Karacaoğlan ve Deli Boran’ın şiirlerinde Münbiç

Birkaç yazımda söyledim; Kuzey Irak ve Kuzey Suriye, Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul’dan daha eski bir Türk coğrafyasıdır. Türkmen taifesi şayet Osmanlı ile başına dert açıp 1750’da Rakka isyanını başlatmasaydı ve Osmanlı da oralarda yerleşik Türkmenler “Dağılın, marş marş!...” çekmeseydi, Anadolu, Trakya ve Balkanlarda daha çok Türk olacaktı o coğrafyada. Osmanlının iskân politikası uygulamasına rağmen yörede gene de güçlü bir Türkmen nüfus bırakmıştır ve el-an bu Türkmenler Suriye ve Irak’ın kuzeyinde meskûndurlar.
Hama, Humus, Şam, Rakka
Suriye’den, Halep-Afrin’e kadar olan Misak-ı Millî çizgisi, Lozan yabancılaştırmasına rağmen birbirini hiç unutmamıştır. Sınırın öte yakası ile beri yakası, tarihte beraberdi; şimdi de Lozan’a rağmen gene beraber. Lozancı müstevliler ellerine cetvel alıp toprağı bölebilmiştir ama türküleri asla bölememişlerdir. Bugün pek çok türküde Suriye ve Irak coğrafyası vardır. Kilis’te küsen sevgili Haleb’e gider; bir başka türküde bebeğin bey babası Şam’dan gelir; Yunus Emre, Urum ile Şam’ı gezer, Karacaoğlan zaten o coğrafyanın çocuğudur. Onun sevgisi ve dünyası ne Sevr tanır ne de Lozan!...
Bir şiirinde Hama’dan ve dağlarından söz eder Karacaoğlan:
Çıktım Kırklar dağı’nı seyran eyledim
Sallanarak gider yolu Hama’nın
Yel urdukça dertli dolap iniler
Burcu  burcu kokar gülü Hama’nın
Bir başka şiirinde de Şam, Hama ve Humus birliktedir:
Bitti m’ola Şam ilinin hurması
Gitti m’ola ala gözün sürmesi
Hama’nın Humus’un telli turnası
Turna yârin selam saldı gel diye
O coğrafyada Rakka’yı zikretmemek olmazdı; Karacaoğlan da öyle yapmış ve şu dörtlüğünde Rakka’yı bir vatan toprağı olarak anmıştır:
Rakka’dan beriye gelen gaziler
Sual etmen bana nerden gelirim
Tutmuşum yükümü la’l ü güherden
Şam-ı şerif derler şardan gelirim
Karacaoğlan için o yüzyılda o coğrafya nasıl vatansa ve vatan coğrafyasını o güzellikte nasıl anlatıyorsa, bizim için değişen bir şey yoktur. Lozan bize tesir etmez. Çünkü bu türkü zihnimizde çağıl çağıl çağıldarken o coğrafyayı silemeyiz. O coğrafyayı silmek demek, Karacaoğlan’ı silmek demektir.
Karacaoğlan’ın Münbiç’i
O coğrafyayı nerdeyse adım adım dolaştığı belli olan Karacaoğlan, bir şiirini tamamen Münbiç’e ayırmıştır. Bu şiire çarşıda çağrışan tellallarıyla bir Münbiç tasviri ile başlanır. Demek ki, 17.-18. yüzyıllarda Münbiç tellallar gezecek kadar büyük bir çarşıya sahipse, şehrin ekonomik gücü hayli yüksek demektir. Ayrıca şehrin bir vakitler altın tokalı kapısı varmış ama yıkıldıktan sonra yaptıran olmamış. Şehrin ulu şadırvanları ve etrafında oturulan peykeleri varmış. Etrafı bağlık bahçelik olan bu şehirde ne yazık ki ezan sesi duyulmaz olmuş. Demek ki şehir büyük bir terk de yaşamış. Şehrin iklimine de temas eden Karacaoğlan, öğlene kadar şehrin üstünü pus kapladığını belirtiyor. Ha deyince beş yüz atlının çıktığı şehir artık bu özelliğini de kaybetmiş ve Karacaoğlan buna kahırlanmış ve bu kahrın şiirini yazmış:
Belli belli bağlarının boranı
Çift çift olmuş çöllerinin ceranı
Sana derim Münbüç viranı
Çarşıda çağrışan tellallar hani
Münbüç'ün kapısı altun tokalı
Kimse yaptırmamış felek yıkalı
Ulu şadırvanlı çatal peykeli
Peyk'elerinde abdest alanlar hani
Gider gider yol üstünde dururum
Kara taş delerim su götürürüm
Bağ bahçe yetirip gül bitiririm
Tomurcuk güllerini derenler hani
Öğlenecek kalkmaz başının pusu
Silindi kalmadı kalbimin pası
Kulağım duymuyor bir ezan sesi
Minareden sala verenler hani
Karac'oğlan yavuz ata binerdi
Üstümüze avcı kuşlar dönerdi
Ha deyince beş yüz atlı binerdi
Akça ceranlar kovanlar hani
Karacaoğlan, “şadırvanlarda abdest alanlar ve minareden sala verenler hani” derken, sanki Münbiç ve civarının PKK tarafından işgalinden ve İslâmiyet’i yasaklamasından söz etmektedir.
Deli Boran’ın Münbiç’i
19. yüzyıl halk şairlerinden Deli Boran’ın da bir Münbiç türküsü vardır ve şöyledir:
Çıktım yücesinden baktım
Baktım Münbüç illerine
Akbaş akbaş evler konmuş
Yücesine bellerine
Münbüç derler bir şar imiş
Ağalık, beylik yer* imiş
Zorlu küheylan(ı) var imiş
Kurşun değmiş kollarına
Yağız atların sekişi
Benli dilber bakışı
Fırat’ın coşkun akışı
Benzer beş ay sellerine
Bunu diyen Deli Boran
Sevdiğine meyil veren
Top top olmuş akça ceren
Gider gayri bellerine
Deli Boran’ın tasviri de sembolik değil gerçekçidir. Akbaş akbaş evler, ağalık beylik bir yer olması, Fırat’ın yanında oluşu gibi gerçek tespitler, şairin gözlemlerine dayanmaktadır.
Yer adlarının Türkçe olması, hâlâ yaşamakta olan halkın büyük bir kısmının Türkçe konuşması ve bir kısmının da Arapça konuşuyor olsa da Türkmen olması ve hepsinden de önemlisi, siyasî sınıra müdahale eden Lozancıların, duygulara, türkülere ve kelimeler sözlerinin geçmemesi, bizi tekrar o topraklara çağırıyor… Adalet için, barış için, zulmün sona ermesi için tekrar o topraklara postalımızın izi çıkmalı ve Türk, Arap, Kürt ve diğer etnik yapıya mensup insanların selameti için Afrin’den sonra Münbiç, Aynülarap, Tel Abyad, Re’sülayn, Kamışlı, Haseke, Derbesiye ve Malikiye’ye de postalımız değmelidir. Ondan sonra ver elini Sincar ve Kandil!...
_______________________
*) M. F. Köprülü “yer” kelimesini “bir” okumuş. “yer” okunuşu anlama ve kafiyeye daha uygun.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2099/karacaoglan-ve-deli-boranin-siirlerinde-munbic.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar