Araplar ilmi ve tekniği de dikkate almadıkları için dehşetli bir hezimete uğradılar.

Elbette biliyorum: Bana kızanlar, homurdananlar olacaktır. Ama ben, Hacı Bektaş Veli gibi inancımı açık açık yazayım: Türkiye’nin davası sadece kapanmak, sakal bırakmak, başörtüsü bağlamak değildir. İlimde ve teknikte de Batı seviyesine çıkmaktır. 
Gazetelerde resimlerini görüyor, haberlerini okuyorum: Başları sıkı sıkıya örtülü bazı kadınlar, evli oldukları halde, başka erkeklerle zina yüzünden öldürülüyorlar. Neden: Çünkü o kadınların imanları vardır ama akılları yoktur. Düşünemiyorlar.

İstanbul’da gözlerimle görüyorum: Saçlarının bir telini bile göstermeyen entarilerini ayak bileklerine kadar uzatan kızlar, kızlarımız, yüzlerce kişinin gözleri önünde erkek arkadaşlarıyla öpüşüyorlar. Niçin? Çünkü o kızlarımızda iman vardır ama akıl o zavallıları terk edip gitmiştir. Aynen hazinesi sahibi olan bir kimsenin hazinesini bırakıp gitmesi gibi, bir tarafa savurması gibi. Aynen bir çobanın koyunu kurda teslim edip uyuması gibi. Vay bize vaylar bize.
Biliyorum: Türkiye’de sunnilerimiz, Makalat’ı katiyen okumamaktadırlar. Alevilerimiz ise sadece “Pirüm Hacı Bektaş Veli” diye türküler çalıp söylemektedirler. Makalat okunsaydı, anlaşılsaydı, Türkiye’de bu kardeş kavgası olur muydu?

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2116/makalati-okudunuz-mu-makalati.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

ferhat
06.04.2018 09:51
Yayınevlerinden ve sizden ricamızdır. Makalat ve diğer kadim kitapların hem orjinal metinleriyle hemde günümüze uyarlanmış, anlaşılabilir halleriyle yayınlanmasıdır.
Servet ARSLANER
07.04.2018 20:26
Makalat'ı ; Lise'de, üniversitede ve nihayet en son okuduğumdan 23 yıl sonra Alevî cemaatimizin yoğun okduğu bir beldeye tayin olduğum zaman olmak üzere 3 kez okudum. Alevî yurttaşlarımız , tüm izahıma rağmen benim de Alevî olduğuma inanıyorlardı.Çünkü, Alevî kültür ve inanışını, onlardan hem daha sağlıklı ve hem de daha çok biliyordum. Buralarda görev yapan İmamlarımızın da böyle olması gerekir. Fakat neredeeeeee ...!!??

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar