Şeker ve Tatlandırıcılar Sektörü

Zaman zaman olduğu gibi son günlerde yine tatlandırıcılar ve nişasta bazlı şeker konusu üzerinde önemli tartışmalar yapılmaktadır. Daha önceleri şeker konusu daha çok toplum sağlığından kaynaklı gündeme gelirken, bu kez şeker fabrikalarının özelleştirilmesi konusuyla bağlantılı olarak gündeme geldi.  Tartışmalar şekerin ekonomi, küresel rekabet, tarım üreticileri ve ailesi, istihdam, toplum ve insan sağlığı gibi her alandaki önemi bakımından ele alınmaya başladı. Tabii doğru bir gündem ve doğru bir konu! Lakin sağlık boyutu toplumsal olarak hayati önem arz ediyor ve bu nedenle özellikle nişasta bazlı şeker, tatlandırıcılar ve yeni kuşak doğal tatlandırıcılar daha uzun süre güncemde olacak görünüyor. Okumakta olduğunuz bu yazı geçmişte bir yazımıza konu ettiğimiz tadlandırıcılar ticareti ve insan ve toplum sağlığı üzerine olası etkilerini tartıştığımız yazımız üzerine yapılandırılmış olup, son günlerdeki tartışmalara bir ölçüde açıklık getirmeyi hedeflemektedir.
Dünya şeker üretim ve ticaretine bakıldığında; toplam şeker pazarında şeker üretiminin payı %82 iken kalan %18’lik bölüm diğer tatlandırıcılara aittir. Bunun %9’u yüksek yoğunluklu tatlandırıcılardan diğer %9’u ise yüksek fruktozlu mısır şurubundan(NBŞ/HFCS)  oluşmaktadır. Tatlandırıcılar ise sırasıyla aspartam(%31), suklaroz(%23), sakkarin(%21), stevia(%4) ve diğerleri sıralanmaktadır. Küresel tatlandırıcı pazarında yıllık artış hızı %5,5 gibi önemli bir değerdedir. 2007 yılında Amerika’da yıllık tatlandırıcı pazarı 5 milyar dolar iken  dünya pazarı 5,5 milyar dolar olup, 2015 yılı için dünya tatlandırıcı pazarı 8,2 milyar dolar olarak tahmin edilmiştir(GLG,2011).  Aynı şekilde yapılan projeksiyona göre küresel düşük kalorili tatlandırıcı pazarının 2025 yılında 11.4 milyar dolar değerine ulaşması beklenmektedir (FDRL,2015). Görüldüğü sektör nüfus artışı ve tercihlerle ilişkili olarak büyümeye devam etmektedir.
Türkiye’de Durum ve Şeker Fabrikalarının Özelleştirilmesi!
Toplum için zorunlu gıda maddelerinin üretimi, üretimde sürdürülebilirliğin ve kendine yeterliliğin sağlanması tarım sektörünü stratejik bir alan haline getiren temel ögelerden biri olarak ortadadır.
Türkiye 2001 yılında yaşadığı toplumsal etkileri çok büyük olan ekonomik kriz sonrası Uluslarası Para Fonu(IMF) ile nişasta bazlı şeker gündeme gelmiş ve sonrasında hemen tüm sektörler için özelleştirme konusu gündemde hep yer almıştı. Esasen konuyla ilgili olarak yapılan düzenlemeler ve açıklamalar, kamuoyunun hassasiyetlerinin ötesinde ülkenin stratejik çıkarlarını korumak bakımından önemli noktaya gelmiştir.
Şeker konusu görüldüğü gibi yeni değildir; 4 nisan 2001 tarihinde çıkarılan Şeker Kanunu “yurt içi talebin yurt içi üretimle karşılanmasına ve gerektiğinde ihracata yönelik olarak Türkiye’de şeker rejimini, şeker üretimindeki usul ve esaslar ile fiyatlandırma, pazarlama şart ve yöntemlerini düzenlemek” üzere çıkarılmıştır. Buradaki şeker kavramı “Beyaz şeker (standart, rafine küp ve kristal şeker), yarı beyaz şeker, rafine şeker, ham şeker ve kahverengi şeker olarak sınıflandırılan, pancar veya kamıştan üretilen kristallendirilmiş sakaroz ile nişasta kökenli izoglukoz, likid ya da kurutulmuş halde glukoz şurubu, sakaroz veya invert şeker veya her ikisinin karışımının suda çözünmesinden meydana gelen şeker çözeltisi ve invert şeker şurubu ile inülin şurubunu,” yani doğal ve kimyasal içerikli tüm ürünleri kapsamaktadır. Burada C Şekeri yani yurt içi tüketim ihtiyacını karşılamak üzere üretilen ve stokta bulundurulması gereken /A ve B Kotası) dışında üretilen ve miktar  yurt içinde pazarlanamayan şeker ile işlenmek üzere ihraç kaydıyla temin edilen ham ve beyaz şeker konusu önemlidir. Yine Kanuna göre; “Şeker üretimi ve arzında istikrarı sağlamak amacıyla pazarlanacak şeker miktarı, sakaroz kökenli ve diğer şekerler için ayrı ayrı olmak üzere şeker türlerine göre, gerektiğinde dönemsel olarak kotalar ile belirlenir. Nişasta kökenli şekerler için belirlenecek toplam A kotası, ülke toplam A kotasının % 10’unu geçemez. Bakanlar Kurulu bu oranı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının görüşünü alarak % 50’sine kadar artırmaya, % 50’sine kadar eksiltmeye yetkilidir.” denilmiştir.  Dolayısıyla Bakanlık kotaların tespiti, iptal ve transferleri hakkında kararlar almak ve uygulamakla yetkilendirilmiştir.
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 14 şeker fabrikasının özelleştirilmesine yönelik başlattığı tartışma süreci kamuoyunun  örneğin sektörde istihdam edilenlerin, çalışanların işlerine devam etmesi teminatı ve taahhütü, yine fabrikaların kapanmasının önlenmesine yönelik tedbirler ile pancar üreticisinin mağdur edilmeyecek olması ve ayrıca Nişasta bazlı şeker(NBŞ) kotasının artacağı beklentisinin ortadan kalkması (15 Mart 2018 tarihinde Hükümetin teklifiyle 4634 sayılı Şeker Kanunu 3. maddesinde yer alan nişasta bazlı şeker kotasının ülke toplam kotasının(A) %10’dan %5’e düşürülmesi kabul edilmiştir.) gibi belli başlı gelişmeler çeşitli kaygıları ortadan kaldırmıştır.  Ayrıca özelleştirilecek şirketlerin üretime devamı yönünde alınan karar yanında, özelleştirme sonrası tahsis edilen üretim kotasını 5 yıl süreyle tamamlayamamaları (eksik üretim yapılması) durumunda, eksik kapasite kadar üretim izninin Türkiye Şeker Fabrikalarına verilecek olması arz güvenliğini sağlamak bakımından önemli olmuştur.
Yine konuyla ilgili olarak kamu yöneticilerinde var olan duyarlılığın Türkiye’nin bu alanda doğru politikalar üretmeye devam etmesine ve sektörün gelişmesine katkıda bulunacağı söylenebilir.
Özellikle sağlık bakımından kamudaki bilincin ve duyarlılığın somut bir göstergesi olarak Sağlık Bakanlığı’nın 12 Mart 2018 tarihli “Nişasta Bazlı Şekerlerin (NBŞ) Sağlığa Etkileri” Hakkında yayınladığı Bilim Kurulu Raporu gösterilebilir.  İlgi raporda kamuoyu ile paylaşılan konular aşağıda verilmiş olup, son derece önemli saptamalar yer almıştır.  Buna göre Bilim Kurulu tarafından geliştirilen ve toplum sağlığı bakımından bir bakıma yol haritası olarak kabul edilebilecek öneriler şöyledir:
• Her türlü şeker tüketiminin azaltılması için gerekli tüm tedbirlerin alınması (sübvansiyonların gözden geçirilmesi, vergilendirme, bilgilendirme ve farkındalık girişimleri vb.),
• NBŞ kotasının (üretiminin) artırılmaması ve gıdalarda kullanımının sınırlandırılarak sıkı denetiminin sağlanması,
• Yiyecek ve içecek etiketleri üzerindeki şeker içeriğinin, elde ediliş kaynağı ve früktoz oranı belirtilmek suretiyle Türk Gıda Kodeksi şeker tebliğine uygun şekilde  “şeker”, “glikoz şurubu”, “yüksek früktozmısır  şurubu”, “invert şeker” vb şeklinde açık olarak yazılmasının sağlanması,
• Sağlıklı beslenmenin teşvik edilmesi çalışmaları kapsamında; endüstri tarafından reformülasyon yapılarak, yüksek fruktozlu mısır şurubu kullanım miktarının asgari düzeye indirilmesine destek olunması,
• Toplumumuzda şeker tüketiminin azaltılması için tüketicinin bilgilendirilmesi, tüm topluma bebeklik ve çocukluk çağından itibaren sağlıklı beslenme kültürünün tesis edilmesi konusunda dengeli beslenme politikaların geliştirilmesi,
• Sağlık Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde ilgili tüm sektörlerle ve kamu kuruluşlarıyla işbirliğinin sağlanması gerekmektedir.
Sonuç itibariyle; Türkiye kısa, orta ve uzun vadeli stratejiler geliştirmek yönünde çalışmaktadır. Bu süreçte genel olarak şeker tüketimini azaltıcı eğitim ve yayım çalışmalarıyla toplum bilincinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yaparken, diğer taraftan eşzamanlı olarak pancar şekeri üretimindeki gücünü sürdürülebilir kılmak ve insan sağlığına zararı olmayan doğal tatlandırıcılara yönelmek yönünde biryol  takip etmek durumundadır. Bu kapsamda şeker ve tatlandırıcı sektörü ve kullanımı insan sağlığı ve toplumsal kalkınma bakımından izlenecek yöntem ve politikalarla ilişkili olarak hem fırsat hem de tehdit olma potansiyeline sahiptir. Süreci dikkatle ve kararlılıkla okumak ve yönetmek ülkemiz ve insanımız için önemli yararlar sağlayacaktır.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2098/seker-ve-tatlandiricilar-sektoru.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar